“Uzun cümleler kurabilirim, çünkü bazı duygular nokta sevmez,” demişti Yılmaz Erdoğan bir şiirinde. Evet, uzun cümleler kurabilirim; analitik yazılar, bilimsel çalışmalar ve daha nicelerini yazabilirim. Bir mimar, bir mühendis köprü yapar, okul yapar, hastane yapar. Bir sosyal bilimci ise bunların toplumsal yönünü yazar. Okula gidecek, köprüyü kullanacak insanı anlatır. Okulun anlamını, gerekliliğini, öncesini ve sonrasını tartışır. Sadece olanı değil, aynı zamanda olması gerekeni de yazar.

Bilim dediğimiz şey — özellikle sosyal bilim — sanıldığı kadar “objektif” değildir aslında. Çünkü bilimin bir de onuru vardır. Ölçülemeyecek kadar değerli, ampirik araçlara sığmayacak kadar karmaşık olan şeyler vardır. Tıpkı “nokta sevmeyen” duygular gibi.
Okul ve köprü, bir mimarın hayata dair en somut, elle tutulur katkılarıdır. Bir sosyal bilimci bu kadar “şanslı” değildir. Onun katkısı bu denli kolay ölçülebilir değildir; çünkü bizim işimiz insanladır. Mayası iyilikle mi, kötülükle mi yoğrulmuş olduğu hâlâ tartışılan insanla. Bütün doğayı ve yaratılmışları yok ederken, kendimize “yaratılmışların en şereflisi” demişiz. Ne kadar objektif bir değerlendirme, değil mi?
Son birkaç haftada çok şey yaşandı. Peki, kim kazandı, kim kaybetti?
SDG — yani çok uluslu, Arap-Kürt ittifakı — kaybetti; ama Kürtlük kazandı. Kürtler Fırat’ın batısından ve Araplarla birlikte yaşadıkları kent ve kasabalardan sürüldü, göç etti. On binlercesi, Kürtlerin çoğunluğu teşkil ettiği bölgelere yerleşti. Çok uluslu, çok renkli Suriye kaybetti.
“Suriye Kürdistanı” ya da Rojava dediğimiz kavram, aslında nispeten yenidir. Hatta birkaç hafta öncesine kadar bile Suriye’de belirgin bir “Kürt bölgesi” kavramı yoktu ya da oldukça zayıftı. Bugün ise var. Savaş politikaları, Suriye’de bir Kürt bölgesi ve bir tarih yarattı.
HTŞ — yani siyasal İslam — kazandı; ama Suriye kaybetti. Suriye’nin çok renkliliği karardı.
Peki ya biz? Yani Türkiye?
“İç cepheyi tahkim edelim” derken, onu tahrip ettik. “Kürtlerle kardeşiz” dedik ama onları seçmeli dil dersinden fazlasına layık görmedik. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedik; ama egemenliğin, tıpkı bütün güzel şeyler gibi, paylaştıkça arttığını unuttuk.
Sonuç:
Çirkin erkek kadını öldürdü; ama saçı eline dolandı.








