Tarık Çelenk yazdı: Bir 28 Şubat yazısı

Bugün 28 Şubat. Aslında ülkede ve dünyada o kadar önemli olaylar hızla gelişiyor ki 28 Şubat’ı, en azından yıldönümlerinde, yeniden gözden geçirmeye fırsat bile kalmıyor. Bir de bizim ülkede Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, 27 Mayıs dâhil olmak üzere böyle önemli kırılma anlarını çok yönlü ve bilimsel biçimde değerlendirmek pek mümkün olmaz. Duygusal nitelikte anmaların veya yüzeysel yas geçişlerinin ötesine geçmek zorlaşır.

O günlere dair kendi hayatımdan ilk aklıma gelen, eşimin tesettürü nedeniyle yakın markaj altında olmamdı. Hatta odama astırdığım özel Atatürk fotoğrafı, merhum tersane komutanını o kadar etkilemiş olmalı ki, benim hakkımda daha korumacı bir tutum sergilemeye başlamıştı. Buna karşılık bir istihbarat subayının, yakın mesai arkadaşıma “Bu militan, bundan uzak dur” dediğini de öğrenmiştim. İlginçtir, bana karşı hep güler yüzlü davranırdı. Açık sözlü oluşum ve herhangi bir kategoriye kolayca girmeme sorunum nedeniyle, bizim mahalledeki köylü ağır abiler de bana genellikle “derin devlet” derlerdi. Allah’tan bu yafta o dönemde üzerimde kalmış olacak ki atılacaklar listesine hiç girmedim. Bundan mıdır bilmem, malum yapı subayları da yanımda durmamaya özen gösterirdi. Bu durum, sonradan çok popüler olan ve ayrılan bir divan edebiyatçısı arkadaşımın hakkımda bühtan üretmesine de zemin hazırlamıştı. Ama bu hâl böyle devam edemezdi. Zaten mesleğin doğası beni sınırlıyordu; emekli olmadan istifa etmem artık kaçınılmazdı.

Tarık Çelenk yazdı: Bir 28 Şubat yazısı
Tarık Çelenk yazdı: Bir 28 Şubat yazısı

Ülke siyaseti açısından bakıldığında, 28 Şubat günü sekiz saati aşan MGK toplantısı sadece bir ara kesittir. Sağlıklı bir 28 Şubat analizi için öncesi ve sonrası da en az o gün kadar önemlidir. Hatıralarımda yer eden iki olay var. Birincisi Ahmet Taşgetiren’in Erbakan için yazdığı “Seni seviyoruz savunan adam” başlıklı yazısıdır. İkincisi ise Merve Kavakçı’nın Meclis’e girerken yanında yalnızca sadece Nazlı Ilıcak’ın bulunması; tüm partili erkek yetkililerin kaçarak geri durması ve iki kadının protokol locasında yüksek rütbeli askerlerin sert ve tehditkâr bakışlarına adeta emanet edilmesidir.

O döneme ilişkin iki notu daha hatırlatmak isterim. Birincisi, şehit annelerinin dahi askeri tesislere “radikal başörtüsü” gerekçesiyle alınmamasıydı. İkincisi ise Kütahya’daki bir Millî Eğitim töreninde, başörtülü öğretmenin elindeki ödülü “vatan ve laiklik” gerekçesiyle sahneye fırlayarak alan havacı general sahnesiydi.

Sonradan karargâhtan emekli olan merhum bir arkadaşımda, 28 Şubat için hazırlanmış bir kitapçık görmüştüm. Resmen ülkenin gelecek on beş yılına dair bir senaryo çalışmasıydı. İmam Hatip liselerinin ve Anadolu sermayesinin yükselişiyle bürokrasi ve sermayenin el değiştireceği, ülkenin Atatürk’ün vizyonundan kopacağı belirtiliyordu. Özellikle eğitim ve ekonomi alanlarında acil müdahale gerektiği vurgulanıyordu. Aslında o dönem TÜSİAD’ı ve YÖK’üyle 28 Şubat’ın özünde yatan zihniyet buydu.

Dönemin Genelkurmay Başkanı’nın ifadesiyle 28 Şubat bin yıl değil, dört yıl bile süremedi. Cumhuriyet mitingleri ve 27 Nisan e-muhtırası artık bu süreci kurtaramazdı. Tarih akıyordu. 28 Şubat, düşük şiddetli Anadolu devrimini yavaşlatamadı. Nitekim bu devrim, sancıları ve sorunlarıyla birlikte gerçekleşti.

Askerî kurumlar uzun süre “Bu ülkenin sahibi benim; siz siviller gelir gidersiniz ama ben kalırım” yaklaşımıyla hareket etti. Aslına bakarsanız, ülkenin köylülüğünü bir ölçüde aşma ve modernleşme projesi olarak askerî okullar önemliydi. Ancak bilimi rasyonel bir düşünce tarzı olarak değil, gizli bir köylülüğün dogması olarak kabul eden ideolojik çerçeve, meseleyi sadece kadının başörtüsüne indirgedi. Kendi köyünden geldi ama kendi köyüne tersine devşirildi; sorunu anlayamadı.

Tarık Çelenk yazdı: Bir 28 Şubat yazısı
Tarık Çelenk yazdı: Bir 28 Şubat yazısı

Sivil siyaset ise iç ve dışta esen bu kadar ılık rüzgâra rağmen sorunu kavrayamadı. İktidar bekası kutsandı. Araç meşruiyetini kaybetti. Anadolu devrimi, siyasi başarısını kültür, sanat, estetik ve görgü alanlarında gerçekleştiremedi. Zira hiç ötekine berikine ait bir meraka veya anlam arayışına girmedi. Bu yüzden iki tarafın hikâyesi, Şevket Süreyya’nın Suyu Arayan Adam’ındaki Yahudi bankerin şapka devriminin zamanlamasına göre şapkasını takıp çıkarması ve buna rağmen hâkim tarafından azarlanması metaforuna benziyor.

Bugün 28 Şubat’ı hatırlarken, Bekri Mustafa fıkrasını andırır bir 2026 ironisiyle soralım: Bugünün 28 Şubat’ında Ahmet Taşgetiren’e ve her ne olursa olsun Nazlı Ilıcak’a karşı bir vefa borcu hissetmesi gereken mahallemiz, neden gerekli duyarlılığı göstermiyor?

Ülkede asıl sorun ideoloji öncelikli değildir; metodoloji önceliklidir.

28 Şubat’tan intikam almaya devam etmekle övünmenin bir anlamı yoktur. Bir bakalım aradan yıllar geçti ama sert kutuplaşmada taraflarda intikam hisleri pek sakinleşmedi. Herkes bu durumun devre mülk sistemine döneceğinin telaşında. Önemli olan, ülkenin her kesiminin ayırt etmeksizin 28 Şubat deneyiminden gerekli dersleri çıkarabilmesidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.