Memleketim Kütahya-Tavşanlı’daki evlerin çoğunda Necip Fazıl Kısakürek’in eserleri bulunurdu. Çile kitabında yer alan şiirlerin beş on tanesini ezbere bilenlerin sayısı epeyce vardı. Okula giden bir gençten, esnaflık yapan bir abiden, bir komşudan, bir şoförden, bir köylüden, bir tarikat mensubundan Sakarya Türküsü şiirinin bazı bölümlerini söyleyenleri görünce insan şaşırıyordu.
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Bu şiirin tamamını ezbere bilenler vardı. Şiirden bazı bölümler özellikle MSP’li olan çoğu insanın dilindeydi. Meselâ şu iki satırı büyük bir iştiyakla, seslerine bir ton katarak söylerlerdi:
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?;
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..
Ama en çok bilineni ve bir slogan gibi, hatta sanki İstiklal Marşı okur gibi göğüslerini şişirerek söyledikleri şiirin son satırlarıydı.
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
Okul hayatımızda edebiyat kitaplarında Necip Fazıl Kısakürek yoktu, ama dışardaki hayatımızda Necip Fazıl, Tavşanlı ilçemizin çok sevdiği, sanki yakından tanıdığı biriydi. Hele İmam Hatip liselilerin dilinden düşmezdi ama düz liseler de ve meslek liselerinde de Necip Fazıl şiirleri bilinirdi.
Siyasi olarak o dönemde en çok MSP’liler Necip Fazılcı olmakla beraber, MHP’liler de, bazı AP’liler de Necip Fazıl’ı severler, kitaplarını okurlardı. Bu biraz da o dönemde, komünist bilinen Nazım Hikmet’e karşı, sağ kesimin Necip Fazıl’ı desteklemesinden kaynaklanıyordu. Sağ sol davası gibi, Necip Fazıl-Nazım Hikmet ayrımı vardı. Hatta Necip Fazıl-Nazım Hikmet Kavgası diye bir kitap bile yayımlanmıştı.
İkisi arasında polemikler çok konuşulurdu. Necip Fazıl’ın ne kadar lâfı gediğine koyduğunu anlatan, Necip Fazıl’ın Nazım Hikmet’i perişan ettiğine dair anlatılardı çoğu. Oruç polemiği en çok konuşulanıydı.
Nazım Hikmet ve Necip Fazıl ramazan ayında arabayla gidiyorlarmış. Necip Fazıl oruçlu ama Nazım Hikmet değil. Nazım Hikmet Necip Fazıl ile dalga geçmek için yolun kenarındaki zayıf bir ineği işaret ederek:
“Şunun haline bak, oruç tutmaktan ne hale gelmiş” der.
Necip Fazıl, bunun üzerine Nâzım Hikmet’e taşı gediğine koyar.
“Aaa Nazım sen bilmiyor musun hayvanlar oruç tutmaz.”
Bu tarz anlatılar şiirlerden daha çok dilde dolaşır, sola veya komünizme karşı bir üstünlük duygusu yaşanırdı. Necip Fazıl sadece Nazım Hikmet’e değil, zamanın pek çok yazarıyla sert polemiklere girerdi.

Sağcı yazarlar, siyasetçiler Necip Fazıl’ın paltosundan çıkmıştır
Necip Fazıl, muhakkak ki iyi bir şairdi. Fakat Necip Fazıl’ın şiirinden ve yazılarından daha güçlü bir etkisi vardı onu seven insanların gözünde. O bir misyon adamıydı, İslami davanın en üst düzey müdafakârıydı. Uzun yıllar tek parti döneminde çeşitli baskılara maruz kalmış insanların, dindarların, tarikat ve cemaat mensuplarının, Menderes’in idamıyla hüzünlenen geniş yığınların sesi olarak kalemiyle mücadele eden bir savaşçıydı. Said Nursi onu takdir ediyor, Süleyman Efendi evini satarak ona para veriyor, dönemin varlıklı insanları maddi destek sağlıyor, zamanın gençleri etrafında yer alıyordu.
Ünlü Rus yazar Dostoyevski’nin Gogol’un yazmış olduğu “Palto” hikâyesi için söylemiş olduğu gibi, bütün sağ kesimin yazarları Necip Fazıl’ın paltosundan çıkmıştı. Bu bir abartı değildir.
Hekimoğlu İsmail, Şule Yüksel Şenler, Yavuz Bahadıroğlu, Ahmet Günbay Yıldız, Emine Şenlikoğlu gibi kitapları çok satan popüler yazarlar, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu, Cahit Zarifoğlu, Yaşar Kaplan, Ali Ural gibi edebi yönleri öne çıkan isimler, Ahmet Kabaklı, Tarık Buğra, Ergun Göze gibi yazarlar, Necip Fazıl’ı üstad görürler. Çoğu onun Büyük Doğu dergisinden beslenmiştir çünkü. Necip Fazıl zirvededir, herkesin ustasıdır, dokunulmazdır.
Necip Fazıl sadece yazarları değil, sağın bütün partilerini fikirleriyle, mücadelesiyle etkilemiştir. İslam Demokrasi Partisi, Millet Partisi, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Refah Partisi, Ak Parti mensupları kendilerini en çok Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl’in şiirleriyle, yazılarıyla ifade etmişlerdir. Yani sağcı siyasetçiler de Necip Fazıl’ın paltosundan çıkmıştır.
Necip Fazıl’ın etkisi sadece şiirlerinin güzel oluşundan değil, kendi şahsına münhasır yapısından da kaynaklanıyordu. Hazır cevap oluşu, polemikçi yönü, üstten bakan bazen azarlayan, tersleyen tavırları Anadolu insanını çok etkiliyordu. Konferansında tıklım tıklım dolu salon, beklediği yerde alkışlamamışsa kızar, “Bu salona diriler değil ölüler gelmiş, söylediklerimin manasını anlamıyor” der, ardından büyük alkış alırdı. Kendisini çok seven, saygı duyan, hatta yardımda bulunan kişileri bile yeri geldiğinde tersler, insanlar üstünde otorite kurardı.
Anadolu insanlarının çoğu onu görmese de, tanımasa da yazdıklarından, şiirlerinden, hakkında işittiklerinden, onlar da Necip Fazıl’ı üstad görürlerdi. Yani sadece yazarların, edebiyatçıların, siyasetçilerin değil, halkın da üstadıydı. Bizim memlekette de durum böyleydi.
Tavşanlı’daki Büyük Doğu Cemiyeti
Nuri Pakdil’in yol arkadaşlarından Hüseyin Su, 16 Şubat 1981 günü tuttuğu günlüğünde Tavşanlı’daki öğrencilerinden bahseder. “Şair deyince Mehmet Akif’i ve bir de bazı öğrenciler Necip Fazıl’ı biliyorlar. Necip Fazıl’ın bilinişini merak ettim. Meğerse ellili yıllarda Büyük Doğu Derneği’nin ilk şubesi Tavşanlı’da açılmış ve Necip Fazıl bu nedenle gelip gitmiş birkaç kez. Bu yüzden çoğu evde birkaç kitabı ve yine çoğu öğrencilerin babasının da Necip Fazıl’a dair anısı var.” (Hüseyin Su, Takvim Yırtıkları-1, 2. Baskı, Sayfa 27-28,Şule Yayınları, İstanbul, Eylül 2018)
Necip Fazıl Kısakürek’in de Tavşanlı’ya özel bir muhabbeti vardı, başka yerlere nazaran en çok gittiği yerlerden biri Tavşanlı’ydı. “Alacakaranlıkta kar tanesinin düştüğü bir yer benim için” diyordu Tavşanlı için.
Necip Fazıl, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de demokrasi rüzgârları esmeye başlayınca fikirlerini bir cemiyet aracılığıyla ülke sathında yaymak için Büyük Doğu Cemiyeti kurmak istemiş, dergide “Büyük Doğu prensiplerine uygun bir cemiyet kursak acaba arkamızdan kaç kişi gelir” diye bir yazı yazmıştı. Bu yazıya ilk telgraf Kütahya Tavşanlı’dan Ali Çakmak isimli bir gençten gelmişti. 1949 yılında Tavşanlı postanesine gidip gönderdiği o telgrafta:
“Sizi Necip bir şair olarak tanıdım ve Fazıl bir büyük doğucu olarak tereddütsüz sizin arkanızdayım” diyordu.
Necip Fazıl gelen ilk telgraf karşısında çok heyecanlanmış ve bu ilk telgrafı yazıhanede arkasındaki duvara çerçeveletip asmıştı. Necip Fazıl ve Ali Çakmak haberleşmeye devam edince Ali Çakmak, Mehmet Akay, Sabirlerin Hüseyin Gürsoy gibi arkadaşlar Tavşanlı’da Büyük Doğu Cemiyeti açmak için hazırlık yapmaya başlamışlar. Ulu camiin yanında Mustafa Ayaşlı’nın dükkânın üst katındaki bir küçük odaya, 1 masa ve 3-5 tahta sandalye koyarak Tavşanlı Büyük Doğu Cemiyeti’ni 28 Haziran 1949’da Ramazan ayında kurmuşlar. (Konuyla ilgili Mesut Kocaman’ın videosu:)
Ali Çakmak, Mehmet Akay, Hüseyin Çelikten, Ahmet Gürol ve Ömer Mutafoğlu yönetim kurulundadır. Ragıp Hacıarifoğlu, Fuat Kurt, Abdullah Uygur, Mustafa Ordu, İsmail Gültekin cemiyetin faal üyeleridir. Cemiyet kurulunca Necip Fazıl’ı açılışa davet ederler.
Ancak Necip Fazıl ve eşi o günlerde hapse atıldığı için açılışa hemen gelememiş. 1950’de DP iktidara gelip, Adnan Menderes “düşünce suçlularına” af çıkarınca, aftan ilk yararlanan Necip Fazıl hapse girmeden önce söz verdiği Tavşanlı’ya yedi ay sonra trenle gece vakti yol almış.
Tavşanlı’da büyük bir kalabalık heyecanla beklemektedir. Sabaha karşı karşılayanlardan biri Ahmet Akcan’dır. Ahmet Akcan, üstadı kendi evinde misafir eder. Sabah kahvaltısının ardından biraz dinlendikten sonra, cemiyet binasına gelirler. Cemiyetin etrafında büyük bir kalabalık toplanmış beklemektedir. Öğle namazı cemiyet binasının yanındaki Ulu Camii’de kılındıktan sonra, Necip Fazıl Tavşanlılılara hitap eder:
“Ey Arslan gönüllü Tavşanlılı karındaşım, biz sizden bir istidat gördük, bize ilham oldunuz” diye başladığı konuşmasını yapar. Necip Fazıl, daha sonra da sık gelecek, sinema salonunda unutulmaz konuşmalar yapacaktır.
Tavşanlı onu, o Tavşanlı’yı sevmişti. Tavşanlı’ya Tavşanlı demiyor, Aslanlı diye hitap ediyordu. Ömrü boyunca Tavşanlı ile bağını hiç koparmadı. Yıllar sonra, cemiyetin başından uzaklaştırılması için yapılan kulisleri ilk Tavşanlı Büyük Doğu Cemiyeti haber vermiş, zor günlerinde tek sahip çıkan Tavşanlı olmuştu. (Sezai Karakoç, Hatıralar I, 2. Baskı, S. 324, Diriliş Yayınları, İstanbul, 2023)
İki Necip Fazıl tutkunu: İsmail Gültekin ve Şoför Hoca
Tavşanlı’da Necip Fazıl denince, adları onunla bütünleşecek kadar herkesten fazla Necip Fazıl tutkunu kişiler vardı. Bunlardan biri Büyük Doğu’nun temsilciliğini yapmış, itfaiyeden emekli, bir ara kitapçılık, daha sonra yufkacılık yapan İsmail Gültekin’di. Çok kültürlü, iyi konuşan, dükkâna gelen herkese Erbakan’ı, Necip Fazıl’ı anlatan bir ağabeydi. Sebil dergisinde yazıları çıkıyordu. Necip Fazıl gibi konuşuyordu, o da şiirlerinin çoğunu ezbere biliyordu. Karşısındakine anlattığı şeyler dinleyenin ilgisini çeker, bazen söylediği kimi sözlerle insanı sersemletirdi. Milli Gazete’de ve Sebil dergisinde yazıları çıktığı için, dünya gözüyle gördüğüm ilk yazardı. Keşke ben de yazabilsem, onun gibi gazetelerde yazılarım çıksa diye gıpta ederdim.
Bir de Şoför Hoca vardı ki, o artık en ileri safhada Necip Fazıl hastasıydı. Gerçek adı Süleyman olmasına rağmen Şoför Hoca diye bildiğimiz, ufak boylu, başında kasketi eksik olmayan bir minibüs şoförüydü. Ağzında sigara ile neredeyse yola pek bakmadan araba kullanırken, teypten ya Erbakan’ın, ya Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabesi’ni kasetten yolculara zorla dinletir, kendisi de bir yandan sürekli Milli Görüş’ü, Erbakan’ı, Necip Fazıl’ı anlatırdı. Çok küfürbazdı ama küfürleri insanları kızdırmaz, terine çok güldürürdü. Anlatışı çok güzeldi, çok bilgiliydi ama hep arada sövme olduğu için insanlar gülmekten yere serilirdi. İşin garip tarafı insanlar gülmekten yerde kasıklarını tutup debelenirken, kendisi hiç gülmezdi. Bir kere Kütahya’dan Tavşanlı’ya yolcu taşırken, yine Erbakan’ın kasetini dinletiyormuş. Yolculardan biri, “Yetvesin gali hoca” deyince, onu kış vakti arabadan aşağıya indirivermiş. Böyle de sert adamdı.
Bir kere evinde bana Necip Fazıl kaseti dinletti, yüklüğün altından Büyük Doğu dergisinin ciltlerini çıkardı. Bazı sayılarını gösterdi, bazı yerleri okudu. Kasetten Necip Fazıl’ın “Bir Gençlik, bir gençlik” diye başlayan Gençliğe hitabesini dinletti. Bir ara bakalım ne diyecek diye, “Ama Üstad, Erbakan hakkında ağır yazılar yazmış” gibi bir lâf ettim. Beni o kadar sevdiği halde etmediği laf, hakaret kalmadı, neredeyse dayak yiyecektim. Oysa Necip Fazıl’ı bu kadar sevenler aslında Erbakan’ın delisiydiler ama nedense Erbakan hakkında sert eleştiriler yapmasına rağmen Necip Fazıl’a toz kondurmazlardı. O üstadtı, mazur görülebilirdi.
Bu ufacık boylu, kasket şapkalı adamın cüzdanında para değil, Milli Gazete yazarlarının köşe yazılarının kesilmiş küpürleri olurdu. Bir vakit Selahattin Eş Tavşanlı’ya geldiğinde onu tanıştırmıştım, ufak tefek adamın yazarlardan bahsetmesi, cebinden gazete küpürleri çıkarması ve küfürlü konuşması onu pek şaşırmıştı.
Şoför Hoca’nın öyle bir konuşma tarzı vardı ki, kapitalizmi, komünizmi, siyonizmi anlatırken verdiği misaller ağzı açık dinlettiriyordu. Konuşma tarzı ve ettiği dinleyene batmayan küfürler, insanı yerlere düşürecek, kıvrandıracak kadar güldürüyordu. Komik adam değildi aslında, çok ciddi konuşuyordu ama mimikleri, sövgüleri, anlatım biçimi insanı mahvediyordu. En çok uğradığı yerlerden biri İsmail Gültekin’in dükkânıysa, bir diğeri tarikat mensuplarının uğrak yerlerinden olan Semerci Orhan’ın dükkânıydı. Orada bile, çoğu tarikat mensubu insanlar gülmekten kasıklarını tutarlardı. Zaten aslında çoğu insan gülmek için onu dinlerdi. O yıllarda keşke kamera, cep telefonu filan olsaydı, eminim videoları viral olurdu. Yazıyla anlatılacak biri değil.
İkili gibi oldukları İsmail Gültekin ile olan maceraları dillere destandı.
İkisi birlikte dağardı köylerine Milli Görüş’ü anlatmaya gitmişler. İki defa teker patlattıktan sonra, bir köye geldiklerinde, kahvenin birinde İsmail Gültekin “Kapitalizm nedir, faiz nedir” anlatmaya başlamış, İslâm ekonomisine geçmiş. Fakat köylüler kapitalizm, sosyalizm, faiz lâfları dolu konuşmayı pek anlayamıyormuş, biraz sıkılarak dinliyorlarmış. Bunu fark eden Şoför Hoca yerinden kalkıp başlamış konuşmaya:
“Ulan köylüler neyi anlamıyorsunuz, faiz var ya faiz, ananımızın..” diye başlayan sözlerle, kendince kapitalizmi, emperyalizmi, komünizmi, siyonizmi, Amerika’yı, Rusya’yı, mason Demirel’i, komünist Ecevit’i anlatırken, köylüler onu gülerek, kahkaha atarak dinlemişler. Konuşma bitince etrafını çevirmişler:
“Az önceki adamın konuşmasından pek bir şey anlamadık, ama sen çok güzel anlattın!” demişler.
Köyden Tavşanlı’ya gelirken minibüsün tekeri yine patlamış. Çok kızan Şoför Hoca:
“Ulan İsmail!” demiş. “Bu dava senin gibi topalla, benim gibi bir deliye kaldıysa yandık oğlum biz!”
İsmail Gültekin de:
“Necip Fazıl üstad en zor zamanlarda tek başına ne çileler çekti, kimlerle ne mücadele etti, bunlar onun yanında ne ki?” demiş.
Tavşanlı’ya geldiklerinde minibüsü evin yanına koyduktan sonra evin karşısındaki Pazar Camii’nin ön tarafında namaza durmuş. Namazı bitince sağına dönüp selam verdiğinde arabanın tekerinin yine indiğini görmüş. “Senin gibi arabanın da, tekerin de ta!” dedikten sonra, soluna dönüp selam vererek namazını bitirmiş.
Bir dava delisiydi Şoför Hoca, ona bu davayı şiirleriyle, yazılarıyla, hitabetiyle Necip Fazıl vermişti. Ülkenin çoğu yerinde onun gibi niceleri vardı.

Necip Fazıl: “Benim şiirlerimi Tayyip okusun”
Necip Fazıl en çok MSP’lileri, RP’lileri etkilemişti. Özellikle RP döneminde partinin hatipleri çoktu. Başlangıçta Erbakan siyasi yasaklı olduğu için, RP’nin hatipleri her yerde faaliyet gösteriyor, konuşmalar yapıyordu. O hatiplerin en büyük kaynağı, Necip Fazıl’ın şiirleriydi. RP’nin ilk kurulduğu zamanlarda Ege bölgesinde köy köy dolaşan Bülent Arınç bunlardan biriydi. O en çok Utansın şiirini okurdu.
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Bir süre sonra İstanbul’dan Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiirler ilgi çekmeye başladı. MSP döneminden adı duyuluyordu, İstanbullu gençlerin gözdesiydi ama RP döneminde ismi daha çok yaygınlaştı. Kendisi Necip Fazıl’ın neredeyse dizinin dibinde yetişmişti. Özellikle Anadolu seyahatlerinde yaptığı konuşmalarda Necip Fazıl’ın Sakarya şiirini okuması çok ilgi görüyordu.
Kendine has bir ses tonuyla, hissederek, sesini alçaltıp yükselterek okuduğu şiirler, meydan okuyan bıçkın delikanlı tavırları kalabalıkları coşturuyordu. O yıllarda RP İstanbul İl Başkanlığı yaptığı kadar, Necip Fazıl’ın sunuculuğunu, takdimciliğini yapmakla anılıyordu. Söylenenlere göre, “Necip Fazıl benim takdimimi Tayyip yapsın, şiirlerimi Tayyip okusun” dermiş. Yine söylenenlere göre, Necip Fazıl “Kendisinden sonra en iyi şiir okuyan Tayyip Erdoğan” demiş. Bir rivayette ise Necip Fazıl’ın, “Şiiri ben yazarım, Tayyip okur” dediği söylenir.
Ben de kendisini ilk defa Kütahya’da Refah Partisi’nin bir kongresinde dinlemiştim. Hitabeti herkesten çok farklı gelmişti. En iyi hatip elbette Erbakan’dı, Bülent Arınç, Şevki Yılmaz da müthiş hatiplerdi. Ama Tayyip Erdoğan’ın dik bir sesle, üstüne basa basa, “eyvallahı olmayan” havada yaptığı konuşmalar, Mehmet Akif’ten ve Necip Fazıl’dan okuduğu şiirler farklı bir atmosfer oluşturuyor, kendine has üslubu, genellikle “dik durmak, boyun eğmemek” gibi sözlerin olduğu şiirler insanları bir başka etkiliyordu.
Erdoğan, ilk baştan beri kendini Necip Fazıl şiirleriyle sevdirdi, kitleleri o şiirlerle etkiledi. Gerek kendisini bizzat dinlediğim ortamlarda, gerek yaptığı mitinglerde mutlaka Necip Fazıl’dan bahsetti, şiirlerini okudu. Ve Necip Fazıl’ı her zaman gündemde tuttu.
Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu, kurduğu Ak Parti ilk seçimde tek başına iktidara geldi. O zamandan beri Başbakan, Cumhurbaşkanı olarak ülkeyi yönetiyor ama Necip Fazıl’a olan vefasını hiç eksik etmedi. Belediye başkanıyken Necip Fazıl’ın Çile şiir kitabını bastırmış, dağıtmıştı. Sadece büyük şehir değil, diğer ilçe belediyeler de ya satın almış, ya da bastırmıştı. Başbakan, Cumhurbaşkanı oldum diye ihmalde bulunmadı. Sağ kesimde veya muhafazakâr kesimde siyasetçiler, liderler edebiyatla, sanatla, kültürle pek ilgilenmezken Erdoğan, muhafazakâr edebiyatçılardan yazarlardan daha çok camiasının yazarlarıyla, kültür insanlarıyla ilgilendi.
Eşi Emine Erdoğan da benzer şekilde Şule Yüksel Şenler’e vefa gösteriyor, sahip çıkıyordu. Manevi kızı olarak, zor zamanlarında, hastalığında hep yanında olmuştu. Tayyip Erdoğan ile evliliğine vesile olan Şule Yüksel Şenler’i gelecek nesillere tanıtmak, adını yaşatmak adına Şule Yüksel Şenler Vakfı’nı kurdu. Adını okullara, kültür merkezlerine verdi.
Kendi camiası yazarlarına değer veren tek siyasetçi
Tayyip Erdoğan aslında sadece Necip Fazıl’a vefalı olmadı, bir neslin yetişmesine katkıda bulunan İslami camianın pek çok yazarına değer verdi. Sezai Karakoç’un, Nuri Pakdil’in şiirlerini okudu, kitaplarını aldırdı. Şule Yüksel Şenler, Hekimoğlu İsmail, Yavuz Bahadıroğlu, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören gibi isimlerle hep irtibat halindeydi. Vefatlarında kimilerinin cenazelerinde bulundu. İsimlerini kültür merkezlerine, okullara verdi. Bence Ak Parti’de veya muhafazakâr camiada, yazarlarına ve kültürel faaliyetlere en çok değer veren, unutulmamaları için programlar düzenleten tek kişi Erdoğan.
Ama tabii ki, kendi dünyasında Necip Fazıl’ın yeri bambaşka. Ne de olsa Necip Fazıl, herkesin üstadıydı. Üzerinde emeği, etkisi olan üstadı adına, 12 yıldır Necip Fazıl ödülleri düzenletiyor.

9 Ocak Cuma günü davetli olduğum Atatürk Kültür Merkezi’ndeki Necip Fazıl Ödülleri törenine katıldım. TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı sponsorluğundaki törende, dostum Bedir Acar’ın çok büyük emeği var. Ödül alanların tanıtımları yapılırken ekrana yansıtılan animasyon çok güzeldi, hayran kaldım. “Sonsuzun Fethine Çık” temalı törende, izdiham derecesinde bir kalabalık içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını dinlerken, Necip Fazıl’ın fikirlerini, idealini, hedefini bedenine, tavırlarına, zihnine ‘adeta bir cisim gibi yerleştirdiğini hissediyordum. Kararlarındaki ısrarcılığını, mücadeleci yapısını Necip Fazıl’dan aldığı, konuşmasından anlaşılıyordu.
“Üstatla tanışma şerefine nail olmuş, onun takdir ve taltifine mazhar olmuş bir kardeşinizim. Necip Fazıl, şahsımın yarım asrı bulan siyasi mücadelesinde daima özel bir yere sahip olmuştur. Biz ve bizim neslimiz ‘Onurlu ve namuslu bir fikir mücadelesi nasıl verilir?’, Necip Fazıl’dan bunu öğrendik. Baskılar karşısında pes etmemeyi, zulme rıza göstermemeyi, haksızlık karşısında susmamayı biz ondan öğrendik.”
Necip Fazıl’ın, Müslüman’ın yüzünün yere eğilmesine ve fikir planında acziyete düşmesine asla tahammülü olmadığını belirttiği konuşmasında, ilginç bir örnek verdi:
“Bir defasında iştirak ettiği bir dost meclisinde bir arkadaşı söze şöyle başlar: ‘Efendim fikri acizaneme göre…’ Üstat hemen araya girer ve muhatabına celalli bir çehreyle şöyle mukabele eder: ‘Fikrin varsa aciz değilsin. Acizsen, fikir sahibi değilsin.’ Üstat bu işte.”
Tören bitiminde AKM’den Taksim’e çıkarken, önümde yürüyen elli yaşlarında beyaz sakallı, gözlüklü bir adam yanındakilere:
“Dikkat ettiniz mi?” dedi. “Tayyip Erdoğan fikri yapısıyla, huyuyla suyuyla Necip Fazıl’a benziyor.”
Benim için törenin özeti oldu bu sözler.













