Suriye’de yaşanan son gelişmeler Türkiye’nin iç ve dış politikasını etkilemeye devam ediyor. Kadri Gürsel ve Ruşen Çakır, Hafta Başı’nda Suriye dosyasını, Türkiye’nin bölgesel stratejisini, güvenlik politikalarını ve diplomatik dengeleri değerlendirdi.
Suriye Cumhurbaşkanlığı, Şam hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında Haseke Valiliği’nin geleceğiyle ilgili çeşitli konularda karşılıklı bir anlayışa varıldığını duyurdu.
Rudaw’ın aktardığına göre anlaşmanın detayları şöyle:
Anlaşma kapsamında SDG’ye, bölgelerin pratik birleşme mekanizmasına dair detaylı bir plan hazırlaması için dört günlük bir istişare süresi tanındı. Varılan mutabakata göre Suriye ordusu, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girmeyecek, şehrin dış kısımlarında konuşlanacak. Kamışlı dahil olmak üzere Haseke Valiliği’nin barışçıl bir şekilde devlet yapısına dahil edilmesine ilişkin takvim ve detaylar daha sonra müzakere edilecek.

Askeri birliklerin Kürt köylerine girmeyeceği konusunda mutabakata varıldı. Bu köylerde, anlaşma uyarınca bölge sakinlerinden oluşan yerel güvenlik güçleri dışında hiçbir silahlı gücün bulunmayacağı taahhüt edildi.
Suriye Türkiye’nin gündemini belirlemeyi sürdürüyor
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında “Gözümüz kulağımız Suriye’de” diyerek bölgede tırmanan gerilimle ilgili konuştu.
Suriye’de yaşananların Türkiye’yi derinden etkilediğini ve diplomasi ile çatışmaların bitmesi gerektiğini söyleyen Özel, “Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve istikrarını her zaman savunduk. Tüm inanç ve kimliklerin anayasal güvence altında yaşamasını istedik, istemeye devam ediyoruz” dedi.
Türkiye’nin barış ve istikrar adresi olduğunu kanıtlaması gerektiğini vurgulayan Özel “Suriye’de yaşananlar, Türkiye’deki barış sürecini sekteye uğratmamalı, kendi içimizde kardeşliğin güçlü hikayesi yazılmalıdır. CHP olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt meselesinin herkesin içine sineceği bir şekilde çözülmesi için elimizden gelen gayreti göstereceğimizden herkesin emin olmasını isteriz” dedi.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Suriye’deki gelişmelere ilişkin konuştu, “Suriye’de zalim rejim devrildi, zulüm bitti, Türkiye’nin çok yakın dostu bir hükümet geldi. Şimdi Suriye hızla toparlanıyor, 13,5 yıllık çatışmaların ardından güvenlik ve istikrar yeniden sağlanıyor” dedi.
Erdoğan, Türkiye’nin Suriye politikasının meyvelerini verdiğini belirterek “Tarihin doğru tarafında durmamızın, Müslümanlığımızı yerine getirmemizin meyvelerini hamdolsun topluyoruz. Halep, Hama, Humus, Afrin, İdlib’de milyonlar cıvıl cıvıl Türkçe konuşuyor, Türkiye’yi konuşuyor, bize hayır duaları ediyor. Suriye’nin kuzeyindeki ayrılıkçı terör tehdidi tamamen ortadan kalkınca sadece Suriye halkı değil, tüm bölgemiz rahatlayacak. Suriye, bölgede bir refah ve istikrar adasına dönüştükçe bundan hepimiz istifade edeceğiz” diye konuştu.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda yine Kadri Gürsel’le birlikteyiz. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Gündem hâlâ aynı, çok fazla bir şey değişmedi. Suriye eksenli birtakım irili ufaklı gelişmeler var. Kürtlerin, Kürt hareketinin başlattığı bir saç örme kampanyası var biliyorsun ve buna karşı bir alarm hâli var. Mesela sözümona bir İslamcı aydın, saç örme kampanyasına katılan Kocaeli’nde hemşire kadın için “Bu bir güvenlik sorunudur” demiş. Bir başkası da “Bu sayede devlet içerisindeki tüm yuvalanmış PKK’lıları saptıyoruz” demiş. Bir saç örme meselesi üzerinden gelen epey tepki oldu. Bence etkili oldu anlamına geliyor. Onun dışında Tarsus’ta bir can kaybı var biliyorsun. Suriye’den gelen bir Kürt gence ateş açılıyor. Bir baba-oğul gözaltına alınmış yapılanlarla ilgili. Bir de bence çok önemli ve çok can sıkıcı; Sivas’taki Amedspor maçında yapılanları gördün mü? Bence utanç vericiydi. Sivas’a her maça giden takımın başına geliyor mu bu? Gelmiyor tabii ki.
Kadri Gürsel: Elbette gelmiyor. Aynı zamanda Amedspor’a karşı bu tür bir hareketin yapılmasının siyasi zemini yok. Ortada şu an Türkiye ile PKK’yı karşı karşıya getiren sıcak bir çatışma yok, Türkiye’de terör eylemleri yok. Ölenler, akan kan yok. Suriye’de çatışan taraflar var, ama Türkiye doğrudan bu çatışmanın içinde değil. Bu böyle olunca ben burada başka bir organize çaba arıyorum.
Ruşen Çakır: Nedir o?
Kadri Gürsel: Onu sen de benim kadar çok iyi biliyorsun. Aynı hatayı tekrar yapmak istemiyorum da burada işin içine birileri karışıyor. Bu normal taraftar tepkisi değil. Burada bayrak indirilmesi çok büyük hata oldu. Bu bir siyasi hataydı, provokasyondu. Orada DEM Parti’nin kendi aşırılarını kontrol etmesi gerekiyor. Bu tür hareketlerin toplumda bir karşılığı, bir sonucu oluyor. Ama Amedspor’a doğrudan böyle bir hareketin örgütlü bir hareket olduğunu düşünüyorum. Bunun sahnelenmesinin bir karşılığı olduğu kanaatinde değilim. Bu bir etki-tepki meselesi değil. Bunun bayrak indirilme olayının reaksiyonu olduğu kanaatinde değilim. Burada başka şeyler var. Şu aşamada iktidarın da böyle bir çatışmadan medet umduğu kanaatinde değilim. Bu tür çatışmaların çözülmesi lazım. Bu, hayatın normal akışına uygun bir şey değil. Kürt tabanında, Şam Güçlerinin, resmi adıyla Suriye Arap Ordusu’nun arkasında Türkiye’nin olduğu izlenimi var, bu da Türkiye’ye yönelik tepkileri artırıyor. Ama bu tepkileri dizginlemek DEM Parti’nin görevi. Bu tür şeyler sonuçta dönüp dolaşıp DEM Parti’ye zarar verecek. Verir de.
Ruşen Çakır: O konuda dün Tuncer Bakırhan bir yazı kaleme aldı, biz de Medyascope’ta yayınladık. Bir kırılmadan bahsediyor. Bu kırılma meselesi değişik dönemlerde hep gündeme gelir, ama bu sefer Suriye’de yaşananlardan sonra tekrar ısınmaya başladı gibi.
Kadri Gürsel: Isıtırsan ısınır, kendi kendine ısınmıyor bu. Ben bu kırılma ve kopuş hikâyelerini gazeteciliğimin başından beri izliyorum, yaklaşık 40 yıl oldu. Bu olay 84 Eruh-Şemdinli baskınından önce de vardı, ondan önce de 12 Eylül’ün mezalimi vardı o bölgede. Bununla açtık meslekte gözümüzü ve bununla gidiyoruz. Sonu nasıl bitecek bilmiyorum, ama kaç kere bu kopuş ve kırılma tehdidini yaşadık, duyduk, tecrübe ettik; hiçbirinde de ne kırılma oldu ne kopuş oldu. Yarım yüzyıllık geçmişe baktığın zaman, Türkiye’de bağımsız bir Kürt devleti için yola çıkanlar, bu yolda kan dökenler ve bunun için yola çıkanları bastırmak için devletin gösterdiği sert tepki, sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi silahlı güçleri ve PKK’nın silahlı gücü olmak üzere (siviller de var elbette), iki taraf arasında cereyan edegeldi. Bir boğazlaşmaya, Türk-Kürt çatışmasına dönüşmedi. Dönüştürmek isteyenler, bunun hayâlini kuranlar mutlaka olmuştur. Ama başarılı olamadılar, denemeleri de başarısız kaldı. En ilginç organize hadise, 2015’in Eylül’ünde yaşandı. On yedi şehirde iki gün süren olaylar oldu. Kürtlerin iş yerlerine, HDP binalarına yönelik saldırılar gerçekleşti. Neyse ki kimse ölmedi ama çok büyük maddi zarar verildi. Buna rağmen Türkiye’de Kürtlerle Türkleri düşman kamplara ayrıştırmak mümkün olmadı, bundan sonra da mümkün olabileceği kanaatinde değilim.
Bir şey daha ilave edeyim: Kandil’in YPG’ye müdahale ederek, Kobani ve Haseke civarında sonuna kadar direnme kararı aldığını ve bu direnmenin sağlayacağı kamuoyu desteğiyle bir statü elde etme çabası olduğunu görüyoruz. Belki YPG anlaşacaktı. YPG ve Kandil’in ilk başta farklı düşündüklerini, ama Kandil’in duruma müdahale edip kendine direnişi seçtiğini, bu direniş sırasında Avrupa’daki Kürt diasporasını da seferber ederek bir kamuoyu oluşturmak ve bu kamuoyu sayesinde Şam üzerinde diplomatik baskının yoğunlaşmasını sağlamak ve orada durdurmak hedefi var. Şam hükümetinin güçleri bu iki bölgeye girmediği takdirde, bu kalıcılık kazanır mı, zannetmiyorum. Çünkü asla resmiyete dökülmeyecektir. Bu, tıpkı Lübnan’daki gibi bir fiili durum yaratacaktır. Eğer bu uzun sürerse, Suriye büyük bir Lübnan’a dönüşme yoluna girer. Bunun bir şekilde önlenmesi lazım, o yüzden de Şam hükümetinin bazı garantiler vermesi gerekiyor. Ama görünen o ki yine uzlaşmaz bir karşıtlık, Kobani, Haseke ve Kamışlı’da ortaya çıkıyor. Orada silahlı hükümet güçlerini bu bölgelere sokmamak gibi bir direnç sergiliyor. Ben bunun bir uzlaşmayla değil çatışmayla sonuçlanacağını düşünüyorum, 15 günlük ateşkes sürecinin sonunda bizi bir çatışmanın beklediği kanaatindeyim. Umarım yanılırım.
Ruşen Çakır: Biraz önce söz ettiğin 2015’teki olay, tam Medyascope’u başlattığımız zamanlardı. HDP Genel Merkezi ve birçok yerdeki il binası basılmıştı. Ege civarında bir yerde bir kitapçının talan edildiğini hatırlıyorum. O tarihte Periscope uygulaması yeni çıkmıştı, biz de Periscope üzerinden yayın yapıyorduk. Çok sayıda çekilmiş görüntü buluyorduk ve onları yüklüyorduk, bunlar ciddi şekilde izleniyordu.
Kadri Gürsel: Dikkat edersen, bu, tekrar seçimin hemen öncesinde oldu.
Ruşen Çakır: Evet. Kimsenin ölmemesi çok büyük bir şanstı. Ama aynı zamanda, o organizasyonu yapanların kendilerine bir sınır çizdiklerini gösteriyordu.
Kadri Gürsel: Kesinlikle, kimseyi öldürmemek maksadıyla hareket ettiklerini düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Amaç ortalığı terörize etmekti.
Kadri Gürsel: Evet, bu merkezi bir organizasyondu. Kendiliğinden başladı ve kendiliğinden üçüncü günün sonunda bıçakla kesilir gibi kesildi. İstanbul’da olmadı, İstanbul’u özellikle ayırdılar.
Ruşen Çakır: Haziran seçimleriyle Kasım seçimleri arasındaki HDP oy farkının bunda etkisi vardı.
Kadri Gürsel: Mutlaka. Orada amaç, HDP’yi destekleyen Türk seçmeni HDP’den uzaklaştırmaktı; kısmen başarılı oldular. Suriye meselesine gelince: ‘’Kandil istedi, böyle oldu’’ anlatısı var, sen de böyle söylüyorsun. Biliyorsun, geçenlerde birileri, iki gazeteci brifing aldı, onları gördün mü? Onlar da brifingde kendilerine anlatılanları tekrar yazdılar. Böyle bir anlatı var. Yani ‘’Öcalan bir şey söylüyor, o zamanki SDG, şimdiki YPG’nin aklına yatıyor, ama Kandil bunu engelliyor.’’ Elimde hiçbir bilgi yok, hiç kimse bizi tabii ki enforme etmiyor, olabildiğince sosyal medyada farklı taraflardan gelen ve çoğu dezenformasyon olan bilgilerden akıl yürütmeye çalışıyoruz. Kandil’den Mustafa Karasu ve Murat Karayılan’ın direniş çağrısını gördük, onlar doğru.
Kadri Gürsel: Bu çağrı açıkça yapılmış. Ama Mazlum Kobani bunu açıkça yapmıyor mesela.
Ruşen Çakır: Ona bakarsan, Ahmed eş-Şara ‘’terörist’’ demiyor. Ama Suriye Milli Ordusu tarafından yapılan açıklamaların birçoğunda SDG’den terörist diye bahsediyorlar. Onların çok önemi yok, herkesin dili farklı. Bir şeyden emin olduğum için söylemiyorum, ama bu tür açıklamalar bana çok kolay açıklamalar gibi geliyor.
Kadri Gürsel: Doğru, bazen vaziyet basittir, her şeyi çok karmaşıklaştırmaya gerek yok.
Ruşen Çakır: Öcalan’ın tutanaklarını okuduğunda ne anlıyorsun? Öcalan ne demiştir?
Kadri Gürsel: Öcalan, dikkatli adımlar atılması gerektiğini söyleyip Gazze uyarısı yapıyor. Şiddetle cevap verilmesi halinde burada reaksiyonun daha şiddetli olacağını ve yerleşim birimlerinin mahvıma neden olacağı uyarısını yapıyor. En önemli şey bu aslında.
Ruşen Çakır: Bu, baştan beri söylediği husus. En son Meclis’ten giden heyetle yaptığı konuşmanın tutanakları var ya, zaten o tutanaklar da bir acayip. Neyse. Ben mesela oradan Öcalan’ın “Tamam arkadaşlar, kayıtsız şartsız oraları bırakın” dediği sonucunu çıkartmıyorum.
Kadri Gürsel: Ben de öyle bir sonuç çıkartmıyorum. Kayıtsız şartsız teslim olmak meselesi değil, ama neticede sonu Gazze gibi olur uyarısının başka da şekilde anlaşılma ihtimali yok. Orada Öcalan’ın yaptığı bugünkü durumla ilgili olarak çıkartabilecek tek sonuç, Haseke’nin sınır kapısı tutulduğu takdirde, Kobani’nin savunulması imkânsız olacağı sonucudur. O zaman bir tek kırsaldan destek geliyor olacak. Bu bakımdan da Öcalan’ın sonuçlarını gördüğünü düşünüyorum. Orada da bütün iş diplomasiye kalıyor. Bunu nasıl becerirler, nasıl yaparlar, o da gerçekten zor. Kotarması zor bir iş, bunun farkındayım. Herhalde önceki duruma dönüleceğini kimse beklemiyor. Önceki durum, yani rejim döneminde, 1962 sayımında 1,5 milyona yakın Kürt var, 120 bin insanın vatandaşlık hakları ellerinden alınıyor, hariçte tutuluyorlar ve bunların bugün itibariyle sayıların 300 bine çıktığı tahmin ediliyor. Bunların üniversite eğitimi yapma, pasaport alma, mal edinme hakları yok, bunlar sivil ölü durumundalar. Bunlar da Türkiye’den, 20’li, 30’lu yıllardaki Kürt isyanlarından sonra o bölgeye kaçan, Türkiye’den gelen Türkiyeli Kürtlerin sonraki nesilleri. Suriye’de Kürtlerin Kürt olarak hiçbir hakları yok. Bu manada, önceki duruma dönmek herhalde mümkün olmayacaktır. Ama Ahmed eş-Şara’nın amacı, üniter devleti tekrar tesis etmek. Şu durumda Kürtlere en fazla yapabileceği şeyin, fiili durumu kalıcılaştırmadan, geçici olarak o duruma kanaat getirmek olabileceğini düşünüyorum. Bir süre sonra tekrar çatışmayı göze alarak ileride bununla bir şekilde uğraşmak gibi bir amaç güdebilir. Ama şu aşamada, Kürtlerin gerçekten sahip oldukları güç orantısız bir güçtü. Bunun coğrafya olarak, ekonomik olarak ortadan kaldırılması, Kürtlerin BAAS dönemine dönmeleri anlamına gelmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Burada Ahmed eş-Şara’ya da bir görev düşüyor. Şara da herhalde uluslararası konumunu, Kürt meselesine Batı başkentlerinin ve Avrupa kamuoyunun bakışının ne olduğunu tartması gerekiyor. Burada Ahmed eş-Şara’nın sonuna kadar gitmemesi gerekiyor. Eğer Ankara da Ahmed eş-Şara’nın sonuna kadar gitmesini istiyorsa, Şara’nın burada Suriye’nin ve kendi geleceğini düşünmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Ama ateşkes bitince bir çatışmayı öngörüyorum, bir anlaşma olmayabilir. Tekrar çatışacaklardır. Ondan sonra o çatışmanın neticesinde oluşacak koşullarda geçici bir anlaşma olabilir veya çatışma dondurulur.
Ruşen Çakır: Orada bir çatışma çıkarsa, bu Türkiye için hiç iyi olmaz.
Kadri Gürsel: O zaman, Türkiye’deki süreç gerçekten akamete uğrar. O zaman Türkiye’de de görürüz bazı hadiselerin olduğunu, geliştiğini. Böyle bir şey olduğunda, iktidarın 2027-2028’deki seçim perspektifinde DEM Parti’nin desteğine çok da ihtiyaç duymadığı, bunu Meclis’te sandalye devşirerek erken seçim ilanı için gereken oy sayısına ulaşabileceğini düşünüyor, bunun hesabını yapıyor diye bir sonuca varırız. Olay o.
Ruşen Çakır: Ama bir dakika. Olay sadece iktidarını uzatmak değil. Türkiye’deki seçim sonuçları ne olur ne olmaz konusunu bir kenara koyalım, bir çatışma çıkıp orada Suriye’de Kürtleri iyice ezmesi halinde Türkiye’deki mesele iyice iflah olmaz bir boyuta çıkar. Bu çok tehlikeli. Kürtlerin kırılması meselesini bir kenara bırakalım, ama öteki tarafta, Suriye’de yaşananları bir zafer olarak algılayanların sergilediği tavır o kadar rahatsız edici ki, bu. Türkiye’deki zaten kırılgan olan toplumsal barışı acayip bir şekilde dinamitliyor. İlk başta söylediğim hemşire olayındaki üsluplar mesela. Ne oluyoruz? Bir tane kadın saçını örüp videoya çekmiş.
Kadri Gürsel: O videoda Rojava’daki kadın savaşçıların saçlarını örmelerine atıf var. Yani orada sembolik bir özdeşleşme mesajı veriliyor. Ben verilen tepkileri haklı bulmuyorum. Oradan kışkırtıcı bir mesaj algılanıyor, ben de öyle algılıyorum ama bu tabii ki verilen tepkileri hiçbir şekilde haklı göstermez. Ben sadece şunu açıklamaya çalıştım: Bbu saç örme meselesinden ve ona verilen tepkilerden bahsediyorsun ya sen, bu saç örme meselesi nedir konusunu bir açıklığa kavuşturalım.
Ruşen Çakır: Tabii, birisi öldürülen kadının saçını kesmiş.
Kadri Gürsel: Ama o daha geniş bir mânâ taşıyor, öldürülen kadının saçını kesmeleri tabii çok korkunç bir şey. Ama aslında orada genel olarak daha geniş çerçevede, Rojava’daki kadın savaşçılara yönelik bir sempati mesajı, o trajik olaya bir gönderme var. Burada gösterilen tepki çok ölçüsüz, anlamsız ve kışkırtıcı bir tepki. Tepki çok lüzumsuz. Bırakın insanlar tepkilerini bu şekilde jestlerle ifade etsinler.
Ruşen Çakır: Saç örme olayına verilen tepkideki küstahlık ve çoğunluk olmanın verdiği o kibir çok tehlikeli. İşin içinde cinsiyet ayrımcılığı da var. Ama bir diğer yandan, Türkiye’de Kürtler ve İslam ilişkisi üzerine çok ciddi bir tartışma var. Mesela birtakım insanlar çıkıyor, hesapta Kürt dindarlara sesleniyor. “Yanlıştan dönün” diye insanları din üzerinden sürekli bir uyarma hâli var. Kürt sorununu reddetmenin meşhur ve klasik sloganı vardı “Kürt Türk kardeştir, ayrım yapan kalleştir” diye. Önce ayrımı yapıyorlar. ‘’Tamam siz Kürt’sünüz, azsınız, biz çoğuz. Ev sahibi biziz, mekânın sahibiyiz, sakın teröristlere kapılmayın’’ gibi bir şey. Dışarıdan birisi olarak ipini koparanın Kürtlere İslam öğretmeye kalkması…
Kadri Gürsel: Ruşen, geçmişte, 2015’te nelere tanık olduk? Aradan on, on bir sene geçti. 2015’te o çatışma yeniden başladığında YouTube çatışma sonrası yapılan birtakım gayriahlâkî eylemlerin videolarıyla doldurulmuştu. Güya bunları yapanların da üniformalı insanlar oldukları görülüyordu. Darbe olduktan sonra bu videolar tamamen kesildi. Ben, Türkiye’de Kürtlerin ve Türklerin birbirlerine karşı gerçekten -eğer üçüncü taraflar arzu ediyorlarsa-, bir boğazlaşma ya da bir çatışmayla veyahut tam anlamıyla ruhsal bir ayrışmayla sonuçlanabileceği bir noktaya gelme ihtimaline karşı son derece dirençli olduğu kanaatindeyim. Burada konuya olumlu tarafından bakıyorum. Geçmişte hep olduğu gibi, iktidar bence burada çok yanlış ve elverişsiz bir noktadan, tamamen kendi çıkarlarını gözeterek başladığı için bugün bunların yaşandığını düşünüyorum. Çünkü ne herhangi bir ideolojik hazırlık var buna ne bir siyasi çalışma ne de bir kamuoyu çalışması yapıldı. Bahçeli’nin üstüne yıkıldı her şey. Bahçeli de buna, “Türkler ve Kürtler Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecekler” gibi bir şey söyledi. Bunlar aslında İmralı’nın da Öcalan’ın da öteden beri söylediği şeylerdir. O sahadaki gerçekle alakası olmayan, geniş kamuoyunu da koşullandırmaya pekâlâ yatkın bir söylemle yola çıktılar.
Şimdi bugün görüyoruz ki aslında Suriye’de sahada Türk-Kürt kardeşliği diye bir gerçeklik yok. Tam tersine, Suriye’deki durumdan artan ölçüde tehdit algılayan bir Ankara var burada. Çünkü Suriye’de, küçük kantonal yapıda da olsa Kürt devletçikleri çıkarsa ortaya, ki PKK devletçikleri olacaklar bunlar, bunun Suriye’de Suriye için de, Türkiye için de olumsuz olacağını düşünen bir yaklaşım, bir bakış açısı var ve bu da, bunların izale edilmesini, kaldırılmasını istiyor. Bu da gerçekten kolay bir şey değil; aşılması zor bir engel. PKK’nın silahsızlanma ve kendisini feshetme konusunda attığı adımlar da çok sembolik oldu zaten. Bir kez daha ortaya çıktı bu vesileyle. Bu, ancak zamana yayılarak aşılabilir. Kürtlere hiçbir şey vermeden bunu aşmak mümkün değildir. Burada artık ikili bir yapı çıkacak. Şimdi güneyde Süveyda’da, Dürzîler İsrail’in korumasında neredeyse bir fiili otonomi gibi bir durum elde etmiş durumdalar. Hükümet güçleri o bölgelere girmiyorlar. Çünkü öyle bir şey olduğu zaman, Şam’da başkanlık sarayını bombaladılar. Böyle bir gerçeklik var. Oysa Alevilerin böyle bir hamisi, koruyucusu yok. Kuzey-kuzeydoğuda da Kürtler var ve aslında burada yaşayan Kürtlerin Şam ile ortaklık etmek, Şam ile anlaşmak dışında da çok da çaresi yok. Baktığın zaman küçücük yerlerde aslında kuşatılmış durumda yaşıyorlar. Rumeylan petrol sahası var; orayı geri almanın bir amaç, bir hedef olduğunu söyleniyor. Tel Tamir de öyle. O da Haseke’nin güney-güneybatısında. Haseke vilayet merkezi, Kamışlı da ilçe. Şimdi Haseke’nin merkezine girmek istedikleri, en azından orayı almak istedikleri söyleniyor. Burada olayların ne yönde gelişeceğini bilmiyoruz, öngörmek de mümkün değil. Ama beklentilerin çok ötesinde olumsuz şeyler yaşanırsa, tabii ki Türkiye’de de bunun çok olumsuz etkileri olacaktır. Bunun da önünü almanın, artık iktidarın Şam üzerindeki etkisi, kendi menfaatlerini kollama arzusu ve becerisiyle alâkalı olduğunu düşünüyorum. Bunun nasıl cereyan edeceğini göreceğiz önümüzdeki günlerde.
Ruşen Çakır: O zaman tekrar halı meselesine gelelim artık. Çünkü ülkede Türk-Kürt kardeşliğinin dokunduğu bir halı var. Televizyonlarda çıkıp onunla ilgili bayağı yorumlar yapmışlar; halıyı, halıdaki motifleri analiz etmişler. Aslında Öcalan halıyı aralık ayında Urfa’da dokutmuş. Aralık olması lazım. Ama şimdi haber oldu ve o haberde TV100’ün yöneticisi ve bir sunucusu Bahçeli ile sohbete gidiyor. Orada aktarılıyor, fotoğraf veriliyor. Belli ki bir şeyleri onarmak için Bahçeli’nin ya da MHP kurmaylarının aklına o halı gelmiş. Orada bir şeyleri toparlamaya çalışacaklar. Bu arada raporu bekliyoruz. Ay sonunda olacak deniliyor. Devletten brifing alan gazetecilerin yazdığına göre, yasal düzenlemeler galiba Mart’ı bulacakmış. Hatırlıyorum, Kasım diye başladık, Aralık denildi, Ocak denildi.
Kadri Gürsel: Neticede iktidarın kendi siyasi takvimi var. Bunu bilemiyoruz. Bunu paylaşmıyorlar, paylaşmazlar da. Niye paylaşsınlar? O takvime göre bir şeyler yürüyor. Bu bakımdan, ne murat edilirse edilsin, Türkiye’de çözüm süreci, ister PKK üyelerinin rehabilitasyonu, tekrar yasal bir konuma kavuşmaları, -bu afla olur, başka şeylerle olur- PKK sorunu çözülerek Kürt hareketinin şiddetten arındırıldıktan sonra siyasi planda faaliyetlerine legal düzeyde devam etmesi için de demokrasi lazım. O da ayrı mesele. Türkiye’de demokrasi yok. Demokrasi olmayınca nasıl olacak bu? O zaman da garip bir girift, gri bir tablo çıkıyor ortaya. Bu potansiyel her zaman var ve ben zamana bağlı olarak bundan kimsenin geri adım atacağını, bundan uzaklaşacağını zannetmiyorum. Ama tabii Suriye’de, Ankara’yla Kürt hareketi arasındaki bağların onarılması çok zorlaşırsa, burada Suriye’de yaşananlara bağlı olarak bir kopuş yaşanırsa, ben bunun da zamanla telafi edileceği kanaatindeyim. Birçok kez böyle şeyleri yaşadık.
Ruşen Çakır: Ben o kopuşun olacağını sanmıyorum.
Kadri Gürsel: Ben de zannetmiyorum. Şam’a, ‘’artık dur’’ demesi gereken aktörlerden biri de Ankara. İsterse Şam’ı itebilir PKK’nın üzerine. İttiği kadar da çekmeyi de bilmelidir. Bu, aslında Türkiye’nin ve bu ülkedeki toplumsal barış beklentisinin âli menfaatleri açısından çok gerekli olan bir şey. Bu zekâyı, bu aklı göstermeleri gerekiyor.
Ruşen Çakır: Onun için de bence bir şekilde Ankara’da ya da İstanbul’da, ama tercihen Ankara’da, anlaşmaya varıldıktan sonra, Suriye’deki tarafların olacağı bir fotoğraf olması iyi olur. Çünkü şu hâliyle tek Suriye varmış, Kürtler yokmuş gibi. Ankara’nın Kürtlerle teması olduğunu biliyoruz, ama bu temaslar açık değil. Artık bunları daha alenileştirip birtakım meşruiyetleri tanıması lazım diye bekliyorum.
Kadri Gürsel: Bu böyle bir zikzak. Şöyle bir denklem oluşuyor burada: PKK silahsızlandığını söylüyor. Bir silahsızlanmadan bahsediyoruz, ama bakıyoruz, SDG adı altında PKK, Suriye’de dişinden tırnağına kadar silahlı bir durumda duruyor. On binlerce savaşçıdan söz ediliyor, ki şu an 7, 8 bine düştüğü söyleniyor profesyonel ‘‘silahlı eleman’’ sayısının. Orada böyle bir engel doğuyor. Şimdi bu kantonal yapıların Suriye’de PKK devletçikleri olarak algılanmaması için, Türkiye’nin PKK sorununu çözmesi lazım. Bu sefer denklemin ağırlık merkezi Türkiye’ye taşınıyor. Bu, gerçekten karşılıklı bir sarkaç gibi. Ağırlığı bir oraya, bir buraya kayan bir denklem var ortada. Dolayısıyla bu olan bitene rağmen, sürecin dinamizmini ayakta tutmak gerekiyor. Bunun için de iktidarın bir beceri koyması lazım ortaya. Sen, yasal düzenlemeler geldiğinden bahsettin. Suriye’de olanlarla, Türkiye’de yaşananlar bir çelişki gibi görünebilir. Evet, çelişkilidir. Ama bu çelişkiyi yönetmek de hem Ankara’nın becerisine kalmıştır hem de DEM Parti’nin ve Kandil’in de becerisine kalmıştır. Görüyoruz ki sahada yaşananlar konusunda Kandil, Öcalan’dan daha etkin hâliyle. Öcalan, neticede bir sembolik figür konumuna itilebiliyor kafalar uyuşmayınca.
Ruşen Çakır: Sonuçta yine yasal düzenlemeler için mart ayı deniliyor. Bir iddiaya göre, yine iddia diyorum, ama bilgilendirmeye göre ‘’Terörsüz Türkiye’’ adı yerine daha sempatik bir isim bulunacakmış.
Kadri Gürsel: Olabilir. Çünkü ‘’Terörsüz Türkiye’’ de tek yanlı bakış. ‘’Terörsüz Türkiye’’ dediğin zaman, terörle özdeş ne varsa, onlarsız Türkiye oluyor. O zaman terörle özdeşleştirmemek gerektiği sonucu çıkıyor Terörsüz Türkiye’den. Karmaşık bir şey bu. Türk kamuoyuna, kendi seçmenine bu süreci anlatmak, onları ikna etmek için bulunan, ama aynı zamanda, diğer cenahta da alınganlığa da yol açabilecek bir ifade ‘’Terörsüz Türkiye.’’
Ruşen Çakır: Geçenlerde seninle mi konuştuk Kemal’le (Can) mi? Soner Yalçın’ın yurt dışı yasağını kendisi başvurmadan kaldırdılar. Onu biliyorsun, değil mi?
Kadri Gürsel: Hayır. Ben senden öğreniyorum şimdi.
Ruşen Çakır: O başvuru yapmadan…
Kadri Gürsel: Kendisi başvuru yapmadan kaldırılması çok manidar. Çok ilginç.
Ruşen Çakır: Ben yasağımın kalkması için başvuru yaptım.
Kadri Gürsel: Ne zaman yaptın?
Ruşen Çakır: Cuma günü. Çünkü onu görünce, demek ki kalkabiliyormuş diye başvurduk. Bakalım, eğer kalkarsa Suriye’ye gitmek istiyorum. Rojava’dan ziyade, Halep’i, Şam’ı görmek istiyorum.
Kadri Gürsel: Umarım kalkar. Kalkmazsa da bunun izahı gerekir. Neden Soner Yalçın’ın yurtdışı çıkış yasağı kalkıyor da sizinki duruyor?
Ruşen Çakır: Bir tarafta aynı şeyden yargılanıyorsun, suçlanıyorsun. İlginç olan, Soner Yalçın başvurmadan onun yasağının kalması. O başvurmadan, savcılık istiyor mahkemeden.
Kadri Gürsel: Belki sözlü başvuru yapılmıştır.
Ruşen Çakır: Evet, sözlü başvuru yapılmış. Ben yazılı başvuru yaptım. Umarım yasağım kalkar. O zaman ilk fırsatta Şam’ı, Halep’i görmek istiyorum. Daha önce hiç gitmedim Suriye’ye, yerinde görmek istiyorum. Bir de şöyle bir şey var tabii: İktidarın kanatları altındaki isimler gidiyorlar ve oralardan haberler yapıyorlar. Biz de burada, onların yazdıklarının hangisi doğru, hangisi yalan, onları anlamaya çalışıyoruz. Mesela geçenlerde, ‘’PKK’dan bilmem kaç kişi Kandil’den Haseke’ye geldi’’ diye bir haber çıktı, doğru mu? Bence değil. Elimde bir şey yok, ama şimdi böyle bir olay olabilir mi?
Kadri Gürsel: Olabilir de, olmayabilir de. Eğer orada bir çatışma bekleniyorsa, bir grup gücün oraya kaydırılması mantıklı.
Ruşen Çakır: Tamam ama şimdi hangi çağda yaşıyoruz? Şu anda diyelim ki Kandil’den 500 kişi ya da 1.000 kişi oraya nakledildi. Bunun görüntüsünü bulmak dünyanın en kolay işi.
Kadri Gürsel: Onu, o görüntüyü alanların servis etmesi lazım. Genellikle istihbarat araçlarından alınan görüntüler olur onlar.
Ruşen Çakır: Her iki taraf da çok kirlilik var. Bir de tabii çok ilginçtir, onu hep söylüyorum; birtakım Amerikan düşünce kuruluşlarının Suriye uzmanları var. Ben Washington’da gazetecilik yaptığım için biliyorum, mesela, en İsrail yanlısı bir düşünce kuruluşunun elemanı alenen Şam’dan yana taraf tutuyor. Sürekli birtakım doğrulanmamış haberler yapılıyor. Böyle kurumlarda çalışanların çok daha dikkatli olması gerekir. Çünkü o kurumlar ciddi kurumlar. Ama bir bakıyorsun her türlü iddia dolaşıma giriyor; belki doğrudur, ama hiç güven vermiyor. Tarafların her birinin söylediklerine ihtiyatla bakmak lazım. Hani ‘’Savaşta ilk gerçekler ölür’’ lafı var ya, ben bayağı karıştım. İlk başta Halep’le başladı, sonra adım adım gitti ve ben o haberlerin hepsini, birden fazla kaynaktan takip etmeye başladım. Sonra ilginç bir şey oldu ve PKK çizgisindeki hesapların çoğuna X’te yasak geldi. Ortalık tam anlamıyla diğerlerine kaldı. Bir ara ikisine birden bakıp ortasını bulmaya çalışıyorduk. Şimdi tek taraflı kaldı. Öyle şeyler okuyorsun ki, “Hadi ya, bundan kıyamet kopar” diyorsun. Ertesi gün hiçbir şey olmuyor. Sonra bakıyorsun, belli ki sallamışlar ya da abartmışlar. Böyle çok garip ve çok net bir şekilde psikolojik üstünlük var ve oradaki işler artık hep burada dönüyor. Sanal âlemdeki üstünlük Şam’dan yana.
Kadri Gürsel: Bunun nedenlerini görmek mümkün değil. Sonuçta, Kobani 2014’te IŞİD kuşatması altındayken, ‘’IŞİD’e karşı direnen Kürtler’’ efsanesi vardı. Oradaki direniş bu hareketi efsaneleştirdi. Efsaneyi bu anlamda, olumsuz, aslı astarı olmayan bir gerçek dışılık atfederek söylemiyorum. Yani efsanevi bir yere dönüştü Kobani ve burada, dünya kamuoyunun ilgisi de geldi. Amerikalılar C-130’larla askeri malzeme, yardım malzemesi atmaya başladılar. Orada değişti iş. Şimdi Amerika başta olmak üzere devletler, güçlerine bağlı olarak, bir sorunu çözmek için kullandıkları araçların ileride kendi aleyhlerine sorun oluşturacağını öngörseler de bunu önemsemezler. Çünkü o zaman, “O sorun ortaya çıkarsa, o zaman da onunla uğraşırız,” derler. Devletler böyle bakar işlerine. Ben Türkiye’nin de böyle baktığı kanaatindeyim. Eş-Şara’nın El-Kaide geçmişi olmasını, eş-Şara’nın yönettiği silahlı gücün büyük oranda Selefi cihatçılardan oluşuyor olmasını, şu aşamada önemsemiyorlar. Önemsedikleri başka şeyler var: İran’ın Doğu Akdeniz’e ulaşmaması, İran’ın kara bağlantısının tamamen kesilmesi, Irak’taki Haşdi Şabi tehdidine karşı da bir engel oluşması, İsrail’in gerçekten bu manada tehdit algılamaması ve güvenliği ve Suriye’nin istikrarlı bir yapıya kavuşturulması, Fransız mandasından sonra BAAS’çı darbelerle meylettikleri Rusya’dan ve Rusya ekseninden artık tamamen kopması, uzaklaşması ve Batı’nın yörüngesine girmesi.
Şimdi bu süreçte Şara başarısız olursa, Afganistan’da nasıl Taliban döneminde El-Kaide orada üstlendi ve onun sonucu 11 Eylül oldu, böyle bir tablo ortaya çıkar mı? Çıkarsa o zaman yine uğraşırlar, yine gelirler. Ben niye anlatıyorum bunları? Kürtlerin ve orada YPG’nin maruz kaldığı, en başta YPG olduğu için Kürtlerin maruz kaldığı tehdit, 10, 12 sene önceki tabloyu çağrıştırmıyor. Bu sefer artık karşılarında eş-Şara gibi evcilleşmiş bir siyasal İslamcı var. Bir Selefi cihatçı komutan devlet başkanı olmuş. Suriye’nin bütünlüğünü kontrol ediyor. Suudi Arabistan’dan, Katar’dan el almış ve Türkiye’nin himayesinde. Dolayısıyla bu, bir IŞİD tehdidiymiş gibi bir etki uyandırmıyor. Kürtlerin ve YPG’nin maruz kaldığı 12 yıl önceki tehdidin ağırlığıyla bugünkü tehdidin ağırlığı eşit değil. Ve Batı kamuoyunda 12 yıl önce yarattığı o alarm duygusunu ve sempatiyi yaratmıyor,
Ruşen Çakır: Yani bunu satın aldılar diyorsun.
Kadri Gürsel: Evet, öyle gözüküyor. Ben Şara’nın bunu bilerek hareket edeceğini düşünüyorum. Aynı zamanda, biraz daha temkinli ve ‘‘bir devlete sahip olmanın’’ ciddiyeti içinde hareket etmesini bekliyorum açıkçası. Zamana yayılması ve Türkiye’deki süreçle artık eşgüdüm içinde yürümesi lazım bunun. Çünkü PKK silahsızlanıyor derken, YPG= PKK olan YPG’nin silahlı kalması nasıl süreci tıkıyorsa, bu sefer tersi de, burada Türkiye’nin PKK sorunu çözülmedikçe, Kobani’de ve Haseke civarında PKK devletçiklerinin ortaya çıkması yine problem oluyor. Yani bunun birlikte ele alınması gereken bir noktaya geldik. İki hafta önce böyle değildi.
Ruşen Çakır: Evet, noktayı koyalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. ‘Hafta Başı’nı burada sonlandırıyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.






