İslam Özkan yazdı – 2026 protestoları gölgesinde İran: “Çin modeli” mi, “yumuşak geçiş” mi?

Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik askeri müdahale tehditlerinin tırmandığı mevcut konjonktürde, “rejim değişikliği” söyleminin dolaşıma sokulması, Washington’un “müdahale için hiç öyle hukuki zemin oluşturayım” falan çabası gütme gereği duymadan ortaya koyduğu tutum, yeni jeopolitik doktriniyle oldukça paralellik arz etmekte. O meşu’m jeopolitik doktrin, normatif değerlerden arındırılmış bir güç projeksiyonundan başka bir şey değil. Dikkat edilirse Trump karar alma mekanizmalarına ilişkin kazara bile ağzına, uluslararası hukuk referansları almamaya özen göstermekte. Mevcut küresel düzende hukukun işlevsel karşılığı artık sembolik düzeyde bile dikkate alınmıyor.

Diğer taraftan, İran’da topyekûn bir çöküşün tetikleyeceği bölgesel istikrarsızlık ve öngörülemez maliyetler, bizleri, askeri müdahale seçeneğinin rasyonel olması bir yana, sürdürülebilirliğini bile sorgulamaya itiyor. Dış baskıların ve yaptırım rejimlerinin toplumsal dönüşüm üzerindeki etkisinin sınırlı kaldığı tarihsel tecrübeler ışığında; İran’da İslami siyasal sistemin evrilme potansiyelini, dışsal zorlamalardan ziyade İslam Cumhuriyeti’nin kendi iç dinamikleri, elit fraksiyonları arasındaki güç dengeleri ve yerel sosyo-politik değişkenler üzerinden analiz etmeyi daha anlamlı buluyorum.

Devrim Muhafızları’nın (Sipah, Pasdaran) mevcut yönetim yapısı içerisindeki konumu, yönetim içerisinde daha aktif ve etkin hale nasıl geldiği, yönetim mekanizması içerisinde güç odakları arasındaki rekabetin İran İslam Devrimi’nden sonra yönetimi nasıl ve hangi yöne doğru evrilmesini sağladığı ve bugünlere nasıl gelindiği gibi soruların yanıtları, konuyu daha anlaşılır hale getirecektir. 

İslam Özkan yazdı - 2026 protestoları gölgesinde İran: "Çin modeli" mi, "yumuşak geçiş" mi?
2026 protestoları gölgesinde İran: “Çin modeli” mi, “yumuşak geçiş” mi?

Muntazeri faktörü

Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri’nin 1989 yılında Humeyni tarafından haleflikten azledilmesi ve ardından gelen tasfiye süreci, İran İslam Cumhuriyeti’nin tarihinde sadece bir “haleflik kavgası” değil, ontolojik ve yapısal karakterinin değiştiği en büyük kırılma noktasıydı. Muntazeri’nin tasfiyesi İslam Cumhuriyeti’nin “kurumsallaşmış bir otoriterliğe” geçişi olarak görüldü. Ervand Abrahamian gibi tarihçilere göre Muntazeri, “devrimin vicdanı” olarak görülüyordu ve insan hakları ihlalleri ile hapishanelerdeki infazlara karşı çıkıyordu. Onun tasfiyesi, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik saflıktan ziyade beka ve güvenlik öncelikli bir yapıya bürünmesine yol açtı. Ancak, Muntazeri’den de önce gerek Halkın Mücahitleri’ne bağlı orduların 1985 yılında Tahran’a 25 km. kadar yakınlaşması ve bundan önce de 1982 yılında yine aynı örgütün parlamentoya düzenlediği (ki Halkın Mücahitleri, uluslararası bütün aktörler tarafından terör örgütü olarak kabul edilir) ve Devrimin önde gelen isimlerinin de aralarında bulunduğu 72 milletvekilinin öldürülmesi olaylarında da İran yönetimi, benzeri bir beka tedirginliği yaşamıştı. 

Muntazeri’nin yerine içtihat yeterliliği en azından Kum havzasının bir kısmı tarafından tartışmalı görülen Ali Hamaney’in gelmesi, “Rehber” makamının dini bir otoriteden ziyade siyasi ve askeri bir yapıya dönüşmesine neden oldu. Muntazeri’nin tasfiyesiyle eş zamanlı olarak 1989’da yapılan Anayasa değişikliği, İslam Cumhuriyeti’nin yönetim mantığını kökten değiştirdi. İçerden ve dışardan bakan İranlı bazı akademisyenler, Muntazeri tasfiye edilmeseydi Velayet-i Fakih makamının daha “denetlenebilir” ve “şura (konsey)” odaklı kalabileceğini savunur. Muntazeri sonrası dönemde anayasadan “Rehber’in yüksek dini otorite  olan Merci-i Taklid makamına sahip olma şartı” çıkarıldı. Bunun yerine “Velayet-i Mutlaka-i Fakih” (Fakih’in Mutlak Otoritesi) kavramı getirilerek, Rehber’e devlet çıkarları için İslam hukukunun ana başlıkları dışında kalan fer’i hükümleri askıya alma yetkisi verildi.

Reformist hareketin ortaya çıkışı

Pek çok siyaset bilimci, 1990’ların sonundaki Reformist hareketin aslında Muntazeri’nin tasfiyesiyle başladığını savunur. Farideh Farhi ve Abbas Milani’nin çalışmalarında vurguladığı üzere; Muntazeri’nin tasfiyesi, sistem içinde “İslam ile demokrasi nasıl bağdaşır?” sorusunu soran bir kanadın oluşmasına yol açtı. Muntazeri’nin savunduğu “halkın rızası olmadan velayet olmaz” fikri, daha sonra Muhammed Hatemi ve Yeşil Hareket (Musevi) için temel bir referans noktası haline geldi. 

İranlı ilahiyatçı ve siyaset bilimci olmanın yanı sıra Muntazeri’nin öğrencisi olan Mohsen Kadivar, hocasının sadece bir kişiyle çatıştığı için değil, bizzat kurucusu olduğu Velayet-i Fakih teorisini demokratikleştirme çabası yüzünden tasfiye edildiğini savunur. Kadivar’a göre Muntazeri, liderin halk tarafından denetlenmesi gerektiğini söyleyerek yönetimde şok etkisi yaratmıştır.

Devrim Muhafızları hâkim güç haline nasıl geldi?

Bunu üç aşamaya ayırabiliriz: İran-Irak Savaşı, Devrim Muhafızları için sadece askeri bir deneyim değil, aynı zamanda lojistik bir özerklik kazanma süreciydi. Savaş, Sipah’a “alternatif bir idari yapı” kurma fırsatı verdi. Ordu, cephe gerisinde kendi yollarını, köprülerini ve haberleşme ağlarını inşa ederken sivil bürokrasiyi devre dışı bıraktı. Savaşın sonunda Devrim Muhafızları, yaklaşık 100 bin eğitimli personele ve devasa bir iş makinesi filosuna sahipti. Bu durum, onları “mühendislik gücü” olarak vazgeçilmez kıldı.

Savaş bittiğinde, Haşimi Rafsancani “Yeniden İnşa” (Sazandegi) programını başlattı ve terhis edilen binlerce askerin yaratacağı işsizlik/huzursuzluk riskini Sipah’ı ekonomiye katarak çözmeye çalıştı. Sipah’ın holdingleşmesiyle sonuçlanan, “Kendi kendini finanse eden ordu” vizyonunu geliştiren Rafsancani, bütçe yükünü azaltmak için orduya ticari projeler verdi. 1989’da kurulan Hatemu’l Enbiya Mühendislik Karargahı, bu dönemin ürünüdür. Bugün barajlardan metrolara kadar tüm stratejik ihaleleri alan bu yapı, Rafsancani’nin açtığı kapıdan geçerek devleşmiştir.

2026 protestoları gölgesinde İran: “Çin modeli” mi, “yumuşak geçiş” mi?

Ahmedinejad dönemi

Öte yandan Mahmud Ahmedinejad’ın seçilmesi, Sipah’ın ekonomideki rolünün “katılımcılıktan” “hükümranlığa” geçtiği evredir. Ahmedinejad döneminde kabinenin yarısından fazlası eski Sipah komutanlarından oluşuyordu. Bu dönem “İran’ın askeri-endüstriyel kompleksinin zaferi” olarak tanımlanır. Valiliklerin ve stratejik bakanlıkların asker kökenlilere verilmesi, kaynakların doğrudan ordu iştiraklerine akmasını sağlamıştır.

2006 yılında Anayasa’nın 44. Maddesi’nde yapılan değişiklikle devlet işletmeleri özelleştirildi. Ancak bu şirketler halka değil, Sipah bağlantılı emekli sandıklarına ve “yarı-devlet” (bonyad) vakıflarına devredildi. İran Telekomünikasyon Şirketi’nin (TCI) %50’den fazlası, Sipah bağlantılı bir konsorsiyuma “özelleştirme” adı altında satıldı.

Nihayet en önemli noktaya geldiğimizde yaptırımların Sipah’ı nasıl “vazgeçilmez” hale getirdiğini görmezden gelmek mümkün değildir. Total, Shell vb. Batılı şirketler pazardan çekildiğinde yerlerini teknik kapasitesi yetersiz de olsa siyasi gücü olan Sipah şirketleri aldı. Yaptırımları aşmak için kurulan paravan şirketler, döviz transferleri ve liman kontrolü, Sipah’ı devletin resmi ekonomisinden daha büyük bir “kayıt dışı güç” haline getirdi.

Reformistlerin Sipah’la ilişkileri

Reformistler ve Devrim Muhafızları arasındaki ilişki, tarihsel olarak bir “alan mücadelesi” niteliğindedir. Hatemi döneminde Devrim Muhafızları, reformları “kadife devrim” girişimi olarak görmüştür. 1999’daki öğrenci olaylarında 24 Devrim Muhafızları komutanının Hatemi’ye yazdığı meşhur muhtıra, askerin siyasete doğrudan müdahalesinin dönüm noktasıdır. Devrim Muhafızları reformistleri sistem için “yumuşak bir tehdit” olarak kodlarken bazı uzmanların tespitlerine göre bu durumu, seçim mühendisliği yoluyla bu hareketi felç etmeye çalışmıştır. Ruhani ve Pezeşkiyan dönemlerinde ilişkiler daha çok “kırmızı çizgiler dahilinde iş birliği” halini alırken Devrim Muhafızları, dış politikada (özellikle bölgesel konularda) son sözü söylemiş, Reformist hükümetler ise bir anlamda ekonomiye nefes aldırmakla görevlendirilmiştir. Örneğin son 10 yılda bölgedeki büyükelçilerin ataması, Sipah’ın onayından geçmekteydi. 

Devrim Muhafızları homojen bir yapı değildir; içinde aynı jenerasyondan olan kliklerle işlevsel açıdan birbiriyle ayrışan gruplar birbirinden ayrışır: Irak-İran savaşı tecrübesi olan, ideolojik olarak katı, Hamaney’e doğrudan bağlı generallere “eski tüfekler” denir. Füze programı, siber güvenlik ve nükleer teknolojiyle ilgilenen, daha eğitimli ve teknik odaklı grup ise Tekno-Devrim Muhafızları: olarak adlandırılır. Mühendislik birimi ise “Hatemu’l Enbiya” gibi şirketleri yöneten, daha çok kâr ve iş dünyası odaklı kliktir.

2026 yılı başı itibarıyla Sipah’ın İran ekonomisindeki ağırlığı, “devlet içinde devlet” tanımını aşarak bizzat “ekonomik ana arter” haline gelmiştir. 

Sipah’ın ekonomik gücü

Devrim Muhafızları, sadece silahlı bir güç değil; bünyesindeki vakıflar (Bonyad) ve devasa mühendislik kolu Hatemu’l Enbiya aracılığıyla İran ekonomisinin yaklaşık %40-50’sini doğrudan veya dolaylı olarak yönetmektedir. Bakır, demir cevheri ve çinko gibi stratejik madenlerin çıkarılması ve işlenmesi büyük oranda Devrim Muhafızları bağlantılı holdinglerin (örneğin Gohar Zamin Iron Ore) elindedir. 2026 bütçe projeksiyonları, madencilik ihracatının petrol dışı gelirlerdeki payının artırılmasını hedeflerken, bu yatırımların aslan payı Devrim Muhafızları’ın teknokratik kanadına aktarılmaktadır. Bu madenlerin ham madde olarak Türkiye ve Çin’e satışı, Devrim Muhafızları’nın döviz ihtiyacını karşılayan ana damardır.

İran’ın otomotiv devleri olan Iran Khodro ve SAIPA üzerinde Devrim Muhafızları’nın yönetimsel ve finansal ağır bir vesayeti bulunmaktadır. Otomobil parçalarının ithalatı ve yerel üretimi, Devrim Muhafızları’nın alt yüklenici şirketleri tarafından domine edilmektedir. Yaptırımlar nedeniyle Batılı devlerin çekildiği alanda, Çinli ortaklarla yapılan üretim lisansları ve “savunma sanayisi teknolojisinin otomotive entegrasyonu” adı altında Devrim Muhafızları’nın bu sektördeki kâr marjı maksimize edilmiştir.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın 2026 bütçe taslağı, Devrim Muhafızları’nın sistem içindeki mutlak gücünü teyit etmektedir. Sipah’ın resmi bütçesi geçen yıla göre %24 artmıştır. Hükümetin ihraç ettiği petrolün yaklaşık %50’sinin geliri doğrudan Devrim Muhafızları ve bağlı güvenlik kurumlarına tahsis edilmiştir. Bu, Devrim Muhafızları’nın dış ticaret üzerindeki kontrolünü perçinlemektedir.

İran’da siyasal bir dönüşümün imkanları, 2026 yılı başı itibarıyla hem iç dinamiklerdeki derin kırılmalar hem de dış baskıların eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşması nedeniyle uzmanlar tarafından “tarihi bir dönüm noktası” olarak nitelendirilmektedir.

İslam Cumhuriyeti’nin başka bazı alanların yanı sıra ekonomik güvenlik ve asgari refah sağlayamadığı son olaylardan sonra bizzat yetkililer tarafından ifade edimiştir. Ocak 2026’daki protestoların sadece Z kuşağı ile sınırlı kalmayıp, geleneksel olarak İslam Cumhpuriyeti’nin kalesi sayılan Bazar (esnaf) ve işçi sınıfını da kapsaması, toplumsal rızanın zedelendiğinin işaretidir ancak bu alan yine de tamir edilemez değildir. Yönetimin tepe noktasındaki aktörlerde yaşanacak bir dönüşüm, sistemin yeni bir yöne evrilmesini ve içsel dönüşümün hızlanmasını sağlayacak önemli bir “tetikleyici” olay olacaktır.  Bazı çevrelerce 2025’teki “12 Gün Savaşı” ve nükleer tesislere İsrail’in düzenlediği saldırıların, İran’ın “yenilmezlik” imajını sarstığı iddia edilse de İran da İsrail’e hiç de azımsanmayacak bir zarar vermiş, İsrail’in en stratejik noktalarını binlerce kilometre ötelerden attığı balistik ve hipersonik füzelerle vurabilmeyi başarmıştır. Bütün bu gelişmelerle birlikte “hayatta kalmak için reform” mu yoksa “daha fazla baskı” mı tartışması hala askeri ve sivil bürokrasinin yanı sıra siyaset çevrelerinde de tartışılmaya devam etmektedir.

Kritik kavşak

İran İslam Cumhuriyeti, 1979 Devrimi’nden bu yana en kritik kavşaklarından birinden geçmektedir. Bölgesel gerilimler, nükleer eşik tartışmaları ve derinleşen ekonomik kriz, Tahran’ın mevcut yönetim modelini bir “sürdürülebilirlik testine” tabi tutsa da yönetim hala çok sağlam görünmektedir. Bu bağlamda, ülkenin yakın geleceğine dair üç temel senaryo; ideolojik erozyon, pragmatik reform ve yapısal riskler üzerinden şekillenmektedir.

Çin modeli mi yumuşak geçiş mi? 

İran siyasetindeki en güçlü akış, Devrim Muhafızları’nın yalnızca bir güvenlik aygıtı olmaktan çıkıp, devletin mutlak karar vericisi haline gelmesidir. Bu senaryoda, din adamlarının sembolik otoritesi korunsa da, gerçek iktidar daha askeri bir yapıya devredilebilir.

İslami ideolojinin yerini pragmatik bir milliyetçiliğe bırakma olasılığı çok düşüktür. Çünkü İslami dünya görüşü İran yönetimine büyük bir motivasyon bahşetmekte, gerek yönetim düzeyindeki meşruiyetin gerekse askeri-sivil bürokrasinin meşruiyet kaynağını oluşturmaktadır. İslam Cumhuriyeti’nin, Çin veya BAE modeline benzer şekilde sosyal baskıyı ekonomik refah vaadiyle takas etmeye çalışması ihtimal dahilindedir. Ekonomik refaha daha yüksek payın ayrıldığı ve mevcut krizin aşılmaya çalışıldığı senaryo mevcutlar içerisinde en muhtemel olanı gibi görünmektedir. 

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan gibi figürlerin temsil ettiği bu yaklaşım, devletin bekasını “kontrollü bir açılımda” aramaktadır. Bu senaryo, nükleer müzakerelerde verilecek tavizler karşılığında yaptırımların kalkmasını ve halkın sosyal taleplerine daha fazla özgürlüklerle yanıt verilmesini öngörür.

Bu senaryonun önündeki en büyük engel, muhafazakar elitlerin ve Devrim Muhafızları’nın “veto gücüdür.” Ekonomik nefes alma İslam Cumhuriyeti için bir can simidi olsa da, reformun sistemin doğasını bozmasından korkan sertlik yanlıları nedeniyle bu ihtimal “orta” seviyeli ve kırılgan bir yol olarak değerlendirilebilir. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.