Ruşen Çakır yorumladı: “Kürtlerin acısı, Türklerin zaferi”

Ruşen Çakır, Suriye’deki son gelişmelerin Türkiye’de Kürt sorunu için yürütülen süreci olumsuz etkilediğini belirtti. Çakır, çoğunluk kibrinin eşit vatandaşlık önünde ciddi engel oluşturduğunu vurgularken, bir akademisyenin 10 yıldır hapiste yatan Selahattin Demirtaş’a yönelik paylaşımını sert şekilde eleştirdi.

Ruşen Çakır, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’de Kürt sorunu için başlatılan süreci derinden etkilediğini söyledi. Çakır, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Medyascope için yazdığı makalede Suriye’deki yaşananların ardından Kürtlerdeki kaygı verici kırılmayı ve hayal kırıklığını anlattığını belirtti. Çakır, “Bir yanıyla Kürtlerin acısı, diğer yanıyla da Türklerin zaferi olayı var” dedi.

Halep’in düşmesi ve SDG’nin birçok yeri çatışmadan terk etmesinin ardından büyük heyecan, coşku ve zafer çığlıklarına tanık olduklarını aktaran Çakır, bu durumun hâlâ sürdüğünü vurguladı.

Ruşen Çakır yorumladı: "Kürtlerin acısı, Türklerin zaferi"
Ruşen Çakır yorumladı: “Kürtlerin acısı, Türklerin zaferi”

“Çoğunluk kibri eşit vatandaşlığın önündeki en büyük engel”

Çakır, sadece Suriye’dekilerin değil, Türkiye’deki Kürtlerin de bu aşağılamaya maruz kaldığını belirterek gurur meselesinin bambaşka bir şeye dönüştüğünü vurguladı. Sürece başından itibaren inanan ve iyi niyeti nedeniyle eleştirilere maruz kalan biri olarak ayağının daha fazla frene gitmeye başladığını ifade eden Çakır, ülkücü hareket kökenli Gürkan Çakıroğlu’nun da Medyascope’ta veda yazısı yazdığını hatırlattı.

Çakıroğlu’nun Suriye nedeniyle çok kırılmış olduğunu ve moral bozukluğu yaşadığını aktaran Çakır, “Çünkü Suriye 15-16 aydır Türkiye’de yapıldığını sandığımız şeylerin büyük bir kısmını geçersiz kıldı” dedi. Çakır, buradan çıkış olabileceğini ve olmayacak diye bir şey olmadığını ancak ne yapılması gerektiği ve nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiği konusunda sorular sordu.

“Eşit vatandaşlık ve kardeşlik temelinde Türkiye inşa edilmeli”

Kimsenin hassas noktalarını incitmeden Türkiye’nin pekala bir yol bulabileceğini söyleyen Çakır, “Bulmalı, bu şart” dedi. Çakır, “Yani umarım ölmeden bunun bir anını, hani umutlu bir anını görürüm. Çocuklarıma, eğer olacaksa torunlarıma benim yaşadığım gibi bir Türkiye’nin kalmasını asla istemem” dedi.

Çakır, “Eşit vatandaşlığın kardeşliğin temel olacağı bir Türkiye’yi inşa etmek mümkün. Ama Suriye’de yaşananlar gösterdi ki çoğunluk kibri her zaman eşit vatandaşlık önünde çok ciddi bir engel” dedi.

Akademisyenden Demirtaş’a

Çakır, bir akademisyenin sosyal medya paylaşımını sert şekilde eleştirdi. Akademisyenin Selahattin Demirtaş’ın terini silerken bir fotoğrafını koyup “Neydi o Fırat’ın batısı doğusu öyle mal mal bakmalar falan bir havalar gün olur devran döner hesaplar Şam’dan döner. Teselli olarak ‘Alcatraz Kuşçusu’ filmini salık veririm” yazdığını aktardı.

Çakır, “10 yıldır hapiste yatan bir insana bir profesör bunu kamusal alanda söyleyebiliyor. Eğer Selahattin Demirtaş Kürt olmasaydı bunu yapar mıydı, yapabilir miydi?” diye sordu.

Alcatraz Kuşçusu’nun adadan kaçma öyküsü olduğunu hatırlatan Çakır, “10 yıl olmuş ve ona böyle bir küstahlığı neyle yapar insan?” dedi. Çakır, “Tekrar bu ülkede herkesin onurlu ve eşit bir yaşamı için elimizden geleni yapmamızın şart olduğunu söyleyeyim” dedi.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Evet, başlıktaki cümle çok çarpıcı, sert. Bu, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın dün Medyascope için kaleme aldığı yazıdan bir cümle. Bakırhan, Suriye’de yaşananların ardından Kürtlerdeki kaygı verici kırılmayı, hayal kırıklığını anlatmıştı o yazıda. Bu aslında birçok yerde karşımıza çıkıyor ama bir yanıyla Kürtlerin acısı, diğer yanıyla da Türklerin zaferi olayı var. Bunu Halep’in ardından SDG’nin birçok yeri daha çatışmadan terk etmesiyle beraber çok ciddi bir şekilde gözledik, gözlemledik. Büyük bir heyecan, coşku, zafer çığlıklarına tanık olduk. Hâlâ bunlar sürüyor. Şahsen bunlarla doğrudan muhatap olmuş birisiyim. Çünkü özellikle Kürt meselesinde ve Suriye meselesindeki duruşum nedeniyle birçok kişi kendi zaferlerine karşılık mağlupların safına beni de koydu. Olabilir. Bu çok da kötü bir şey değil açıkçası. Böyle bir zaferi kazanmaktansa belki de mağlup olmak iyidir. İktidara yakın ünlü bir gazeteci arkadaşım benimle dalga geçiyor, “Abi sen hep kaybedenlerin yanındasın.” diye ama kaybedenlerin yanında olmaktan dolayı çok da bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum.

Burada olay aslında çok açık bir şekilde cereyan ediyor. Tabii ki olayın siyasi boyutları şunlar bunlar hepsi ayrı değerlendirmeyi hak ediyor. Ama işin sonunda Türkiye’de biz bir sürece başladık ve bu sürecin en temel hususu her iki tarafın da çıkarını, duygularını gözetmekti. Bir yayın yapmıştım komisyonun çalışmaya başladığı zaman. Orada da demiştim ki başlık olarak: ‘‘Kürtlerin onuru, Türklerin gururu.’’ Bu, yakın arkadaşım Osman Bostan’ın yıllar önce söylediği Türkiye’deki Kürt sorununun çözümünün formülü. Bu formül bugün için de bence geçerli. Ama Suriye’de yaşananlar itibarıyla baktığımız zaman bir tarafta onur meselesi hâlâ söz konusu ama çok büyük bir hakarete, aşağılamaya maruz kalıyor Kürtler. Sadece Suriye’dekiler değil, Türkiye’dekiler de. Öte yandan gurur bir yerde bambaşka bir şeye dönüşmüş durumda ve buradan biz bir şey çıkartmaya çalışıyoruz. Daha doğrusu çalışıyor muyuz, aslında buna da çok emin değilim.

Başladığı andan itibaren bu sürece inanan, Türkiye’deki sürece inanan birisi olarak ve iyi niyeti nedeniyle dalgaya konu olan birisi olarak açıkçası ayağım daha fazla frene gitmeye başladı. Dün görmüşsünüzdür; sürece başından itibaren en açık, en coşkulu desteği verenlerden Ülkücü Hareket kökenli Gürkan Çakıroğlu Medyascope‘ta bunları hep yazdı. Programlara da çıktı. Bir veda yazısı yazdı o da. O da Suriye’den dolayı çok kırılmış, nasıl söyleyeyim, bir moral bozukluğu var. Çünkü Suriye 15-16 aydır Türkiye’de yapıldığını sandığımız şeylerin büyük bir kısmını geçersiz kıldı. Buradan çıkış olabilir tabii. Olmayacak diye bir şey yok. Neyse. Peki ne yapmalı? Burada nasıl bir duruş sergilemeli? Neye nasıl bakmalı?

Dün İstanbul’da Caddebostan’da bir faaliyeti izlemeye gittim. Faaliyet, eşim Müge’nin kitabı ‘‘Sahte Cennetten Kaçış’’la ilgili yaptığı bir söyleşiydi. Orada onu izlemeye gelenlerden beni tanıyan birkaç kişiyle sohbet etme imkânım oldu. İlk karşıma çıkan beyefendi dedi ki: ‘‘Benim oğlum sizi çok iyi takip ediyor ama diyor ki, son günlerde Kürtlere çok torpil geçiyormuşsunuz.’’ Ben de ‘‘Evet öyle.’’ dedim. ‘‘Evet öyle,’’ bu kadar, böyle. Ve yaptığımız işlerin, yaptığımız yayınların, araştırmaların, röportajların, şunların bunların neye gittiği, neye yarayıp yaramadığı konusundaki şüphelerim derinleşti. Ama daha sonra bir başka kadın, Dersimli, bilmeyenler için Tuncelili, o da tam tersini söyledi. Saçının örgüsünü gösterdi. Ve bir başkası, Barış Akademisyenlerinden bir tıp hekiminin eşi, o da aynı şekilde, bu dönemde nerede nasıl durulduğunun ne kadar önemli olduğunu ayrı ayrı söylediler. Dolayısıyla, Türkiye’de bir gün içerisinde bunu gördüm. Ve dedim ki; hâlâ bu ülkede barış için, Kürt sorununun çözümü için yapılacak şeyler var.

Bunu nasıl yapacağız bilmiyorum. Yapmak için çok çalışacağız ama onun da nasıl olacağını bilmiyorum. Ama burada kimsenin hassas noktalarını incitmeden pekâlâ Türkiye bir yol bulabilir. Bulmalı, bu şart. Yani umarım ölmeden bunun bir anını, umutlu bir anını görürüm. Çocuklarıma, eğer olacaksa torunlarıma benim yaşadığım gibi bir Türkiye’nin kalmasını asla istemem. Eşit vatandaşlığın, kardeşliğin temel olacağı bir Türkiye’yi inşa etmek mümkün. Ama Suriye’de yaşananlar gösterdi ki çoğunluk kibri her zaman eşit vatandaşlık önünde çok ciddi bir engel. Bunu özellikle vurgulamak lazım.

Bir not düşmek istiyorum. Aslında tereddütlüydüm ama yapacağım, adını vermeden. Dün sabah bir akademisyen, biliyordum, duruşunun çok sorunlu olduğunu biliyordum ama bir şekilde karşıma çıktı ve neye uğradığımı şaşırdım. Bütün bildiğim şeylere rağmen yaşanan bu olayların üzerine Selahattin Demirtaş’ın terini silerken bir fotoğrafını koyup şöyle diyor: ‘‘Neydi o; Fırat’ın batısı doğusu, öyle mal mal bakmalar falan, bir havalar. Gün olur devran döner; Hesaplar Şam’dan döner. Teselli olarak ‘Alkatraz Kuşçusu’ filmini salık veririm.’’ 10 yıldır hapiste yatan bir insana bir profesör bunu kamusal alanda söyleyebiliyor. Eğer Selahattin Demirtaş Kürt olmasaydı bunu yapar mıydı? Yapabilir miydi? Şu anda Alkatraz Kuşçusu tavsiye ediyor ya. Alkatraz Kuşçusu… Müge ile gittik, Alcatraz Cezaevi’ni ziyaret de ettik. Çok efsane bir cezaevi adada. Oradan kaçma öyküsü… Yani 10 yıl olmuş ve ona böyle bir küstahlığı neyle yapar insan? Tabii ki kişisel bozukluklar olduğu kesin ama böyle bir atmosferdeyiz. Türkiye’nin bu kötü insanların denetiminden kurtulması lazım diyeyim ve tekrar bu ülkede herkesin onurlu ve eşit bir yaşamı için elimizden geleni yapmamızın şart olduğunu söyleyeyim.

Peki günün ithafı kime? Adalet Hanım’a. Evet, Adalet Ağaoğlu. 5 yıldan fazla olmuş hayatını kaybedeli; burada hepimize veda ediyor bu fotoğrafta. Gerçekten Türk edebiyatının, çağdaş Türk edebiyatının en önde gelen isimlerinden biriydi. Hâlâ öyle. Kitapları hâlâ öyle. Mesela ‘‘Bir Düğün Gecesi’’, mesela ‘‘Ölmeye Yatmak’’. ‘‘Bir Düğün Gecesi’’nin başıydı galiba değil mi: ‘‘İntihar etmiyorsak içelim bari.’’ cümlesi. Çok acayip bir cümle. Öyle başlar. Evet, Adalet Hanım son yıllarında, hayatının son yıllarında siyasi olarak da çok öne çıktı, çok tartışılan şeyler de söyledi ama pozisyon aldı, duruş sergiledi, televizyon yayınlarına çıktı. Bütün bunlar onu bence daha değerli kıldı. Ama tabii ki sadece romanları yok; tiyatro oyunları da var, öyküleri de var. Ama benim için her şeyden önce, en azından benim hayatımda en çok iz bırakan kitaplarıdır ve yerli ve yabancı edebiyatın çoğu örneğinde olduğu gibi Adalet Hanım’ı da cezaevinde keşfettim. Biz daha önce, cezaevine girmeden önce öyle yazarları okumazdık. Yani bize az solcu gelirlerdi ama cezaevine girdikten sonra vaktimiz de bolken çok yazar keşfettik. Onlardan birisi de Adalet Ağaoğlu’ydu. Yıllar sonra kendisiyle tanışma fırsatı da buldum. Gerçekten deli dolu ama bir taraftan da ayakları yere basan önemli bir şahsiyetti. Kendisini saygıyla ve sevgiyle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.