Ocak ayı başlarında AB ile Gümrük Birliğimizin (GB) 30’uncu yılını doldurduk. Bu yıl dönümü AB’nin dört Latin Amerika ülkesi (Mercosur: Brezilya, Arjantin, Uruguay, Paraguay) ve Hindistan’la yeni Serbest Ticaret Anlaşmalarını (STA) akdetmesi ve ayrıca özellikle otomotiv sanayiini kapsayacak tercihli bir sistem öngören “Made in Europe” mevzuatının tartışılmasıyla aynı döneme rastladı. Haliyle bu gelişmeler GB’nin ülkemizde de sorgulanmasına yol açtı.
GB tamamlandığında AB nezdindeki Daimî Temsilciliğimizde Daimî Temsilci Yardımcısı görevindeydim. Daha önce de Ankara’daki görevimde iki yıldan fazla süren müzakere ve hazırlık çalışmalarına katılmıştım. Bu müzakereler al vere alışık Türk bürokrasisi için çok değişik bir tecrübeydi. Burada al ver yok, Türkiye’nin malların serbest dolaşımını sağlamak için gerekli bütün alanlarda AB mevzuatına uyum sağlaması isteniyordu. Karşımıza çıkan paket o kadar kapsamlıydı ki gerekli bütün kanunların kısa zamanda TBMM’den geçmesinin mümkün olmayacağı belli olunca hepsini bir kanun hükmünde kararnameyle uygulamaya sokma yoluna gidildi. GB’ye en fazla karşı çıkan da rekabet edemeyeceğini düşünen otomotiv sektörüydü. Karşı çıkanlar ondan ibaret değildi. Dışişleri Bakanı Mümtaz Soysal GB’ye onay vermektense istifa etmeyi tercih etmişti. Ecevit’in o sırada iktidarda olmaması bir şans olmuştur. Zira bilinen görüşleriyle onun da GB’nin tamamlanmasını engelleyeceğine şüphem yok.

Neticede GB’nin son sürat tamamlanması, Ortaklık Anlaşmalarımıza göre 22 yılda yapılması öngörülen uyum çalışmalarının 1-2 yıla sıkıştırılması uygulamanın ne şekilde olacağı konusunda anlaşılır tereddütlere yol açmıştı. Nitekim 2 Ocak 1996 günü işe gittiğimde AB Komisyonu tarafından şikâyet yağmuruna tutulmayı hafif endişeli bir şekilde bekliyordum. Ne de olsa AB kökenli ithalatta gümrük vergileri bir gecede sıfırlanmıştı. Gümrük teşkilatımız buna nasıl uyum sağlayacaktı? Oysa ilk gün sadece Antalya gümrük idaresinin Almanya’dan gelen diş protezi malzemesine gümrük vergisi koymaya kalktığını, hemen dikkatinin çekilmesi üzerine de bundan vazgeçtiğini akşama doğru AB Komisyonu’ndaki muhatabımdan öğrenecektim.
GB tamamlandığında ülkemizde büyük bir heyecan yaşandığını o dönemlerde yaşayanlar hatırlayacaktır. Aslında o heyecanda haksız değildik. GB tek başına bir amaç veya hedef değil, Ortaklık Anlaşmalarımızın öngördüğü şekilde tam üyelik istikametinde bir aşamaydı. Ankara Anlaşması 1963 yılında imzalandığında Türk ekonomisi o zamanlar altı ülkeden oluşan Avrupa Ekonomik Topluluğundan (AET) çok daha geride olduğu için, GB bir çeşit tramplen olarak ve aradaki farkı azaltacak bir yöntem olarak öngörülmüştü. Aynı şey bizden bir yıl önce paralel bir ortaklık anlaşması imzalamış olan Yunanistan için de öngörülmüştü.
Doğrusu Ocak 1996’da 30 yıl sonra hâlâ GB’yi tartışacağımızı söyleselerdi inanmazdım. Nitekim, GB’nin tamamlanmasından sonra başta otomobil sektörü olmak üzere felaket tellallarının öngördüğünün aksine Türk ekonomisi batmadığı gibi iyi yönetildiği zaman rekabet gücünün kuvvetli olabileceğini göstermesiyle ülkemiz ilk önce Aralık 1999’da aday ülke olmuş, Aralık 2004’te de gerekli kriterleri “yeterli” ölçüde karşılaması neticesinde katılma müzakerelerine başlama hakkını kazanmıştı. Müzakereler de Ekim 2005’te başlayacaktı. Nitekim başladılar da.
Yalnız bu kararın bir önemli şartı vardı. Mayıs 2004’te iki toplum arasındaki sorun çözümlenmeden AB’ye tüm adayı temsilen üye olan bizim Rum Yönetimi olarak adlandırdığımız Kıbrıs Cumhuriyeti artık masada karşımızda oturuyordu. AB, katılma müzakerelerimizin başlaması şartı olarak GB’nin 2004 yılında üye olan 10 üyesine de tarafımızdan ayrım yapılmaksızın teşmil edilmesini istedi. Bu da doğaldı. AB bir birliktir. Üyeleri arasında bir üçüncü ülkenin ayrım yapılmasına karşı çıkmasına şaşmamak gerekir. Türkiye o şartı kabul edince müzakerelerin Ekim 2005’te başlaması kararlaştırıldı. Ancak müzakereler başlamadan birkaç hafta önce bu karardan yazılı olarak döndü. Ve neticede katılma müzakereleri ölü doğdu. 30’dan fazla faslın yarısına ya Kıbrıs ya da AB blokaj koydu. Diğerleri müzakerelere açıldı ancak sadece bir tanesi kapandı. 2016’dan bu yana da yeni fasıl açılmadı. Komisyon da yıllık Türkiye raporlarında herhangi bir müzakere hazırlığı olmadığını tekrarlıyor.
Tabii bazıları Kıbrıs sorununun nasıl olur da Türkiye ile AB arasındaki stratejik önemi büyük ilişkiye gölge koyabildiğini sorguluyor. AB Türkiye’nin Kıbrıs tezlerini destekliyor olsaydı şüphesiz bu engeli aşacak bir yol bulunurdu. Ne yazık ki bu böyle değil. Sadece AB değil, dünyadaki bütün ülkeler, bize en yakın oldukları farz edilen Azerbaycan ve Orta Asya Cumhuriyetleri dahi Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak bizim tanımadığımız Cumhuriyet yönetimini kabul ediyorlar. Onlar için en iyi şartlarda KKTC Türkiye’nin bir çeşit uzantısı olarak görülüyor.

Müzakerelerin tıkanması üzerine AB Komisyonu bu tıkanıklığı aşmak amacıyla GB’nin eksiklerini tamamlayacak bir süreç başlatmak için 2014 yılında Dünya Bankasından bir rapor sipariş etti. Bu raporda en büyük eksiklerin hizmet ve tarım ticareti ile kamu alımlarında rekabet ve saydamlık olduğu vurgulandı. Bunun üzerine Komisyon bu alanları kapsayacak bir müzakere sürecinin başlatılması için Aralık 2015’te AB Konseyinden yetki istedi. Ancak konu yine Kıbrıs’a takıldı ve müzakere yetkisi Komisyona hiçbir zaman verilmedi.
Aslında konunun çözümü o kadar zor değil. Sıkıntı, limanlarımızın 1987 yılından bu yana Kıbrıs bayraklı gemilere, 1997 yılından bu yana da Türk limanlarına gelmeden önce Kıbrıs limanlarına uğrayan üçüncü ülke bayraklı gemilere kapanmasından kaynaklanıyor. Kıbrıs Harekâtı 1974 yılında yapıldığına, KKTC de 1983 yılında ilan edildiğine göre limanların çok sonra kapatılmış olması Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adanın meşru temsilcisi olarak tanımamamızla ilgisi yok. Öyle olsaydı, 1974 sonrası yıllarda tanıyorduk da 1987 yılında mı tanımamaya başladık sorusu akla gelecekti.
Konunun çözümü basit. Limanların açılması en azından GB’nin modernizasyonuna kapıyı açacaktır. Türkiye’de bozulan hukuk ve demokrasi iklimi bunun değil, katılma müzakerelerinin önündeki engeldir. Ne yazık ki Türk ekonomisinin şüphesiz büyük kazancı olacak bu süreç basit bir engel yüzünden başlatılamamaktadır.
Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, göçmen konusu hariç büyük ölçüde buzdolabındayken dünya tabiatıyla dönmeye devam ediyor. AB 25 yıl süren bir müzakereden sonra Mercosur ülkeleriyle STA’sını onay aşamasına getirdi. Hindistan ile ise yeni bir anlaşma imzaladı. Tabii bunun onay süreci AB çarklarının ne kadar yavaş işlediği düşünüldüğünde epey vakit alacağına şüphe yok. Ancak her iki anlaşmanın AB pazarındaki tercihli konumumuzu aşındıracak, buna karşılık onların AB’ye ihraç ettikleri ürünlerin AB üzerinden ülkemize gümrük ödemeden girmesi mümkün olabilecektir. Gerçi geçmişte Meksika’da Volkswagen tarafından üretilen arabaların sanki AB menşeliymiş gibi Almanya üzerinden Türkiye’ye gümrüksüz girmesine karşı Komisyonun onayıyla önlem alınmıştı ama bunun sistematik hâle getirilmesi GB’nin serbest dolaşım ilkesini zedeler. Eskiden AB başka ülkelerle STA müzakere ederken, yaptığı anlaşmalara bir Türkiye maddesi ekletir ve böylece onlara bizimle müzakere masasına oturmaları için baskı yapardı. Bu hâlâ yapılıyor mu bilmiyorum. Ancak GB’nin 30 yıldır donmuş olmasına karşın AB’nin yaptığı anlaşmaların başta hizmetleri içermesi bir sorun yaratır. Türkiye ile AB arasında hizmet dolaşımı konusunda serbesti yokken, bizim Hindistan veya Mercosur ülkeleriyle böyle bir serbestiyi içeren bir anlaşma yapmamızı AB’nin onlardan istemesi herhâlde pek beklenemezdi.
Bu karışık ortama bir de “Made in Europe” tartışması girdi. 2008 ve COVID-19 krizlerinden sonra küreselleşmenin yerini bölgeselleşmeye bırakması algısı gittikçe güçlenir oldu. Pandemi sırasında tedarik zincirlerinin ciddi sekteye uğraması bunların kısaltılması ihtiyacını doğurdu. Üstüne son zamanlarda Çin otomobil sektörünün bir patlama yaşaması, Avrupa oto sanayinin rekabet gücünün azalması, ayrıca Trump geldikten sonra ABD’nin de güvenilir bir ticaret ortağı vasfını kaybetmesi hâliyle AB’yi düşünmeye sevk etti. Bazı teşviklerden yararlanabilmeleri için otomobil -ve belki başka sanayi dallarının- tedariklerinin %60-70 oranında AB içinden sağlamalarını gerektirecek bir mevzuat çalışması başlatıldı. Bunun tam ne şekil alacağı çok belli değil. Ancak başlangıçtaki GB karşıtlığına karşın onun en büyük yararını gören sektörlerin başında gelen otomotiv sektörü bir çeşit paniğe kapılmış vaziyette. AB piyasasıyla bütünleşmiş olan bu sektörün hazırlanan mevzuatın dışında bırakılması şüphesiz altından kalkılamayacak bir darbe yemesine yol açacaktır. Dolayısıyla özel sektörümüz kaleme sarılmış, AB yöneticilerine mektup göndermiştir. Anlaşıldığı kadarıyla sürekli bir kampanya hazırlığı içindeler.
Hâlbuki mektuplarını Brüksel’e değil de Ankara’ya göndermeleri daha isabetli olurdu. İktidar sessiz sedasız bir şekilde de olsa 2005 tarihli Ek Protokolü Kıbrıs dâhil uygulasa, hatta bunu yaparken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adanın tek meşru yönetimi olduğunu kabul etmediğini dahi ilan etse, önemli bir aşama kaydedilmiş olacak, GB’nin günün koşullarına uyarlanması, AB ile dünyada GB ile bağlı tek ülke (San Marino, Monako, Andorra ve Vatikan’ı saymazsak) sıfatıyla “Made in Europe” kapsamına dâhil edilmemiz kolaylaşır. Nitekim Brüksel’den olumlu sesler geliyor denebilir. Ancak bu sürece dâhil edilmemiz karşılığında Kıbrıs ve muhtemelen başka şartların önümüze sürülmesine hazırlıklı olmak gerekiyor.
Ancak ne yazık ki Ankara’da sorunlara yapıcı ve esnek bir bakış açısı pek mevcut değil. AB’nin bize ihtiyacının bizim ona ihtiyacımızdan daha büyük olduğu gibi kibir kokan bir söylem tercih ediliyor. Oysa daha geçenlerde Yunanistan bizi sollayarak muhtemelen AB parasıyla bir LNG dağıtım merkezi olmasını sağlayacak Amerikan şirketleriyle anlaşma imzaladı. Silahlı kuvvetlerimiz kalabalık ancak envanterlerinin yeterli ölçüde yenilenemediği biliniyor. Komşularımız için aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Ne yazık ki Kıbrıs’taki statükoyu muhafaza etmek bu iktidarın vazgeçilmez önceliği gibi gözüküyor. Orada yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halkın büyük çoğunluğu değişim lehine oy vermiş olmasına rağmen o ses Ankara’da duyulmuşa pek benzemiyor. Dolayısıyla korkarım zemin kaybetmeye devam edeceğiz. Nafile mektuplar da bu durumu pek değiştirmeyecek gibi geliyor.
Bu yazıyı tamamladığım sırada AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ankara ziyaretindeydi. Son haftalarda, Suriye, Lübnan, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerle devlet başkanları düzeyinde zirve toplantıları yapan AB’nin Ankara’ya bir Komiser göndermesi ülkemizi tamamen dışlamadığı mesajını vermektedir. Oysa Nisan 2021’de tarihe “Sofagate” diye geçen ve inanılmaz protokol hatalarına sahne olan Ankara zirvesinden bu yana Ankara veya Brüksel’de başkanlar düzeyinde zirve yapılmamıştır. Marta Kos’un ziyareti sırasında yıllardan bu yana ilk defa AB kurumları ile kredi anlaşmaları imzalanacaktı. Bu anlaşmalar ülkemizin 2020 yılından bu yana Doğu Akdeniz’in tartışmalı sularında araştırma yapmaktan vazgeçmiş olması sayesinde yapılabildi. Muhtemeldir ki araştırma faaliyetlerine geri dönülmeyeceği sözü usulca verilmiştir. Şüphesiz bu anlaşmalardan böbürlenecek olanlar çıkacaktır. Ancak esasa ilişkin herhangi bir hareketlenmenin işareti yok. Yanılmayı isterdim ama sanmıyorum.













