Müge İplikçi yazdı: Necati Tosuner…

Edebiyatımızın usta kalemi Necati Tosuner’i yitirmek, yol arkadaşını yolda, tam da en karanlık virajda yitirmek gibi. “Sancı… Sancı” adlı romanıyla Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü, “Güneş Giderken” adlı öykü kitabıyla 1999 Sait Faik Ödülü’nü kazanmış olan Necati Tosuner gerçek bir dil ustasıydı. Sonrasında sayısız ödül daha kazandı. Onun edebiyata ve hayata bakışını harmanlayan kitapları hemen hepimize edebiyatın bir sabır ve belki de bir damıtma işçiliği olduğunu söylüyordu ve söylemeye devam edecek.

necati tosuner

Sahicilik, tutarlılık, dilde titizlik…

Onu kaybettik… Şimdi satırlarını daha net ve incelikli bir biçimde anlayacağız, tartışacağız ve düşüneceğiz. Bu ülkede edebiyatın ölümle kurduğu ters orantılı bağı bir kez daha hatırlayarak elbette! Ancak onun için söylenecek bir husus daha var: Kendinden sonra gelen genç kalemlere sahip çıkması, onlara yol göstermesi… Necati Tosuner deyince zihnimde hep şu siluet belirir: Gençlere el veren, onlardan umudunu hiç kesmeyen, sözünü esirgemeyen bir usta. Ve bu siluetin arkasında, ödün vermez bir edebi duruş: Sahicilik, tutarlılık, dilde titizlik… Herkesin kendince anlattığı bir Necati Tosuner varken ben de kendi Necati Tosuner’imi bu noktada anmak istiyorum.

Semih Gümüş’ün öncülüğünde çıkan efsane Adam Öykü’de öyküleri yeni yeni çıkan, hevesi taze bir yazardım. O 1997 Haldun Taner Öykü Ödülü birincisi olduğunda piyango bana da vurmuş Zeynep Aliye ile birlikte üçüncülüğü paylaşmıştık. Ödül töreninde tanıştık. Sonra bir gün telefon çaldı. Sesi, her zamanki doğrudanlığıyla çınladı telefonun öteki ucunda: “Hadi bana gelsene, kız”. “Tamam,” dedim ve seve seve gittim mütevazı evine. 1997’deki o buluşmada, edebiyatın yalnızca yazıdan ibaret olmadığını, bir duruş, bir vicdan olduğunu ondan duydum. Yola yeni çıkan biri için paha biçilmez bir destekti bu. Genç bir yazara bir ağabeyden kalan özlü miras: İçten ol. Samimi ol. Yazdığından ödün verme… O cümleler, daha sonra her metnin kıyısında bir çıpa gibi tutundu bana. Yıllar içinde yine karşılaştık. O, keskin mizahıyla bazen yazdıklarıma ince ince dokundurur, bazen de ciddiyetin tam ortasında yüzü aydınlanıverirdi. Aramızdaki o eskiye kök salmış yakınlık, abi-kardeş hâli, konuşmalarımızın altını hep sıcak tutardı. Ancak çok da uzun buluşmalar değildi bunlar. Gidişata duyduğu haklı öfke cümlelerimi kısar, kısıtlardı, belki de bu yüzden yanında fazla durmayı göze alamazdım.

Kendi sağlığını zorlayan her şeye karşın, kaleminin pırıltısıyla, keskinliğiyle, o derin sesiyle ayakta durmayı bildi. Ülkenin ve dünyanın içine dolandığı sarmallara rağmen yazmaktan; yazanların mücadelesini görmekten, onlara omuz vermekten hiç vazgeçmedi.

Bazı insanlar yanınızdan çekilir ama sesleri odada kalır. Onunki öyle bir ses: Cümlelerin içindeki netlik, bakışındaki ironi, eleştirisinin adaleti. Bize hem çalışmanın terbiyesini, hem de vazgeçmemenin asaleti­ni öğretti. Metne eğilirken gösterdiği titizlik, günün hengâmesine kapılmadan hakikatin izini sürüşü… Bizim için bir dosttu, bir usta, bir ağabey. Onu saygıyla, sevgiyle, minnetle anıyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.