Barbaros Gökdemir yazdı – Uyarlamalar seli: Hamnet, Uğultulu Tepeler ve Masumiyet Müzesi

Okumayı seven ve bunu hayatının doğal bir akışı haline getirmiş okur Medyascope takipçilerimiz, güzel bir sinema ve dizi sezonu geçirdiğimizin farkındadır. Şu sıralar hem vizyonda hem de platformlarda ardı ardına gösterime giren edebi uyarlamalar sayesinde, yıllar önce okuduğumuz, belki hayal meyal hatırladığımız hikayeleri tekrar düşünebiliyor ve süzgecimizden, bugün olduğumuz haliyle tekrar geçirebiliyoruz. Kim bilir hayatımızın hangi dönemindeydik o kitapları ilk okuduğumuzda? Yıllar içerisinde neleri tuttuk, neleri unuttuk bu romanlardan?

Belki de o kadar çok okunacak kitap, izlenecek film, dinlenecek albüm ve takip edilecek haber var ki bu kitapları hep yanımızda hissetsek de hiç sıra gelmedi onlara. Her kitapçıya girdiğimizde, eş dost sohbetlerinde, üniversite koridorlarında ya da çalışma masamızın baş ucunda, bu romanlar bizi gözetlemeye devam ederken biz de onları ertelemeye, başka okunacakların arkasına koymaya devam ettik.

Uyarlamalar Seli: Hamnet, Uğultulu Tepeler ve Masumiyet Müzesi

Eğer yıllar önce okuduğumuz bu kitapları hatırlamıyorsak ya da hiç okumadıysak, sosyal medyanın gürültülü gündeminden, hemen hemen her konunun ve başarının hunharca eleştirildiği o yapay alandan bir süre uzaklaşıp, bu sıralar gündem olmayı başarmış bu hikayelere dönüş yapabiliriz. Ne demiş mesela bir Japon atasözü? Kitaplar ruhun gıdasıdır.

Ünlü İngiliz yazar Emily Brontë’nin 1847 yılında kaleme aldığı “Uğultulu Tepeler” romanının aynı isimli beyaz perde uyarlaması, geçtiğimiz hafta ülkemizde gösterime girdi. Film, yönetmen Emerald Fennell’ın “Promising Young Woman” (2020) ve “Saltburn” (2023) filmlerinin ardından yaptığı üçüncü iş. Film, büyük bütçesi ve “Gone With the Wind” ve “Black Narcissus” filmlerinden ödünç alınan şiirsel görselliğiyle, beyaz perdenin olanaklarından sonuna kadar yararlanmayı başarıyor. Ancak bir uyarlama senaryo olarak beklentileri karşılamışa benzemiyor. Duygusal açıdan karakterlerine derinlik veremeyen, çağımızın yıldız oyuncuları Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin tüm çabalarına rağmen inandırıcı ve sürükleyici bir “aşk” hikayesini hayata geçiremeyen “Uğultulu Tepeler” hem eleştirmenlerin hem de seyircilerin eleştiri yağmuruna tutulmuşa benziyor.

Uğultulu Tepeler
Uyarlamalar seli: Hamnet, Uğultulu Tepeler ve Masumiyet Müzesi

Öte yandan, ben izlerken keyif aldığımı söylemeliyim. Özellikle de sinema tarihinin, renkli sinemaya geçildiği 1940’lar – 1950’ler Technicolor dönemini görsel açıdan ustaca günümüze uyarlaması beni bir hayli etkilemeyi başardı. Yönetmenin iddia ettiği o büyük, duygusal “aşk” hikayesinde kendimi bulamamış olsam da filmin bugün Brontë’nin romanını ana akımda tekrar gündeme getirmiş olmasından dolayı oldukça mutluyum. Benzer şekilde romanın önceki sinema uyarlamaları da (özellikle de William Wyler imzalı 1939 ve Andrea Arnold imzalı 2011 versiyonları) tekrar tekrar tartışılmaya devam ediyor.

Fennell’ın bu çocuksu ve iğreti duyan uyarlaması bize, metne yeniden ya da ilk defa bakmamız için bir bahane olsun.

“Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum.” Çağdaş edebiyatımızın en önemli isimlerinden, Nobel ödüllü Orhan Pamuk’un 2008 yılında yayımlanan Masumiyet Müzesi romanı da Netflix’te dokuz bölümlük bir mini dizi olarak platformun kütüphanesinde yerini aldı. Ay Yapım’ın prodüksiyonunu üstlendiği, Pamuk’un senaryo yazım aşamasında projeye yakından dahil olduğu ve usta yönetmen Zeynep Günay Tan’ın yönetmenliğindeki bu proje, bence son yıllarda ülkemizden çıkan en iyi -sinema, dizi, film ne derseniz deyin- işlerden.

Masumiyet Müzesi
Uyarlamalar seli: Hamnet, Uğultulu Tepeler ve Masumiyet Müzesi

Dizinin, Pamuk’un metnine oldukça sadık bir şekilde uyarlandığını görebiliyoruz. Dizi sadece romanı değil, roman ile bağlantılı ve romanın farklı bir formda tamamlayıcısı, bugün Çukurcuma’da bulunan Masumiyet Müzesi’ni de öne çıkartıyor. (Zaten bir eser olarak roman ve müzeyi birbirinden ayırmamız mümkün değil.) 1970’ler Türkiye’si, İstanbul’u, Nişantaşı’sı ve burjuvası kitabın da müzenin de dizinin de önemli arka fonu. Ön yüzeyde ise aşk, melankoli, takıntı derecesindeki tutku, hüzün ve mutluluk üzerine duygusal bir melodrama izliyoruz.

Kemal rolünde Selahattin Paşalı, Füsun rolünde de Eylül Kandemir’in müthiş performanslarıyla dizinin bugün sadece ülkemizde değil, dünyada da epey bir ses getirdiğini ve insanları ekranları başına çekebildiğini görebiliyoruz.

Dizinin belki tek başına, romanın ya da müzenin yanında hafif kaldığını, onlar kadar “yüksek sanat” olamadığını kabul etmek gerekir. Ancak onların varlığını güçlendirdiği ve yeniden şekillendirdiğini söylemek pekâlâ mümkün. Bunun iyi bir kanıtı da romanın tekrar en çok okunanlar listelerine girmiş olmasında.

Hamnet seyircileri sinema salonlarına çekmeyi başardı

İrlandalı yazar Maggie O’Farrell tarafından kaleme alınan ve 2020 yılında yayımlanan “Hamnet” kitabının (kitap Türkçemize Kıvanç Güney tarafından çevrildi) aynı isimli beyaz perde uyarlaması bu yıl hem ülkemizde hem de Amerika’da seyircileri sinema salonlarına çekmeyi başardı. Çağdaş Amerikan sinemasının önemli isimlerinden Çinli yönetmen Chloé Zhao’nun imzasını taşıyan bu film, bu yıl En İyi Film, Uyarlama Senaryo ve Yönetmen dallarında da Akademi’den adaylık kazanmayı başardı. Benim de bu yılki favori filmlerimden.

Hepimizin annesi Hamnet üzerine
Uyarlamalar seli: Hamnet, Uğultulu Tepeler ve Masumiyet Müzesi

Hamnet, William Shakespeare’in çok bilinmeyen aile hayatının, eşi Agnes’in merkezinde olduğu bir yas ve evlilik portresi hikayesi. 1580’lerde Warwickshire’da geçen hikâye, doğa ile bütünleşmiş ve güçlü sezgileriyle hem insanları korkutan hem de kendisine çeken Agnes’i anlatır. Agnes, Latince dersleri veren genç bir öğretmen ile tanışır ve evlenirler. Susanna ve ikiz Hamnet ve Judith isimli çocukları olur. Hamnet 11 yaşındayken vebadan hayatını kaybeder. Oğlunun kaybının ardından baba, Hamnet isimli tiyatro oyununu kaleme alır.

Yönetmen Zhao, filmin senaryosunu kitabın yazarı O’Farrell ile kaleme almış. Kitaba oldukça sadık bir uyarlama olsa da özellikle kurgu ve sadeleştirmeler anlamında iki eser arasında farklılıklar olduğunu görebiliyoruz. Ne olursa olsun, iki eser de dönemin ruhunu, atmosferini ve de yas duygusunu oldukça gerçekçi bir şekilde ortaya çıkartabiliyor.

Metinler sinema perdesine uyarlanırken, çok beğendiğimiz metinlerin görsel olarak bizim hayal ettiğimiz gibi hayata geçirilmediğini görebiliyoruz. Görsellik, bir hikâyeyi kelimelerin anlattığı derinlikle veya iç sesle anlatma da yetersiz kalabiliyor. Bu da çoğu zaman, olumsuz eleştirilere, uyarlanan eseri beğenmememize neden olabiliyor. Olsun. Bence burada önemli olan iki farklı formun, metni nasıl taşıdığı ya da taşımadığı, uyarlanırken nasıl kararlar alındığı. Sadece farkları incelemek bile ufkumuzu açmaya yeterli.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.