Gülener Kırnalı yazdı – Trump’ın seçim kampanyası: Yurtta savaş, cihanda savaş

Zehir zemberek bir haftayı geride bıraktık. Önümüzdeki hafta daha iyi olur olur mu, hiç zannetmiyorum. Peki ya sonraki haftalar?… Bu seneyi Trump’tan Putin’e, Hamaney’den Netanyahu’ya muhteris manyak liderlerin izin verdiği ölçüde yaşamaya çalışacağız gibi gözüküyor. Sonumuz hayrolsun diyelim. Ama 2026 yılının bu kesif ilk haftasının altındaki en önemli sebeplerden biri kuşkusuz Donald Trump ve onun her tarafta yangın çıkarmaya meyyal Trump’lığı. Yani bildiğimiz Trump’ın bildiğimiz ihtimallerini; bilip de olmaz dediğimiz, “yok artık” dediğimiz, hatta bilmediğimiz, görmediğimiz şekillerde hayata geçirmesi ve daha da fazlasını hayata geçirme potansiyeli.

Trump iktidarı hem ABD içinde hem de dünyada, siyaseti açık bir güç gösterisine dönüştürmüş durumda. Venezuela operasyonunun ardından Küba’dan Meksika’ya, Kolombiya’dan İran’a kadar uzanan bir askeri tehdit dili kuruyor; uluslararası hukuku, Transatlantik ittifak ilişkilerini ve diplomatik sınırları bile isteye, açıkça ve bilhassa hiçe sayıyor. Grönland’ı “bir şekilde alacağını” ilan ederken Rusya’yla savaşmasına ramak kalmış Avrupa kıtasını karşısına almaktan çekinmiyor. İran’a “Dikkat et, doğru davranmazsan bombalarım” diyor. Venezuela hükümetinin gözünün içine bakarak “Ben ne dersem yapacaklar” diyerek koskoca bir halkı aşağılamaktan imtina etmiyor. Aynı gün Avrupa’ya hitaben “Benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diye küresel haydutluğunu ilan ederken, Meksika’ya ve Kolombiya’ya dönüp “Her an müdahale edebilirim” diyor. Ve işin kötüsü hemen her gün konuşuyor, her konuşması da acaba ne yumurtlayacak endişesiyle dünyayı alarma geçiriyor.

Pandora’nın kutusu açıldı: Sıradaki hamle ne?

Trump konuşur konuşur ama iş eyleme gelince o kadarını da yapmaz diyeceğimiz bir noktada değiliz. Ve bir kere Venezuela’da yaptığı müdahaleden sonra artık tüm ihtimaller “yapılabilir” şeylere dönüştü ve Pandora’nın kutusu bir kere açıldı. Kaldı ki Trump’ın bu eylemselliği Rusya başta olmak üzere diğer potansiyel güç gösterilerinin de vites artırmasına hem alan açtı hem de meşruiyet. Küresel kaosun ve her yerde dünya savaşı öncesi koşulları hatırlatan bir kırılganlığın yanı sıra tüm dünyanın kilitlendiği miyopik kaygısı “Trump’ın sıradaki hamlesi ne?” sorusuna dönüştü.

Peki Trump bunları neden yapıyor? Elbette ABD’nin küresel jeopolitik konumu, enerji ve ticaret hesapları, güvenlik bürokrasisinin öncelikleri gibi sayısız yapısal açıklama yapılabilir ve yapılıyor. Nitekim son bir haftadır dünya kamuoyu, Venezuela petrolündeki kükürt oranından Orta Amerika’daki narko-ticaret ağlarının işleyişine kadar uzanan sayısız teknik ayrıntıya gömülmüş durumda. Ancak tüm bu detayların ötesinde, Trump’ın hem içeride hem dışarıda dokunduğu yeri yakan bu nobran güç gösterisini Kasım 2026’daki ABD ara seçimleri perspektifinden okumakta da fayda var. Çünkü Trump için mesele yalnızca jeopolitik değil, bizzat kendi siyasi bekası. Nitekim bu hafta Cumhuriyetçi Kongre üyelerine hitap ederken sergilediği sertliğin ardındaki kırılganlığı bizzat kendisi açıkça itiraf etti: “Bu seçimi kazanmak zorundasınız; yoksa bu Demokratlar beni görevden azledecek.” Trump’ın bugün dünyaya ve ülkesine aynı anda yönelttiği sertliğin merkezinde tam da bu kaybetme korkusu yatıyor.

Trump’ın güç gösterisinin altındaki kırılganlık: Kaybetme korkusu

Trump bu kırılganlıkta pek de haksız değil. Venezuela operasyonu sonrası Reuters/Ipsos’un yaptığı ankette ABD vatandaşlarının yalnızca yüzde 33’ü bu operasyonu onayladığını söyledi. Tabii burada tamamen iki kutba bölünmüş ABD toplumunun polarizasyonunu yine berrak bir şekilde görüyoruz. Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 65’i bu operasyonu onaylıyor. Aynı ankette “ABD’nin Venezuela’ya fazla müdahil olacağından endişeli misiniz?” diye sorulduğunda tüm katılımcıların yüzde 72’sinin “endişeliyim” demesi oldukça çarpıcı. Üstelik Cumhuriyetçi seçmenlerin de çoğunluğu (yüzde 54) endişeli olduğunu ifade etmiş. Yani Cumhuriyetçi seçmenin ciddi bir kısmı dahi “Operasyon bu hâliyle makul ve anlamlı ama daha fazlasına onay vermem” diyor. Tabii işin bu tarafı birçok bilinmezi içeren ve pek de sağlıklı olmayan bir veri.

Fakat bir diğer veriyse bu dış politika hamlelerinden bağımsız olarak, özellikle ekonomik faktörler nedeniyle Trump’ın destek oranının son aylarda belirgin biçimde düşüşte olması. Reuters/Ipsos’un yaklaşık iki haftalık aralıklarla yaptığı temayül yoklamalarında Trump’ın onay oranı 2025’in Kasım ve Aralık aylarında 38–39 bandına kadar gerilemişti. Nitekim aynı dönemde Gallup anketinde bu oran yüzde 36’ya, AP/NORC anketinde ise yüzde 33’e kadar düştü. Ancak asıl çarpıcı veri, bu yazının temel argümanıyla doğrudan örtüşüyor: Aralık ortasında Reuters/Ipsos’un ölçtüğü yüzde 39’luk onay oranı son bir yılın en düşük ikinci seviyesi iken, Venezuela operasyonunun hemen ardından 4–5 Ocak’ta yapılan ankette Trump’ın desteği kısa sürede yüzde 42’ye sıçradı. İşte bu, tam da meselenin özü: Bu tablo, Trump’ın düşen meşruiyetini kalıcı bir toplumsal destekle değil, kriz ve güç gösterisi üzerinden geçici olarak toparlamaya çalıştığını; sertleşmenin arkasında da tam olarak bu siyasi sıkışmışlığın yattığını, bunun da şu an için cari bir manivela yarattığını gösteriyor.

Evet, Trump ara seçimlerden endişe duyuyor ve bu endişenin ABD siyaseti açısından son derece yapısal nedenleri var. ABD siyasi tarihinde başkanın partisinin ara seçimleri kaybetmesi istisna değil, neredeyse kural niteliğinde. Ara seçimler, başkanın özellikle dış politika performansının seçmen nezdinde ara bilançosunun çıkarıldığı kritik eşiklerdir. Nitekim 2010’da Barack Obama, Irak ve Afganistan savaşlarının yarattığı yorgunluk ortamında ağır bir Kongre yenilgisi yaşadı; Trump da 2018’de dış politikada sert söylemin sandıkta otomatik bir karşılığı olmadığını tecrübe etti. ABD tarihindeki nadir istisnalardan biri ise 2002’de George W. Bush’un, 11 Eylül sonrası oluşan olağanüstü savaş atmosferi sayesinde ara seçimlerden güçlenerek çıkmayı başarmış olmasıydı. Ancak ABD Başkanları içerisinde Johnson, Ford, Carter gibi bir dizi örnek, ara seçimlerin ABD başkanları için özellikle dış politika açısından her zaman kırılgan eşikler olduğunu gösteriyor. Üstelik Trump’ı seleflerinden ayıran kritik bir fark var: Diğer başkanlar ara seçimleri kaybetmekten korkmuş olabilir, ancak “kaybedersem görevden azledilirim” endişesini bu denli somut biçimde yaşayan bir başkan olmamıştı. Trump’ın bu korkusu ise geçmişte Kongre tarafından iki kez azil sürecine maruz kalmış olması nedeniyle hiç de yersiz değil.

Yurtta savaş: ICE, şiddet, toplumsal gerilim ve iç cephe

Gelelim ABD’nin iç türbülansına. Trump’ın Venezuela operasyonunu konuştuğumuz bu yakıcı hafta içinde, ABD’nin kendi içinde yaşadığı korkunç bir şiddet dalgası da eşzamanlı olarak gündemin merkezine oturdu. Bir süredir ülkenin pek çok kentinde adeta terör estiren, kısa adı ICE olan Göç ve Gümrük Muhafaza polisleri, Minneapolis’te 37 yaşındaki ABD vatandaşı bir kadını herkesin gözü önünde, ulu orta, ortada hiçbir gerekçe yokken silah çekerek vahşice öldürdü. Ve bu korkunç cinayet haklı olarak ABD genelinde büyük bir infial yarattı.

Ancak bu olay, ICE şiddetinin münferit bir sapması değil, bardağı taşıran sembolik bir damlaydı. Portland’dan Los Angeles’a, Wisconsin’den New Jersey’e başka birçok kent merkezine kadar, maskeli gruplar halinde dolaşan bu güvenlik güçleri; herhangi bir somut delil ya da yasal gerekçe olmaksızın insanları sokak ortasında darp ediyor, saçlarından sürükleyerek gözaltına alıyor ve Trump’tan aldıkları açık siyasi destekle yalnızca göçmenlere değil, tüm topluma korku salan bir paramiliter güç gibi davranıyor. Öyle pervasızlar ki gündüz vakti bir anaokulunu basıp, çocukların çığlıkları arasında bir öğretmeni sürükleyerek götürmeyi bile sergilenebilir bir güç gösterisine dönüştürüyorlar. “Sergilemek” diyorum; çünkü hem Trump yönetimi hem de yetkileri bilinçli olarak genişletilen ICE, şehir merkezlerini adeta sahneye çevirerek bu şiddeti ABD halkının ve dünya kamuoyunun gözüne adeta bir performans hâlinde sokuyor.

Bu ICE terörü ve özellikle Renee Nicole Good’un öldürülmesinin ardından, başta Demokrat siyasetçiler, Demokratların yönettiği şehirlerin belediye ve emniyet yetkilileri ve elbette toplumun geniş kesimleri sert bir tepki dalgası yükseltti. Ancak işin karanlık tarafı şu: Yasadışı göçle mücadele söylemiyle meşrulaştırılan bu politikaların acımasız ve açıkça hukuksuz uygulanışı bile Trump’ın MAGA tabanında güçlü bir karşılık buluyor. Bu da yaşanan insanlık dramının, ne yazık ki, ahlaki ya da hukuki bir zeminde değil, Kasım 2026 ara seçimlerine dönük soğuk bir siyasi muhasebe üzerinden okunduğunu gösteriyor.

Daha da ürkütücü olan, dış politikada kan ve gözyaşıyla dolu hamlelere hazırlanan Trump yönetiminin, iç siyasette de göç ve güvenlik başlıkları üzerinden toplumsal gerilimi bilinçli olarak tırmandırmaya kararlı görünmesi. Kimileri bu süreci “Trump iç savaş mı kışkırtıyor?” sorusuyla izliyor. O noktaya varılır mı bilinmez; ancak Trump’ın otoriter popülizminin, zaten azami ölçüde kutuplaşmış ABD toplumunun fay hatlarına benzin dökerek çalıştığı artık inkâr edilemez bir gerçek.

Trump ne kadar ileri gidebilir?

Trump’ın dünyayı nasıl gördüğünü de biliyoruz: Güçlüler ve zayıflar, kazananlar ve kaybedenlerden ibaret siyah-beyaz bir dünya. Bu basit ama sert tasnif, MAGA tabanında güçlü bir karşılık bulmaya devam ediyor. Ama bu desteğin hassas bir ucu var: Trump tüm kampanyası boyunca “America First” (“Önce Amerika”) diyordu; Orta Doğu ve Avrupa’daki uzun süreli angajmanlardan çekilme vaadi de bu söylemin parçasıydı. Gelinen noktada ise Avrupa ve Orta Doğu’dan çekildiğini söylerken Latin Amerika’dan İran’a, Grönland’dan başka coğrafyalara uzanan yeni çatışma ve müdahale alanları açıyor. Üstelik bu hamlelerin tamamı, kendi tabanının bile yekpare biçimde desteklediği adımlar değil.

Buna rağmen Trump ve etrafındaki şahin kadro, bu çelişkiyi güçle aşabileceklerini düşünüyor. Kaldı ki “Yurtta savaş, dünyada savaş” politikası geçen hafta başlamadı. Trump, Ocak ayında Savunma Bakanlığı’nın adını 1947 öncesi kullanımına atıfla, Savaş Bakanlığı olarak kullanmaya başlayacağını duyurarak adeta kurumun cari görevlerini yeniden tanımladı; başında da Pete Hegseth gibi, MAGA ideolojisinin karikatürleşmiş bir temsilcisi bulunuyor. Hegseth’ten Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya, İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem’den Başkan Yardımcısı Vance’e kadar Trump ekibinin hâlâ oynadığı oyun aynı: kaotik ve sert oyunlar yaratmak, güç göstermek ve seçmeni “bayrak etrafında kenetlemek”. Oysa günümüz ABD’sinde derin kutuplaşma, medya parçalanması ve savaş yorgunluğu, siyaset biliminin bu meşhur “rally around the flag” (bayrak etrafında kenetlemek) etkisinin artık eskisi kadar işleyip işlemediğini test edecek. Üstelik her tarafı patlamaya hazır bir mayın tarlasına dönüşmüş bu dünyada, söz konusu testin dışsal riskleri katlanarak büyüyor.

Görünen o ki Pandora’nın kutusunu açan Trump ve yönetiminin, bu noktadan sonra geri adım atmak yerine el yükseltmesi son derece olası. Bu yüzden de korkarım ki 2026 boyunca, özellikle Kasım ayına yaklaştıkça, hepimiz dünya gündemini şu vahim soruyu sorarak takip edeceğiz: “Trump ne kadar ileri gidebilir?”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.