Shakespeare’in Hamlet‘i ile Chloé Zhao’nun çektiği film Hamnet, benzer insani deneyimin iki farklı ifade biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Birine baktığımızda, edebiyat tarihinin en çok tartışılan ve en gizemli karakterlerinden birini temsil eden “bizim” Hamlet’i görüyoruz. Öte tarafta ise, bu karakterin doğuşuna ilham veren kişisel trajedinin perdesini aralayan bir yapıt var. Bu iki eser, sanatın acıdan doğuş biçimini, yasın tartışılmaz evrenselliğini ve bir başyapıtın ardında yatan sessiz çığlığı görmemizi sağlayan bir diyalog oluşturuyor.
Hamlet: Düşüncenin ve belirsizliğin tragedyası

1601-1602 yılları arasında yazıldığı düşünülen Hamlet, Mina Urgan’ın altını çizdiği biçimde Shakespeare’in diğer büyük tragedyalarından farklı bir eser olarak karşımıza çıkar. Kahramanımız ya da anti-kahramanımız Hamlet, duygu ve tutkulardan ziyade düşünceye odaklanır. Zaten kaybettiği nokta da burasıdır. Çoğu eleştirmenin düşünce tragedyası olarak değerlendirdiği eser, Danimarka Prensi Hamlet’in içine düştüğü çatışmaları –ki bunların hepsi içsel çatışmalardır– aşırı derecede düşünmesini ve belki de tam da bu yüzden eyleme geçme konusundaki tereddütlerini merkeze alır.
Hamlet’in özündeki belirsizlik ve bu belirsizliği işleyen derinlik, yüzyıllardır sayısız yoruma konu olmuş. Bunların içerisinde, babasının intikamını almakta neden geciktiği ise baş sırayı tutar. Gerçekte deli olup olmadığı, neden deli rolü oynadığı, ruhsal dengesinin bozuk olup olmadığı gibi sorular, oyunu edebiyat tarihinin en çok tartışılan ve en çok sahnelenen eserlerinden biri haline getirmiş.
Bu öylesine bir gizem ki, Hamlet’i izleyen veya okuyan için bambaşka bir deneyim sunuyor. Onu sadece bir oyun kişisi ya da bir kitap kahramanı olarak görmüyoruz. Bir yerden sonra gerçek bir insan olarak algılamamıza yol açacak özelliklere sahip bir karakter Hamlet. Üstelik dertleri de çok çağdaş!
Hamnet: Sessiz çığlığın perde arkası

Öte yandan, Hamnet –yani Chloé Zhao’nun yönettiği film– bu evrensel trajedinin ardındaki kişisel acıyı merkeze alan bir kurgu. Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, Shakespeare’in 11 yaşındaki oğlu Hamnet’in vebadan ölümünün, yazar ve eşi Agnes üzerindeki yıkıcı etkisini anlatıyor. Film, klasik biyografik anlatımdan farklı bir biçimde karşımıza çıkıyor ve sanatçının kamusal kimliğinden ziyade, onu kendi halinde bir baba ve eş olarak görmemize yardımcı oluyor.
Öte yandan, eşi Agnes’in doğayla kurduğu o garip, büyüleyici, sezgisel bağı ve aynı oranda yasla başa çıkma biçimi –elbette ailesini ayakta tutma mücadelesi de– filmdeki doğal sahneler ve derin duygusal atmosferle bir bütün oluşturuyor.
Yasın iki yüzü: Felsefi sorgulama ve gündelik hayat
İki eser arasındaki tematik yapıya baktığımızda ise, ilk etapta yasın iki yüzünü görmek mümkün. Hamlet’e baktığımızda, yas felsefi bir sorgulama olarak karşımıza çıkıyor. “Olmak ya da olmamak” repliği, o meşhur monolog, hem ölümü hem de yaşamı sorgularken, her ikisinin doğasını ve varoluşsal anlamını irdeliyor. Babanın hayaleti, ölümün bir boyutu ama hepsi değil! Hamnet’te ise yas, neredeyse fiziksel ve gündelik bir biçimde karşımıza dikiliyor. Bakıldığında, artık olmayan bir yatağın boşluğunu görüyoruz. Evin giderek sessizleştiğini, tenhalaştığını, ıssızlaştığını…
Bu anlamda Hamnet filmi, ölümün ardındaki o somut yalnızlaşmayı ve bu yalnızlığın getirdiği boşluğu tecrübe etme, bunu öğrenme sürecini göstermesi açısından bambaşka bir yerde duruyor. Hamlet’in intikam alma konusunda yaşadığı tereddüt, aşırı derecede düşünmenin ve ahlaki ikilemler arasında kalmasının bir sonucu. Ancak filme baktığımızda, gündelik hayatı idame ettirmeye çalışan karakterleri gördüğümüzde, bunun çok lüks bir tereddüt olduğunu fark ediyoruz. Agnes diğer çocuklarına bakmak ve evi bir arada tutmaya devam etmek durumundayken, Will (Shakespeare) Londra’da para kazanmaya çalışarak bu yası, bu acıyı dönüştürmeye çabalıyor. Hamlet’in zihninde gelip giden o felç duygusu, belki de böylesi bir hayat tecrübesinin ya da mücadelesinin trajik bir yansıması olarak karşımıza çıkmış olabilir diye düşünmeden edemiyoruz.
Kadın bakışı ve doğa ile bağ
Hamlet‘teki kadın karakterlere baktığımızda, genellikle eril dünyanın kurbanları olarak görürüz onları. Oysa Hamnet tamamen Agnes’in bakış açısıyla anlatılmış bir kurgu. Dolayısıyla, edebiyat tarihinin gölgede, sessiz, çığlığını içine hapseden kadın karakterlerinden farklı bir figür olarak metne bambaşka bir derinlik kazandırıyor. Onun doğayla kurduğu ilişkiyi, şifacılığı ve sezgileriyle oluşagelmiş dünyası, Hamlet’teki akıl odaklı söyleme karşı, sezgilerin derinliğiyle var olan bir dünyanın potansiyeline dikkat çekiyor.
Sanatın kişisel ve evrensel kökleri
Öte tarafta, Hamlet oyununun Shakespeare’in oğlunun ölümüne bir ağıt olabileceği fikri de işleniyor filmde. Ki bu doğru. Hamlet ve Hamnet isimlerinin birbirinin yerine kullanıldığını biliyoruz. Bu anlamda bu bağ daha da etkili hale geliyor. Oyundaki baba-oğul ilişkileri, ölüm teması ve tabii ki yasın dili, bir babanın acısının ifadesi olarak okunabilir.
Daha da önemlisi, Hamlet’te kapalı bir kalede içine çekildiğimiz kurgu, Hamnet‘te doğaya –ki bunun en önemlisi orman– yerini bırakır. Filmdeki doğal ışık, geniş açı ve bu geniş açıyla oluşturulan şiirsel ve görsel dil, hiç kuşkusuz Agnes’in iç dünyasının bir yansımasıdır. Ve bir yerden sonra da iyileşme sürecinin bir parçası haline gelecektir.
Tamamlayıcı bir diyalog

İşte bu açıdan bakıldığında, Hamlet ve Hamnet birbirini tamamlayan iki anlatı olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda bizi şu gerçekle buluşturur: Sanatın, kişisel deneyimlerden yola çıkarak nasıl evrensel bir dile taşınabileceği fikri. Kişisel deneyimlerin başat duygusu olan acının ve yasın sanata nasıl yansıyabileceği ve bir başyapıtın nerelerden beslenebileceği soruları karşımızda durur. Ve aslında cevaplarıyla da.
Hamnet, Hamlet’in arkasındaki o sessiz feryadı duymamızı sağlayarak, sanatın kişisel olanla evrensel olan arasındaki bağına çok önemli bir ışık tutar, bu dokunaklı köprünün bizler tarafından anlaşılmasını sağlar. Bu öylesine bir diyalogtur ki, her büyük sanat eserinin ardında, dönüştürülmüş ve evrenselliğe taşınmış bir insan deneyimi olduğunu gösterir bize. Belki de Hamlet’in yüzyıllardır süren gizemi ve çekiciliğinin tam da bu kişisel acının samimiyetinden ve evrenselliğinden kaynaklandığını hatırlatır.














