
Çağımızın belki de en dehşet verici olaylarından birini birlikte hatırlayalım önce. Dominique Pelicot 2020 yılında bir süpermarkette kadınların etek altı fotoğraflarını çekerken yakalanır. Soruşturma kapsamında telefon ve bilgisayarına el konulduğunda ise yıllarca eşi Gisèle Pelicot’un yiyecek ve içeceklerine ilaç atarak onun bilincinin kaybetmesini sağladığı tespit edilir. 2011-2020 yılları arasında kocasının kendisiyle birlikte internetten çağırdığı düzinelerce erkeğin korkunç bir biçimde Gisèle Pelicot’a tecavüz ettikleri ortaya çıkar. 2020 sonbaharında Carpentras’taki bir polis karakolunda komiser önüne kocasının ona neler yaptığının fotoğraflarını ve videolarını koyduğunda Gisèle önce kendini tanıyamaz. Bu mümkün değildir. 50 yıldır evlilerdir ve mutluluklarından öylesine emindir ki. Olayın detayları ortaya saçıldıktan sonra Gisèle’in üç çocuğu annelerine destek olmak için yardıma koşar. Gisèle ise artık Fransa’da yaşadığı kasabadan ayrılıp kendini Paris’e atacak ve daha sonra o günleri “çocuklarım kendi hayatlarına döndü ama artık benim bir hayatım yoktu” diye anlatacaktır.
Ve 2024 yılında Avignon’da dünyanın nefesini tutarak izlediği toplu tecavüz davası başlar. Ancak Gisèle Pelicot yıllarca bilinçsiz haldeyken bedenine yapılan bu korkunç istismar karşısında bütün kadınlara ilham kaynağı olan bir duruş sergiler ve dava sürecinin halka açık yapılmasını ister. Utanması gerekenin kendisi olmadığını ve mahkeme salonunda faillerinin gözlerinin içine bakmak istediğini söyler. Onunla birlikte tüm dünya da 51 tecavüzcüyü görmelidir. Gisèle Pelicot’un en büyük cesareti mahkemede gösterilecek olan sayısız tecavüz videosunu izlemeyi göze almasıdır. Dava süreci dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşir. Kendisini bir anda zanlıların avukat ordusuyla karşı karşıya bulur. Ancak Gisèle onurlu duruşuyla dünyadaki tüm kadınlar için bir ilham kaynağı olacak ve “kızkardeşlik” ruhunu evrensel anlamda ateşleyecektir.

Yaşama Övgü dünyayla aynı anda Türkiye’de
Bugün ise dünyanın her köşesindeki kitapçı vitrininde yirmi iki ayrı dilde aynı kitap duruyor: Et la joie de vivre, A Hymn to Life ya da Yaşama Övgü. Dava sürecinin sona ermesinden iki sonra Gisèle Pelicot gazeteci ve yazar Judith Perrignon ile birlikte kaleme aldığı yaşam öyküsünü lirik ve etkileyici bir dille anlatıyor. Aynı zamanda Yaşama Övgü mağdur olmayı reddeden, boyun eğmeyen bir kadının ağzından dökülen feminist bir manifesto. Kitap, Everest Yayınları’ndan 17 Şubat’ta dünya ile aynı anda Türk okurlarıyla buluştu. Ebru Erbaş’ın Fransızcadan mükemmel çevrisiyle bizler de “utanç taraf değiştirmeli” sözünün ardından gitme fırsatı bulduk. Yapıt kişisel bir travma anlatısının ötesinde bir direniş, dayanışma ve yeniden ayağa kalkma sürecine odaklanıyor. Fransa’nın taşrasında farklı sosyo-ekonomik gruplardan, değişik sınıfsal kesimlerden, “sıradan” erkeklerin nasıl böylesi bir sapkınlığa sürüklendiği sorusu toplumsal bir soru olarak havada asılı kalıyor. Bu durum, derhal aklımıza Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını getirirken rıza tartışmalarını, Epstein dosyalarını ve cinsel şiddetin normalleşmesini de bu olaylardan bağımsız düşünemiyoruz. Yıllarca hafıza kaybı, kilo, saç dökülmesi, halsizlik ve jinekolojik sorunlar yaşayan Gisèle Pelicot’un kocasının onunla doktora eşlik etmesi ve jinekoloğuyla şakalaşıp “sanırım karım beni aldatıyor” demesi saf kötülüğün boyutunu tanımlıyor aslında.
Kitabın en güçlü yanı ise tüm bu korkunç olayların sonunda Gisèle Pelicot’un hala aşka ve umuda yaptığı yoğun vurgu. Her şeye rağmen yeniden hayata tutunma öyküsü bu. “Tecavüze uğramış bedenimle bağımı nasıl kopardıysam, Dominique’i de aynı şekilde ikiye böldüm” diyerek geçmişini tamamen yok saymadığını ancak ruh sağlığını korumak için 50 yıl içindeki iyi zamanları ayıkladığını anlatıyor.
Gisèle Pelicot: “Bu hikâye artık sadece bana ait değil”
Gisèle ruhunun ve bedeninin yaralarını sararken Fransa bu dava sonucunda rıza dışı cinsel saldırı ve tecavüzün tanımını genişleten yeni bir yasal düzenlemeyi yürürlüğe soktu. 73 yaşındaki kocası Dominique Pelicot 20 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Sanıklardan 47’si tecavüzden, iki erkek tecavüz girişiminden, iki erkek de cinsel saldırıdan suçlu bulundu. Mahkemede gösterilen ve saldırıları içeren 20 ek videoda yer alan erkeklerin kimlikleri bugüne kadar tespit edilemedi ve halen firardalar. Polis, Gisèle Pelicot’un toplamda 72 erkek tarafından saldırıya uğradığına inanıyor. 2024 yılında resmi boşanmadan sonra Gisèle Fransa’nın Île de Ré adasında yeni bulduğu aşkın huzuruyla ufak günlük sorunlarla uğraşmanın tadını çıkarıyor.
Pelicot, “bu hikâye artık sadece bana ait değil” diye yazıyor yaşadıklarını dünyadaki tüm kızkardeşlerine emanet ederek. Mağdur olarak anılmayı “beni asla bu hırpalanmış bedene indirgeyemeyecekler” diyerek reddediyor. Gisèle Pelicot kitap boyunca yaralarını nasıl sardığını ve içindeki derin yarıktan nefretin değil sevginin çıkacağını vurguluyor; “çünkü eğer sevmezsem boşluk kazanır ve ben hiç olurum”.













