Yeterince iyi olup olmadığıyla ilgili çok kafa yordum ve sonunda kendimi şuna ikna ettim: Yeterince iyi değiller. Ve yapacak bir şey yok. Çünkü bana aitler ve onları çok seviyorum.
20’li yaşlarda yazdıklarıyla bizim de barışmamızı istiyor yazar daha ilk satırlarda. Edebi değeriyle değil samimiyetiyle değerlendirmemizi istiyor bu metni. Bunu izleyen sayfalarda yüreğini olduğu gibi açacak çünkü biz okurlara. Kolay iş değil. Ayça Derin Karabulut Mide Ağrısı’nda bizi yoğun duygusal deneyimlerine tanık olmaya çağırıyor. Aşk acılarını, ayrılık yaslarını, tutkularını, sürekli geç kalınan terapi seanslarını, deli gibi özlemenin ama karşılığında özlenmemenin getirdiği yılgınlığı, telaşları, kaygıları, Kadıköy vapurunda içilen sigaraları, beklenmeyen karşılaşmaları yalın ama keskin bir dille anlatıyor. Bazı satırlar elinize değen ani bir kâğıt kesiği etkisi yaratıyor. Babasının ölümünü dramatize etmeden mezar ziyareti üzerinden anlatıyor yazar mesela. Küçük ve önemsiz görünen minik detaylar dev bir baba boşluğunu işaret ediyor.

Genç bir insanın sevilme isteğini filtresiz anlatmasında ise tuhaf bir çekicilik var:
Şu an olduğun yere giden ilk uçak biletini ve yüreğimi elime alıp yanına gelmek isterdim. “Neydi peki seni tutan?” Böyle sorardı Esin şimdi terapi seansında olsaydık. Benim de gözlerim dolardı şimdiki gibi… O hissin ne olduğunu çözmeye çalışırdık beraber. “Bilmiyorum. Korkuyorum,” derdim. “Gidince ne olacak, ne hissedeceğim, geride kalanlara ne olacak… O an mutlu olacağıma eminim, bu yeterli mi Esin? İlk uçağa atlayıp gitmem için…”
Kitaba adını veren mide ağrısı yoğun duyguların fiziksel bir acı olarak nasıl ortaya çıktığını hatırlatıyor bize:
Sana bir sır vermek isterim; hayatımız, asla kavuşamadığımız insanların midemizde yarattığı bir sancıdır. Kavuşamamak, bu dünyanın kalp değil, mide ağrısıdır.
Dünya edebiyatında olgunlaşmaya giden tüm anlatıları tanımlayan “coming of age” yani büyüme hikayeleri çok katmanlıdır. Bu tür, artık sinema, tiyatro hatta video oyunları dünyasında yaygın bir biçimde karşılık buluyor. 20’li yaşlarda yazılan metinler yazarın hayatının sadece küçük bir kısmını kapsadığı için “tamamlanmış bir hayat hikayesi” sunmazlar elbette. Eğer yazar yirmili yaşlarda Karabulut gibi kendi iç dünyasının derinliklerine inmediyse daha çok bir dönemin veya belirli bir deneyimin (hastalık, savaş, yolculuk gibi) portresini sunar. Mesela Helen Keller hem kör hem de sağır bir birey olarak eğitim sürecini ve dünyayı algılayışını anlattığı Hayatımın Hikayesi (The Story of My Life, 1903) yazdığında sadece 22 yaşındaydı. Ünlü yazar Mary Shelley, Avrupa seyahatlerini ve anılarını içeren ilk kitabı History of Six Weeks’ Tour (Altı Haftalık Bir Turun Hikayesi, 1817) yayımladığında henüz 20 yaşındaydı. Frederick Douglass, 1845 yılındakölelikten kaçışını ve özgürlük mücadelesini anlattığı sarsıcı anı kitabı Narrative of the Life of Frederick Douglass’ı yazdığında 20’li yaşlarının sonlarındaydı. Bu tarihi başyapıtların yanısıra daha çağdaş örnekler de var kuşkusuz. Connor Franta’nın 22 yaşında yazdığı Kendime Not (Note to Self) kronik depresyonunu kişisel öyküler, şiirler, mektuplar ve fotoğraflarla anlattığı katartik bir metin olarak göze çarpar. Diğer ilginç bir örnek ise gazeteci Susannah Cahalan’ın 27 yaşında çok nadir görünen bir bağışıklık sistemi hastalığıyla savaşını kaleme aldığı Zihinde Yangın (Brain on Fire) kitabı etkileyici kişisel anlatı örneği olarak sayılabilir.

Benim kişisel favorim ise Dave Eggers’in Büyüleyici Bir Dehanın Yürek Burkan Eseri (A Heartbreaking Work of Staggering Genius) adlı kitabıdır. Eggers’in annesi ve babasının araba kazasında ölümünün ardından yirmili yaşlarda genç bir erkek olarak küçük kardeşini büyütme hikayesini yakıcı bir mizahla anlattığı kitabı okumaya değerdir.
Ayça Derin Karabulut’un belki ilk bakışta dev bir hikayesi yok. O yirmili yaşlarda gümbürtü ile yaşanan ayrılıkların, aldatılmaların kısacası çoğumuzun aşina olduğu duyguların kaydını tutuyor:
Ama sevmenin böyle bir tarafı vardır: Öğrendikçe ağırlaşır. Bir süre sonra gözünden anlarsınız. Elini masaya koyuşundan. Yürürken omzunun düşüşünden. Ve bir gün, sizi sevmediğini de anlarsınız. O an, keskin bir şey gibi geçer içinizden. Kanamaz. Yara açmaz. Ama iz bırakır. O iz oradadır artık. Ne kadar sevilirseniz sevilin, silinmez.
Mide Ağrısı, Ayça Derin Karabulut’un otuzlu yaşlarının ortasından daha genç haline cesur, içten ama bir o kadar da şefkatli bakışı ve sırf bu dürüstlüğü için bile okunmayı hak ediyor.















