Ruşen Çakır, İBB davasının ilk gününde yoğun güvenlik, avukatların reddi hâkim talebi ve “Yeni Şafak’a sızdırıldı” tartışmasının öne çıktığını belirterek yargılamanın siyasi bir atmosferde yürüdüğünü söyledi.
Gazeteci Ruşen Çakır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davasının ilk gününe ilişkin izlenimlerini anlattı. Silivri’de görülen duruşmanın yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleştiğini belirten Çakır, mahkeme salonunda yaşanan tartışmaların davanın hukuki niteliğinden çok siyasi bir atmosfer yarattığını söyledi.
Silivri’deki duruşma salonunda sanık sayısına kıyasla çok sayıda jandarmanın görev yaptığını aktaran Çakır, salonda çok sayıda avukatın bulunduğunu, gazetecilerin ise sınırlı sayıda olduğunu ifade etti. Dinleyiciler arasında sanıkların aileleri ve bazı siyasi parti temsilcileri de yer aldı.

İmamoğlu söz istedi, mahkeme başkanı izin vermedi
Çakır’ın aktardığına göre duruşmanın başında İBB Başkanlığından uzaklaştırılan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu söz almak istedi ancak mahkeme başkanı buna izin vermedi. Bu durum avukatlarla mahkeme heyeti arasında kısa süreli bir tartışmaya yol açtı.
İmamoğlu’nun davanın başından itibaren “buradaki yetkim” diyerek güçlü bir siyasi duruş sergilediğini belirten Çakır, İmamoğlu’nun yargılamanın siyasi olduğu yönündeki görüşünü açık biçimde dile getirdiğini söyledi.
“Yeni Şafak’a sızdırıldı” tartışması
Duruşmada tansiyonu yükselten bir diğer konu ise sorgulama sıralamasının önceden basına yansıdığı iddiası oldu. Bir avukat, duruşma planına ilişkin bilgiyi mahkeme kaleminden alamadıklarını ancak bunun Yeni Şafak gazetesinde yayımlandığını söyleyerek tepki gösterdi.
Bu tartışmanın ardından mahkeme başkanı duruşmaya ara verdi. Aradan sonra sanık avukatları, mahkeme başkanının tutumunun tarafsız olmadığı gerekçesiyle reddi hakim talebinde bulundu.
İddianameye yönelik eleştiriler
Çakır, avukatların iddianamenin çelişkiler içerdiğini ve yeterince özenli hazırlanmadığını savunduğunu belirtti. Kendi yaptığı “Ekrem İmamoğlu mucizesi” başlıklı yayınların neden suç sayıldığını anlamakta zorlandığını ifade eden Çakır, bazı sanıkların duruşmaya getiriliş biçiminin de tartışma yarattığını söyledi.
Ev hapsinde bulunan Mahir Polat’ın kelepçeyle mahkemeye getirilmesi de eleştirilen uygulamalar arasında yer aldı.
“Keyfilik ve önceden belirlenmişlik hissi”
Çakır, sorgulama sıralamasının önceden basına sızdırılmasının yargılamaya dair “önceden belirlenmişlik” hissi yarattığını söyledi. Bu durumun adil yargılama algısını zedelediğini belirten Ruşen Çakır, davada hukuki olmaktan çok siyasi bir atmosferin hâkim olduğunu dile getirdi.
Çakır ayrıca kendisinin ve Şaban Sevinç’in tutuksuz sanık olarak duruşmada bulunduğunu, gazeteci sanıkların büyük bölümüne söz hakkı verilmediğini söyledi.
“Canlı yayın asla istenmez”
Çakır, davanın canlı yayınlanması halinde kamuoyunun süreç hakkında daha net bir fikir edinebileceğini belirterek, siyasi iktidarın böyle bir yayına izin vermeyeceğini düşündüğünü ifade etti.
- Ruşen Çakır yorumladı: Ve büyük dava nihayet başlıyor!
- Tarihi dava başlıyor: İşte İBB davası hakkında bilmeniz gerekenler
- Özgür Özel: “Ekrem Başkan’ı itibarsızlaştıracak söz daha Türkçe lügata girmedi”
- İBB dosyasında tutukluluk kararlarına itiraza bir ret daha
- Murat Aksoy ile söyleşi: CHP’nin Kürt sorunuyla imtihanı
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası dün nihayet başladı ve ben de tabii ki oradaydım. Gazeteci olarak da oradaydım ama sanık olarak, tutuksuz sanık olarak da oradaydım. Normalde dört kişiyiz ama benim durumumda sadece Şaban Sevinç vardı mahkemeye gelen tutuksuz gazeteci sanık olarak. Zaten Şaban’la beraber izledik diyelim. Çünkü bize hiç söz hakkı falan gelmedi. Gelmesini de beklemiyorduk zaten. Açıkçası şunu söyleyeyim; Silivri’de ben daha gergin bir ilk gün bekliyordum. Bir gerginlik oldu ama tahminimden daha az gergindi. Bu iyi bir şey tabii ki. Ben daha büyük bir karmaşa bekliyordum. Belli bir düzen vardı. Çok önlem vardı her anlamda, özellikle jandarma. Ve zaten Ekrem İmamoğlu’nun da söylediği gibi, bir kişiye üç jandarma düşüyor. O biraz abartılı tabii ama sanıklar kadar neredeyse jandarma olduğunu söylemek mümkün. Çok sayıda avukat vardı. Onlarca hatta yüzlerce de diyebilirim. Salonun dört bir tarafı avukatlarla doluydu. Gazetecilere çok az yer ayrılmıştı. Bir de ayrıca bir odada izleyebilmiş arkadaşlarımız. Bir de dinleyiciler. Dinleyicilerin içerisinde aileler de var. Esas olarak aileler ve partililer. Özgür Özel oradaydı. İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik oradaydı. Milletvekilleri vardı. Böyle bir ortamda tartışmalı başlayan bir mahkeme oldu. Çünkü Ekrem İmamoğlu söz istedi. Açılışta söz istedi. Mahkeme başkanı da vermedi. Orada önce avukatlar üzerinden sonra Ekrem İmamoğlu’yla bir atışma oldu. Atışmanın bir yerinde, bir aşamada bir avukat çok ilginç bir şey söyledi. Dedi ki: ‘‘Biz duruşmanın nasıl yapılacağını sizlere sorduk. Mahkeme kalemine sorduk. Bize cevap vermediniz ama bugünkü Yeni Şafak gazetesinde Burak Doğan imzasıyla biz hangi sırayla sanıkların sorgulanacağını öğrendik. Bu nasıl oluyor?’’ dedi. Mahkeme başkanı cevap vermedi. Onun üzerine arkada bir kadın izleyici ‘‘Soruya cevap verin.’’ diye bağırınca ortalık biraz karıştı ve mahkeme başkanı oturuma bayağı bir ara verdi. Bir buçuk saatten fazla ara verdi. Sonra 13.30 dendi, 14.00’te gelindi ve bu sefer avukatlar sırayla geçtiler. Ekrem İmamoğlu’nun avukatlarıyla başladı ve mahkeme heyetini reddettiler. Reddi hâkim. Böyle bir hakları var biliyorsunuz. Ve mahkeme başkanının tavrını, başka örnekler de var ama mahkeme başından itibaren izlediği tavrı ‘‘kabul edilemez’’ ve ‘‘adil olmayan’’ olarak tanımladılar. Onu taraf olarak tanımladılar ve reddi hâkim istediler. Ve bugünkü yayının başlığına çıkarttığım, üçüncü ya da dördüncü konuşan biraz yaşı geçkince bir avukat çok güzel bir konuşma yaptı ve dedi ki: ‘‘Usul esası belirler.’’ Yani, ‘‘Sizin buradaki usulünüz, mahkeme heyeti olarak buradaki usulünüz bu mahkemenin adil olup olmayacağını belirler’’ ve dedi ki en sonunda, ‘‘Ben sizi reddediyorum.’’
Şimdi ben yıllar öncesine gittim. Yıllar öncesi 1982, 12 Eylül şartları Metris’te toplu dava, Devrimci Sol davası. Ben de tutuklu sanığım ve o mahkemenin bir asker başkanı var ama o yargıç değil. Ama mahkemenin esas başkanı Seyfettin Aydın diye bir sivil yargıç. Başka yargıçlar da var. Asker bir savcımız var. Recep Sözen’di yanlış hatırlamıyorsam. Çok acımasız birisi. Ama Seyfettin Bey yaşıyorsa Allah uzun ömür versin. Yaşamıyorsa Allah rahmet eylesin. O kadar düzgün birisiydi ki 12 Eylül şartlarında biz o terör örgütünden yargılanan insanlar olarak bizi karşısında düşman olarak görmeyen bir yargıçla idik. Dün aynı şeyi söyleyemem. Çünkü ilgisizlik, kayıtsızlık; zaten her şey önceden belirlenmiş gidiyor. Listeler yapılmış. Neye göre o liste yapılmış? Hangi sırayla yapılacak? Liste Yeni Şafak gazetesine ne gereği var sızdırılıyor? Niye saklanıyor avukatlardan, sanıkların kendisinden? Bilmiyorsunuz. Zaten açıklama gereğini de hissetmiyorlar. Böyle keyfilikle giden bir şey. Bu davanın böyle olacağı belliydi. Nasıl gelişecek bilmiyorum ama usul esası belirliyor. Burada bir iyi niyet ben görmedim. Açık söyleyeyim görmedim. Mesela mahkeme salonundaki görevliler, jandarmalar falan sizi akılları sıra disipline etmeye çalışıyorlar. Çünkü öyle talimat almışlar. Siz ‘‘Niye?’’ dediğiniz zaman diyecek hiçbir şeyleri yok. Mesela ‘‘Oturun,’’ diyor. ‘‘Niye oturayım?’’ diyorsun? Ve o zaman cevap veremiyor. Böyle bir ortam. Yani burada açıkçası insanın bu ülke vatandaşı olmaktan dolayı içi yanıyor. Benim içim yandı. Bir de şöyle bir şey, onu dün de söyledim, hep söyleyeceğim. Mahkemede galiba 100’ü aşkın tutuklu sanık vardı. Mahkemeye gelen çok daha fazla sayıda tutuksuz var ama çoğu gelmemişti. Benim mahkeme salonunda özellikle tutuklu sanıklar içerisinde şahsen tanıdığım altı ya da yedi kişi var. Yani onlar da bir iki belediye başkanı, belediyenin bir iki üst düzey bürokratı. Birisi tabii ki Murat Ongun. Hem gazetecilikten hem belediyeden tanıyorum. Ve ben birden kendimi şöyle hissettim, ‘‘Ya benim burada ne işim var?’’ Diğerlerinin orada olmalarının doğru olduğunu söylemek için söylemiyorum bunu ama bizi buraya monte ettiler. Kim bilir kim istedi? Bilmiyoruz. Hiçbir zaman da bunu söylemeyecekler. O iddianamede diğer zaten avukatların çoğu iddianame ile ilgili acayip şeyler anlattılar; böyle çok detay birtakım çelişkiler, baştan savmalık vesaire. Zaten daha önce de görülmüştü. Bu mahkeme heyeti bu iddianameyi nasıl kabul etti? Niye kabul etti? Yani neyle suçluyorlar insanları? Benim mesela burada yaptığım ‘‘Ekrem İmamoğlu mucizesi’’ yayını niye suç oluyor? Tabii ki orada birçok insan, mesela Mahir Polat vardı, ayağında kelepçeyle gelmiş. Ev hapsinde biliyorsunuz. Yani niye bunu yapıyorlar? Orada tutuklu olan insanlar niye tutuklu? Yok. Bunun cevabı yok.
Ve Ekrem İmamoğlu tabii ilk andan itibaren açılışta ve kapanışta anında ağırlığını koydu. Aslında Ekrem İmamoğlu şunu söyledi bence: ‘‘Buranın başkanı benim.’’ Ve mahkeme heyetine daha önceki davalarında da hep bunu söylüyordu, burada da: ‘‘Siz beni yargılamıyorsunuz. Beni başkası yargılıyor. Ben siyaseten yargılanıyorum. Bırakın diğerlerini, gelin benimle uğraşın.’’ Aynı lafı daha önce de defalarca etmişti. Dün de etti, gördük. Ve bu mahkeme böyle geçecek; Ekrem İmamoğlu’nun ağırlığını koymasıyla. Orada tutuklu sanıkların, diğer sanıkların – ki belli ki uzun zamandır, en azından bir yıla yakın zamandır Ekrem İmamoğlu’yla belki avukat görüşlerinde falan karşılaşmışlardır – çok yakın, çok sıcak bir ilişkileri vardı. Onu da gördük. Çünkü tutuklu sanıklar bir arada ve aralarında konuşabiliyorlar. Her türlü muhabbet ediyorlar vesaire. Onu gördük. Ekrem İmamoğlu’na böyle diğer sanıkların bir şeyi yok. Tam tersine onu bir şekilde bu davanın esas sanığı olarak onlar da öyle görüyorlar. Ve önümüzdeki süreçte şu olacak; o Yeni Şafak‘a sızdırılan listede olduğu gibi Ekrem İmamoğlu tutuklu sanıkların sondan ikincisi olarak savunma yapacak. Bir ihtimal ona diyecekler ki, ‘‘Senin sıran gelmedi. Mahkemeye gelme.’’ Bunu yapmak isteyebilirler. O da ‘‘Hayır, ben geleceğim.’’ diyecektir. Ben Ekrem İmamoğlu’nun haftada dört gün olması beklenen duruşmaların hepsine gitmek isteyeceğini ve eğer bir engel çıkmazsa gideceğini düşünüyorum ve kendisi sorgulanmasa da her seferinde belli ki mahkemeye, mahkeme heyetine meydan okumaya devam edecek. Bu böyle gidecek ve benim ilk günden gördüğüm bu siyasi iktidar, bu mahkemenin duruşmalarının canlı yayınlanmasını asla istemez. Bize dediler ki: ‘‘Size sıra epey sonra gelir.’’ Bakalım. Açıkçası dün yaşadığım can sıkıntısı nedeniyle bir müddet gitmeyi düşünmüyorum. Normal şartlarda hem gazeteci olarak gidebilirim hem sanık olarak gidebilirim hem ikisini de yapabilirim. Ama inanın yani oraya, yol uzak vesaire tamam bunların hepsi ayrı bir şey ama yani bir insan olarak böyle bir şeye tanık ve bunun parçası olmak beni, yani nasıl söyleyeyim, utanmak değil de başka bir şey, tam bulamadım. Yani bu kadarı yazık. Ve ne oluyor? En son onu söyleyeyim. Duruşmanın bir aşamasında bir bakıyoruz son dakika haberi: Gaziantep üzerinde yeni bir cisim düşürülmüş, İran’dan fırlatılan. Yani kapımızda savaş var ve biz birbirimizle savaşıyoruz saçma sapan nedenlerle. Orada iki tane etkin pişmanlıktan yararlanan Aziz İhsan Aktaş bir yerde, iki tanesi başka yerde insanlar. Onların işbirlikçilik hevesiyle bir yığın insan orada durduk yere tutuklu duruyorlar. Ne diyeyim? Bakalım, takip etmeye devam edelim.
Evet, bugünün ithafı bir büyük sinema oyuncusu, 1994’te hayatını kaybetti ama hep gözümün önünde: Burt Lancaster. Çok farklı birisi. Şimdi baktım, ben onu sanıyorum ki çekirdekten sinemacı, tiyatrocu ama meğer cambazlık yapmış uzun bir süre ve ancak 33 yaşında ilk kez tiyatroya çıkıyor. 34 yaşında da ilk filminde oynuyor. Yani bayağı geç başlamış ama çok çok iyi gitmiş bir oyuncu. ‘‘Alkatraz Kuşçusu’’ en muazzam filmlerinden birisidir. Biz Müge’yle Alkatraz Cezaevi’ni de ziyaret ettik. Oradaki o acayip cezaevini görmüşlüğüm de var ama aklıma hep tabii ki film geldi. Bir başka filmi var; ‘‘Swimmer’’, ‘‘Yüzücü’’. Türkçede böyle mi oynadı bilmiyorum. Çok acayip bir filmdi. Bunu nasıl bulursunuz bilmiyorum. Herhalde bulmak zor değildir. Çok şaşırtıcı bir filmdi. Böyle, nasıl söyleyeyim, varoluşçu bir film de denebilir. Hollywood’da böyle bir film yapılmış olmasını hâlâ aklım almıyor. ‘‘Leopar’’ var tabii, İtalya’da çekilen Visconti’nin filmi. Orada Alain Delon, Claudia Cardinale, Serge Reggiani, şarkıcıdır biliyorsunuz. Onlarla birlikte oynadığı bir film. ‘‘İnsanlar Yaşadıkça’’ var. O da çok bilinen bir film. Ama benim en favorilerimden birisi 1964’te, galiba yapımcılığını da üstlenmiş, ‘‘Tren’’ diye II. Dünya Savaşı’nda geçen bir film. Bu filmin yapımcısı da galiba kendisiydi. Bizzat Avrupa’da çekilen bir film. Bir Nazi subayıyla bir Fransız direnişçinin mücadelesi, savaşı ve bir tren üzerinden giden bir film. Bakıyorum, Burt Lancaster her yerde karşınıza çıkabilen, bir de yani tip olarak da alışılmışın dışında bir tipi var ve müthiş bir oyuncu. Kendisi çok güzel şeyler bıraktı. Kendisini saygıyla yâd ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








