Önder Özden yazdı: Gösteriden yaygaraya: Sezen’in Yusuf’u | Gürültü altında yaşamak

Gösteriden yaygaraya: Sezen’in Yusuf’u | Gürültü altında yaşamak
Gösteriden yaygaraya: Sezen’in Yusuf’u | Gürültü altında yaşamak

1968’in parlak günlerinden önce, Guy Debord ‘Gösteri Toplumu’nu yazmıştı. Bu metinde Debord, modern Batıdaki kapitalist toplumların özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nasıl bir dönüşüm geçirdiğini ortaya koyuyordu: Ürünün kendisinden çok imgesinin önemli hale geldiği, yaşanan deneyimin yerini temsillerin aldığı bir toplumsal yapı. Debord’a göre toplumsal ilişkiler imgeler aracılığıyla kuruluyor, bireyler ise bir ölçüde edilgen tüketicilere indirgeniyordu. Gösteri yalnızca neyi gördüğümüzle ilgili değildi; görmenin eylemin yerini almasıyla, tüketimin katılımın yerine geçmesiyle ilgiliydi.

Elbette Debord’un bu satırları yazmasından bu yana çok şey değişti. Teknoloji büyük adımlarla gelişti, medya olanakları çeşitlendi ve özellikle sosyal medyanın yükselişiyle birlikte katılımın kendisi bambaşka bir biçim aldı. Ancak bu, edilgenliğin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu edilgenliğin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Bugün tanık olduğumuz şey, yalnızca gösteri toplumunun bir devamı değil; onunla örtüşen ama aynı zamanda ondan ayrışan başka bir toplumsal duruma karşılık geliyor. Belki de bugün yaşadığımız şey, bir tür “yaygara toplumu”.

Gösteriden yaygaraya

Klasik gösteri toplumunda, Debord’u takip edersek, imgeler yukarıdan dolaşıma girer, insanlar izler ve edilgenleşirdi. Bugün ise neredeyse herkesin sesini yükselttiği bir dönem söz konusu. Gürültü her yerde. Sürekli dolaşım halinde, birbirine çarpıyor, üst üste biniyor, birbirini bastırıyor. Bir tür katılımdan bahsedilebilir elbette; fakat bu garip, sağır edici bir katılım biçimi. İnsanlar artık yalnızca imgeleri izlemiyor; bizzat gürültü üretiyor.

Bu anlamda yaygara, dışarıdan dayatılan bir şey değil sadece. Bireyler bu yaygaraya isteyerek katılıyor. Onu üretiyor, büyütüyor ve sürdürüyorlar. Bu artık yalnızca tüketimle ilgili bir mesele değil; her ne kadar tüketim hala güçlü biçimde varlığını sürdürse de aynı zamanda görünürlükle ilgili. İnsanlar kendi referans çerçevelerinin dışında kalan her şey hakkında yaygara koparıyor. Özellikle sosyal medya yaygaranın ana kaynağı, merkezi. Burada, çoğu zaman yalnızca görünür olmak için, var olabilmek için yaygara koparılıyor.

Görünürlük, gürültü çıkarma başlı başına bir amaç haline geliyor. Söylenenin içeriği, söylenmiş olması kadar önemli değil. Yüksek sesle, tekrar tekrar ve aciliyetle söylenmiş olması yeterli. Yaygara koparmak, kendini konumlandırmanın bir yolu oluyor. Çoğu zaman ahlaki bir üstünlük iddiasıyla, olan bitenin tamamını anlamadan, eleştirel bir angajman olmadan. Ahlakçılık, eleştirinin yerini alıyor. Diyalog yerini saldırıya bırakıyor. Yaygara, iletişim açmak için değil, alan kaplamak için üretiliyor.

Ahlaki gürültü

Bu yaygara çoğu zaman ahlaki bir aciliyet kılığına bürünüyor. İnsanlar bağlamdan kopuk, sorumluluktan yoksun, hızlı ve sert biçimde saldırıyorlar. Amaç anlamak değil; görünür olmak. Kendi konumunu yükseltmek için başkasını aşağı çekmek. Saldırı ne kadar yüksek sesliyse, saldıran o kadar görünür oluyor.

Dahası bu yaygara hiçbir şeyi çözmeyi hedeflemiyor. Ortak bir zemin kurmak gibi bir derdi yok. Hatta üretken bir çatışma yaratmak bile istemiyor. Yaygara kendi kendisi için var. Yaygara, daha fazla yaygara üretiyor. Öfke, öfkeyi besliyor. Gürültü, daha fazla gürültü çağırıyor. Bu sonsuz dolaşımda anlam derinleşmiyor; aksine düzleşiyor.

İktidar ve yaygara siyaseti

Ama yaygarayı yalnızca bireyler üretmiyor. İktidar da bunu öğrenmiş durumda. Devletler, kurumlar ve siyasal aktörler yaygarayı bir strateji olarak kullanıyor. Gürültü üreterek gerçek tartışmayı engelliyorlar. Belirli krizleri büyüterek, fikirlerin gerçekten karşılaşabileceği bir kamusal alanın ortaya çıkmasını bloke ediyorlar.

Yaygara yalnızca dikkat dağıtmıyor; anlatıların oluşmasını da engelliyor. Her şey acil olduğunda, hiçbir şey gerçekten ele alınamıyor. Sesler üst üste bindiğinde, hiçbir argüman kendi tutarlılığını kuramıyor. İktidar bu gürültüden fayda sağlıyor, çünkü gürültü eleştiriyi zorlaştırıyor.

Örneğin son dönemde sözde “itibarsızlaştırma” operasyonlarıyla hedef alınan kişiler ya da futbolcular. Bu tür dalga dalga yayılan suçlamalar, soruşturmalar ve ifşalar yalnızca yaygara yaratıyor. Yüksek sesli, görünür ve duygusal. Ama sonuçlarına baktığımızda somut bir iyileşme görmek zor. Sokaklar daha temiz değil. Spor daha adil değil. Narkotik maddelerin şehir içinde kolaylıkla tedarik edilebilmesi gibi yapısal meseleler ya da daha geniş toplumsal sorunlar yerli yerinde duruyor.

Yaygara, eylemin yerine geçiyor. Bir şey yapılıyormuş hissi yaratıyor, ama aslında hiçbir şey değişmiyor.

Gürültünün zayıf meşruiyeti

Yine de yaygaranın etkisiz olduğunu söylemek safça olur. Tam tersine, yaygara oldukça etkili bir siyasal araca dönüşebilir elbette. 2023 seçimlerinde terör ya da devletin bölünmesi ihtimali üzerinden koparılan yaygara bunun açık bir örneğiydi. Sahte videoların dolaşıma sokulmasıyla, korku ve endişe yayılarak karmaşa bir siyasal atmosfer haline geldi. Ve bu atmosfer büyük ölçüde seçim zaferine katkı sundu.

Bu anlamda yaygara işe yarıyor. Duyguları harekete geçiriyor. Kaygı, aciliyet ve tehdit duygusu üretiyor. İnsanları geçici olarak bir araya getirebiliyor. Ama tam da bu etkililik, yaygaranın kırılganlığını da ortaya koyuyor.

İktidar, iletişimsel bir karşılaşma yaratmak yerine yaygaraya ne kadar çok yaslanırsa, merkezindeki meşruiyet eksikliği de o kadar görünür hale geliyor. Yaygara, ikna edemediği için bağırıyor. Anlatı kuramadığı için sesleri çoğaltıyor. İnsanları kalıcı biçimde bir arada tutacak bir hikayesi yok.

Yaygaranın yalnızlığı

Bu yüzden yaygara kalıcı bir bağ kuramıyor. İnsanları birleştirmek yerine ayırıyor. Bireylerin arasındaki boşlukta dolaşan sesler üretiyor; köprüler kuramıyor. Ortak bir hikaye ya da şarkı yok. Gürültüyü anlama dönüştürecek üretici bir anlatı yok.

Kısa vadede yaygara kullanışlı olabilir. Gündemi domine edebilir, dikkati başka yöne çekebilir, eleştiriyi bastırabilir. Ama zamanla aradaki boşluğu açığa çıkarır: bireyler arasındaki boşluğu ve daha da önemlisi iktidarın merkezindeki boşluğu.

Yine de yaygara belirli bir duygulanımsal atmosfer yaratıyor. Sürekli bir kuşatılmışlık hissi, tetikte olma hali, bitmeyen bir farkındalık duygusu. Her an bir şeye tepki verilmesi gerekiyormuş hissi. Bu atmosfer zaman algımızı, dikkat biçimlerimizi ve hatta umut duygumuzu şekillendiriyor.

Yaygara ufku: Cehennem ve bekleyiş

Bu atmosferi, Sezen Aksu’dan başka kim daha iyi anlatabilir ki? Sezen Aksu’nun geçen yaz yayımlanan son albümündeki parçalardan biri olan “Yaygara”, bu yaygara ufkunu bir cehennem olarak resmediyor; her şeyin çöpe dönüştüğü, anlamın gürültü altında ezildiği bir yeri anlatıyor. Karanlık ve bir o kadar gürültülü bir dünya.

Ve yine de bu karanlığın içinde başka bir şeyin ipucu var. Neredeyse paradoksal biçimde, her şeyin yaygaraya dönüştüğü bu an, Yusuf’un ya da Godot’nun nihayet sahneye girebileceği an gibi duruyor. Aksu’nun şarkısında ima ettiği gibi.

Birilerinin hala bekliyor olması – Godot’yu, Yusuf’u bekliyor olması – yaygaraya karşı bir direnci gösteriyor. Beklemek bile bir eylem haline geliyor. Gürültünün hüküm sürdüğü yerde bağırmamayı seçmek gibi.

Yaygaradan sonra

Beklemek, Debord’un tarif ettiği türden bir edilgenlik değil. Tüketim değil. Gösteri değil. Bir tür reddiye dönüşme imkanı barındırır. Her şeyin bağırdığı bir anda bağırmayı reddetmek. Her şeyin çöpe dönüştüğü bir yerde anlamı korumaya çalışmak. Ve bu reddiyede, yaygaranın sona erebileceği ihtimali saklı.

Birileri hâlâ bekliyorsa, yaygara henüz her şeyi ele geçirmiş değil.

Yaygara/Sezen Aksu

Amanın kıyamet mi bu?
Bir mesaj mı var göklerden?
Delice her şey delice
Göz gözü görmüyor çöpten

İyinin bile gözü göz değil
Kötünün denk şeyi şeyine
Godot’yu bekliyoruz yine
Gelmedi o deyyus gelmiyor işte

Atayım mı diyorum kendimi yedinci kattan atayım mı?
Sıkayım da bir yancının topuğuna aslanlar gibi yatayım mı?
Uyayım da nefsime değerlerimi çarşıda satayım mı?
Bana ne be aman deyip de arsız arsız yan gelip yatayım mı?

Yaygara yaygara yaygara
Ağzı olanlar konuşuyor
Paylaya paylaya bilmiş bilmiş
Ağzını da bozuyor
Gırgıra gırgıra gırgıra
Vuruyorlar bak apaşikar
Ah Yusuf’um, vah Yusuf’um
Kalk çarşı pazar karışıyor

Atayım mı diyorum kendimi yedinci kattan atayım mı?
Sıkayım da bir yancının topuğuna aslanlar gibi yatayım mı?
Uyayım da nefsime değerlerimi çarşıda satayım mı?
Bana ne be aman deyip de arsız arsız yan gelip yatayım mı?

Yaygara yaygara yaygara
Ağzı olanlar konuşuyor
Paylaya paylaya bilmiş bilmiş
Ağzını da bozuyor
Gırgıra gırgıra gırgıra
Vuruyorlar bak apaşikar
Ah Yusuf’um, vah Yusuf’um
Kalk çarşı pazar karışıyor

  • Görsel yapay zeka ile oluşturuldu

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.