Transatlantik’te bu hafta Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Ortadoğu’daki gelişmeleri, ABD’de İsrail lobisinin etkilerini ve Lübnan’da son yaşanılanları değerlendirdi. Yayında müzakerelerin gidişatı, bölgesel dengeler ve küresel güçlerin stratejileri ele alındı.
Video özeti
- Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, müzakerelerin gidişatını ve Ortadoğu’daki durumu değerlendirdi.
- İran ile ABD arasında yapılan dolaylı müzakereler sonuçsuz kaldı; İran, nükleer programı konusunda taviz vermeye yanaşmıyor.
- AIPAC’ın strateji değişikliği, İsrail lobisinin ABD iç siyasetindeki rolünü etkiliyor.
- Lübnan’daki insani kriz, ülkede yeni bir iç savaş riski doğuruyor; Hizbullah’ın etkinliği artıyor.
- İran, Hizbullah’a destek vermeye devam ediyor ve bu durum bölgedeki dengeleri etkiliyor.
Bilmeniz gerekenler

Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, İran ile İsrail arasındaki devam eden savaşı, müzakere çabalarının başarısızlığını, Lübnan’daki durumu ve ABD’deki İsrail lobisinin değişen rolünü yayında değerlendirdi.
Müzakerelerin gidişatı
İran ile ABD arasında Pakistan’da yürütülen dolaylı müzakerelerden sonuç çıkmadı. Görüşmeler devam ederken sahadaki çatışmaların durmaması dikkat çekti. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları sürerken İran da karşılık verdi. Yemen’deki Husiler de çatışmaya dahil oldu.
Müzakerelerin en kritik başlığını İran’ın nükleer programı oluşturdu. ABD, Tahran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmasını isterken İran bu konuda geri adım atmaya yanaşmadı.
İran yönetimi, zamanın kendi lehine işlediğini düşünüyor. Küresel enerji piyasaları, ABD iç siyaseti ve ekonomik dengeler nedeniyle Tahran’ın taviz verme motivasyonu düşük. İran’ın müzakerelere yüksek taleplerle başlaması ve uluslararası garantiler istemesi de bu yaklaşımı yansıtıyor.
ABD’de İsrail lobisi
Programda ABD iç siyasetinde İsrail lobisinin rolü de ele alındı. Geleneksel olarak güçlü bir etkiye sahip olan AIPAC’ın son dönemde strateji değiştirdiği belirtildi.
Gazze’deki sivil kayıplar ve İran’la yaşanan gerilim, ABD kamuoyunda İsrail’e yönelik desteğin azalmasına yol açtı. Bu durum, lobi faaliyetlerinin de yeniden şekillenmesine neden oldu.
AIPAC’ın artık doğrudan siyasetçiler üzerinde baskı kurmak yerine seçim süreçlerinde İsrail yanlısı adayları desteklemeye yöneldiği öne sürüldü. Bu kapsamda “United Democracy Project” gibi yapılar üzerinden dolaylı finansman sağlandığı belirtildi.
Programda ayrıca ABD toplumunda Orta Doğu politikalarına yönelik yorgunluğun arttığı vurgulandı. Özellikle gençler, üniversite çevreleri ve Demokrat Parti’nin sol kanadında İsrail’e yönelik eleştirilerin yükseldiği anlatıldı.
Lübnan’da neler oluyor?
İsrail’in Lübnan’ın güneyine başlattığı kara harekâtı, bölgedeki dengeleri daha da kırılgan hâle getirdi. On binlerce insanın etkilendiği ve büyük bir insani krizin ortaya çıktığı belirtilirken, Lübnan’ın yeni bir iç savaş riskiyle karşı karşıya olduğu da vurgulandı.
Siyasi ve ekonomik olarak zayıf bir yapıya sahip olan Lübnan’da devlet otoritesinin sınırlı kalması, Hizbullah’ın etkisini artıran temel faktörlerden biri olarak öne çıktı.
Hizbullah’ın lider kadrosunda yaşanan kayıplara rağmen örgütün tamamen çökmediği, aksine daha esnek bir yapıya geçerek gerilla taktikleriyle varlığını sürdürdüğü vurgulandı.
İran’ın Hizbullah’ı bölgesel stratejisinin önemli bir unsuru olarak gördüğü ve örgüte desteğini sürdüreceği değerlendirmesi yapıldı. İsrail’in Lübnan’da kalıcı bir askeri varlık oluşturması hâlinde bunun örgüte yönelik toplumsal desteği daha da artırabileceği belirtildi.
Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar değerlendirdi.
- Transatlantik: ABD Temsilciler Meclisi kararları, Ebubekir el Bağdadi’nin öldürülmesi & Trump’ın azil süreci
- Ruşen Çakır’ın konukları Mine Yıldırım ve Cem Çakmaklı: Sokak hayvanları sorununun çözümü için neler yapılmalı? Nasıl yapılmalı?
- Murat Yetkin yazdı: ABD’yle F-35 programına dönmek için lobi şirketi mi tuttuk?
- Transatlantik: Erdoğan Biden ile görüşecek mi? Büyükelçiler krizi & tezkere tartışması
- Türkiye’nin Vaşington’daki lobi faaliyetleri: Harcanan para çok, sonuç yok
Videonun deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la ağırlıklı olarak savaşı konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba. Gönül, önce seninle başlayalım. Trump “Pakistan’da müzakere” dedi ve süreyi sürekli uzattı durdu. Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan da bir şekilde olaya dahil. Zaten Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan, bir tür birlik oluşturdular gibi; savaşı durdurmak istiyorlar, ama durduramıyorlar mı?
Gönül Tol: Evet Ruşen, bu arada şunu da söyleyeyim: Birleşik Arap Emirlikleri yoktu Pakistan’da, o da önemli bir ayrıntı bence. Evet, müzakerelerden bir şey çıkmadı. Zaten müzakerelerin olduğu zamanda İsrail ve Amerika, İran’a, Tahran’a saldırılara devam etti. İran da yanıt verdi. Bu arada, hafta sonu Yemen’deki Husiler çatışmalara dahil oldular. Bugüne kadar savaşa müdahil olmamışlardı ve bu, özellikle boğazlar açısından savaşın seyri bakımından pozitif bir gelişmeydi. Şimdi onlar da İsrail’e saldırdılar. Dolayısıyla tam bu müzakereler olurken saldırılar devam etti. Tabii beklentiler çok yüksek değildi. Pakistan’daki bu müzakerelerden, savaşın durmasına dair insanların çok da pozitif beklentisi yoktu. Bunun sebeplerinden bir tanesi, tarafların anlaşamadığı temel noktalar olması. Her şeyden önce bu nükleer dosya konusunda anlaşamıyorlar. Yani savaş başlamadan önce de İran aynı yerdeydi. Şu anda nükleer konusunda çok daha az taviz vermek istiyor. O ayrışılan nokta nedir? Ki bunun içerisinde Trump’ın İran’a sunduğu ve İran’ın reddettiği 15 maddelik bir plan da vardı. Bu plan ne diyor? Amerika, İran’dan uranyumu zenginleştirmesini istemiyor. Bu bir. İkincisi, zaten İran’ın elinde 400 kilogram kadar %60 oranında zenginleştirilmiş bir uranyum var. Bunun İsfahan’da gömülü olduğu söyleniyor. İran bunu biraz daha zenginleştirerek nükleer silah üretme seviyesine getirebilir. Amerika bundan vazgeçmesini istiyor. İran ise bundan vazgeçmek istemiyor. Dolayısıyla temel uzlaşılamayan konu, nükleer mesele. Bugün, aslında savaş başlamadan önce, İran’ı yakından takip eden herkesin “olacak” dediği şey oluyor. Nedir o? Artık Hamaney ölmüş olabilir, İran liderlerinin önemli bir kısmı, rejim içerisinde çok kritik roller oynamış, insanların pek çoğu öldürülmüş olabilir. Fakat İran uzmanları, onun yerine çok daha militarist, çok daha agresif bir yönetim geleceğini söylüyordu ve nitekim, bunun olduğunu görüyoruz. Rejim muhafızları, İran rejiminde artık çok daha aktif bir rol oynuyor ve aslında rejim muhafızlarının da istediği şey bu. Yani Amerika ve İsrail’le bu çatışmanın içerisinde olmak, bu çatışmayı tırmandırmak, bu rejim içerisindeki radikal unsurların da istediği bir şey. Şimdi öyle bir noktadayız ki Amerika’nın talep ettiği şeyler var. İran bu talepleri karşılamak istemiyor ve bu şiddet sarmalında üstünlüğü elinde tuttuğuna inanan yeni ve daha militarist bir rejim var. O nedenle de Pakistan’daki müzakerelerde çok yol kat edilemedi.
Ruşen Çakır: Bu savaş müzakere yoluyla mı biter yoksa birisinin durmasıyla mı, ne dersin Ömer?
Ömer Taşpınar: Genelde bu tür durumlarda, iki tarafın da savaşı kazanamayacağına ve daha fazla ileri gidemeyeceğine dair bir noktaya gelmesi gerekiyor. Buna İngilizce terimiyle mutually hurting stalemate de deniyor. Daha önceki haftalarda Ukrayna bağlamında bundan bahsetmiştim. İki tarafın da, devam ederek artık daha fazla bir şey elde edemeyeceklerine kanaat getirmeleri gerekiyor. Şimdi o noktada mıyız, emin değilim. Bence şu aşamada İran, zamanın kendi lehine işlediğinin; global piyasalarda petrol fiyatının, Amerika’daki borsanın, Trump’ın içerideki durumunun hiç de iyi olmadığının farkında. Hep söylediğimiz ‘’İran rejimi dağılmadığı için kazanıyor’’ tezine geri dönmek lazım. Rejim dağılmadı. Rejim her ne kadar sığınaklarda yaşıyor olsa da, kendi içlerindeki iletişim bile sorunlu olabilir. Çünkü elektronik iletişim kurduklarında, İsrail’in Amerika’yla görev dağılımı şöyle: İsrail, daha çok rejimi vurmak üzerine hareket ediyor, Amerika ise daha çok askerî üsleri vuruyor. İsrail, rejimin askerî ve siyasî isimlerini hedef alıyor. Dolayısıyla şu anda dışarıdan bakıldığında, rejim aslında çok güçlü bir durumda değilmiş gibi, ama radikalleşti tabii. Yani yeni isimler, ortaya çıkan eski isimlere göre daha genç kadrolar, Devrim Muhafızları’nın daha radikal isimleri. Meclis Başkanı öyle mesela. Ama bu rejim aslında en büyük başarıyı, yenilmeyerek, dağılmayarak gösterdi. O nedenle, Amerika’nın istediği 15 maddelik tavizi vermeye hiç de niyetli değil. Geçen haftaki yayında konuştuğumuz gibi, tam tersine, İran, müzakerelere oldukça yüksek perdeden başlıyor; tazminat istiyor, garantiler istiyor. Hatta akıllı bir şekilde, Hürmüz Boğazı’nda oluşturulacak yeni düzen için Çin’in garantör olmasını istiyor, Çin’i Ortadoğu’ya çekmeye çalışıyor, ki bu aslında yeni bir şey değil. Çünkü Biden döneminde, Suudi Arabistan ve İran arasındaki normalleşmeyi de gerçekleştiren, Çin diplomasisi olmuştu. İran’ın gözünde böyle bir fırsat penceresi var. Amerika Birleşik Devletleri, özellikle Filistin meselesi nedeniyle Arap dünyasında çok prestij kaybetmiş durumda. Dolayısıyla Çin’i bir şekilde Ortadoğu’da diplomasinin ana aktörlerinden, garantörlerinden biri haline getirmek de İran’ın Pakistan’la beraber yürüttüğü diplomasinin bir parçası. Pakistan Dışişleri Bakanı galiba Pekin’e gidip Çin’le de görüşüyor.
Bu savaşta her ne kadar İran ciddi askeri darbeler alıyor olsa da, hâlâ balistik füze fırlatabiliyor. Hizbullah ya da Husiler olsun, hâlâ vekil güçlerini kullanabiliyor. Rejim hâlâ ayakta ve rejime karşı İsrail’in o çok istediği toplumsal dalga veya etnik ayaklanmalar olmadığı için, avantaj sanki rejimde. Hatta Economist dergisinin kapağında “Avantaj rejimde, avantaj İran’da” haberi çıktı. Trump ise evlere şenlik açıklamalar yapmaya devam ediyor. Her pazartesi, borsa ve piyasalar korkusuyla “Görüşmelerde çok iyi bir durumdayız, çok büyük ilerleme kaydettik. Bu savaş yakında biter” açıklamaları yapıyor. “Rejim değişti zaten, yeni bir rejim var” diyor. Bu da bütünüyle bir fantezi. Gönül’ün söylediği gibi, ortada yeni bir rejim yok. Hatta radikalleşmiş, daha sert bir rejim var. Trump’ın gerçekle olan bağlantısı her zaman sorunluydu, ama bu savaş döneminde iyice kopmuş durumda. Çünkü bence, bu savaşı başlattığına pişman. Ekonomik olarak baktığımızda, başta Amerikan ekonomisinde, global ekonomideki durum nedeniyle pişman ve Amerikan halkının bu savaşa desteği gittikçe azalıyor. Bir an evvel bitirmek isteyen Trump, ama İran hiç de öyle kolay kolay bitirmeye niyetli değil.
Ruşen Çakır: Gönül, biraz Lübnan’ı konuşalım. Lübnan’da da bir şeyler oluyor. İsrail oraya yönelik de birtakım saldırılar düzenliyor, ama esas İran’la olan savaş nedeniyle biraz gözden uzak kalıyor sanki. Hizbullah’ın aldığı darbelere rağmen şaşırtıcı bir direnç gösterdiği yolunda yorumlar okuyorum. Doğru mu bu?
Gönül Tol: Evet Ruşen. İsrail, Lübnan’ın güneyine bir kara harekâtı başlattı. Körfez’de olanlar yüzünden insanlar Lübnan’da olanlara dikkat etmiyor, ama bu harekât sonucunda 1000 kişi öldü, 1 milyon insan evinden, yerinden edildi. Lübnan pek çok sebeple çok kırılgan bir ülke. Siyasi olarak, ekonomik olarak, İran’ın tarihi olarak… Sadece İran değil, bölge ülkelerinin de içişlerine çok müdahil olduğu bir ülke ve mezhepsel mozaik olarak da çok kırılgan bir ülke. Benim, demokrasi üzerine yaptığım bir podcast serim var. 2025 yılında o podcastte iki tane çok önemli Lübnan uzmanını misafir etmiştim. Ve onlar, o dönemde Lübnan’ın geleceğine dair çok ümitlilerdi. Çünkü o zaman İsrail ve Hizbullah arasında bir ateşkes vardı. Yeni teknokratik bir hükümet gelmişti ve bu hükümete dair bir iyimserlik vardı. Esad’ın devrilmesiyle birlikte, İran’ın etkisinin azaldığı söyleniyordu, ki biliyorsun Esad Ailesi, Suriye, yıllarca Lübnan içerisindeki dengelerde çok etkin bir rol oynadı. Bütün bu bölgesel konjonktürü ve aynı zamanda yeni Lübnan hükümetinin seçilmesini göz önüne aldıklarında, “Bu yıl gerçekten Lübnan için çok önemli ve pozitif gelişmeleri göreceğimiz bir yıl” diyorlardı. Bundan birkaç ay sonra bugün geldiğimiz noktada aynı uzmanlar ve genel olarak Lübnan’ı çok yakından takip eden pek çok insan şunu söylüyor: ‘’Lübnan, bir kırılmanın ve bir iç savaşın eşiğinde. 1975’te başlayan iç savaştan daha kötü bir kriz yaşayabilir’’ görüşündeler.
Bunun tabii ki tarihsel ve iç siyasi sebepleri var. Ama İsrail’in başlattığı bu operasyonun, Lübnan’daki siyasi dinamiklerde hiç yabana atılmayacak negatif bir etkisi var. İsrail “İran’la savaşı bitirsek bile -bitirmekten kasıt, bugün bir ateşkes imzalansa dahi- Lübnan’daki bizim harekatımız sona ermeyecek. Çünkü biz Lübnan içerisinde kalıcı bir alan kurmak istiyoruz. İsrail’deki varlığımız devam edecek” diyor. Şimdi bu ne demek oluyor? Lübnan’ın güneyinde Hizbullah, özellikle Şii toplumu içerisinde çok etkin bir oluşum. Şunu da söyleyeyim: Bir süredir Hizbullah’a olan destek azalıyordu. Lübnan hükümetinin Hizbullah’ı silahsızlandırma çabalarına, Lübnan halkından büyük destek vardı. Çünkü Hizbullah, devlet içinde bir devlet işlevi görüyordu. Lübnan halkı için Hizbullah’ın silahsızlandırılması, aslında çok farklı kesimlerin desteğini alan bir konuydu. Böyle bir noktadan, bugün geldiğimiz noktaya bakarsak; İsrail’in başlattığı bu harekâtın, Hizbullah’ı ve Hizbullah’a olan desteği artırma riski var. Ayrıca, bu mezhepsel gerilimi artırma riski de var. Çünkü bu evlerinden edilen, ölen insanların çoğunluğu Şii. Şiiler tarihsel olarak Hizbullah’a destek veriyorlardı. Fakat bu desteğin azaldığını görmüştük. Bugün yeniden bu desteğin arttığını görebiliriz. Bu da Lübnan hükümetinin silahsızlandırma çabalarını sekteye uğratacak bir gelişme. Dolayısıyla İsrail’in harekâtı Hizbullah’ı güçlendirebilir.
Ayrıca, bu harekât, mevcut Lübnan hükümetini çok zor durumda bırakıyor. Çünkü bu hükümet aslında son birkaç ayda çok önemli adımlar attı. Mesela bunlardan bir tanesi, Hizbullah’ın askerî kanadını yasaklı grup ilan etmesiydi. Daha bu hafta sonu İran Büyükelçisini “istenmeyen adam” ilan etti. Bütün bunlar, Lübnan gibi bir ülke açısından çok tarihi adımlar. Aslında Lübnan hükümeti İsrail’le normalleşmeyi de isteyen bir hükümet. Ama bu harekât bütün bu resmi çok karmaşık hâle getirdi ve dediğim gibi, Lübnan’ın ekonomisi de çok kötü durumda. Bütün iç siyasi dinamikleri düşündüğümüzde, bu harekât, Lübnan’ı yeni bir iç savaşın eşiğine getirebilir. Ayrıca, İran-İsrail ekseninde olan bir gelişmeden de çok etkilenecek gibi görünmüyor. Çünkü İsrailli yetkililer, Lübnan politikalarının bundan bağımsız olduğunu söylüyor. O nedenle, Lübnan uluslararası medyada çok ilgi görmüyor, ama çok önemli gelişmelere gebe.
Ruşen Çakır: Ömer, Gönül’ün bıraktığı yerden devam edelim. Netanyahu çok net bir şekilde “İran’la anlaşılsa bile, bu, Lübnan’ı ilgilendirmez” gibi bir çıkış yaptı. İran, Hizbullah’ı kapsamayan bir anlaşmaya yanaşır mı? Onu kaderine terk eder mi?
Ömer Taşpınar: Tam da demin konuştuğumuz yere geliyor Ruşen. İran bu savaşı kazandığını düşünüyor. İran’ın böyle kapitülasyonlar içine girmek gibi bir durumu yok şu anda. İran’ın, “Taviz vereyim. Haşdi Şabi’ye, Irak’taki vekil güçlere, Hizbullah’a, Husilere artık destek vermeyeceğim. Balistik füzelerimden, uranyumdan vazgeçeceğim” diye bir anlaşmaya imza atmasına imkân yok. İran tam tersine, demin söylediğim gibi zamanın kendi lehine olduğunu düşünüyor ve hâlâ elinde İsrail’i vurabilecek balistik füzeler var. Körfez’i, Suudi Arabistan’ı, Kuveyt’i, Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Umman’ı, Bahreyn’i dronlarla vurabiliyor. Dolayısıyla, Hizbullah’ı böyle bir durumda niye bıraksın? Hasan Nasrallah öldürüldükten sonra Hizbullah’ın çöktüğü konusunda analizler yapılıyordu; çökmediği de belli oldu. Zayıfladı, evet. Şu anda Hizbullah’ın başında kimin olduğunu isim olarak aklımda tutamıyorum, dünya da bilmiyor olabilir, ama Hizbullah’ın ortaya çıkmasını sağlayan nedenler hâlâ ortada ve Lübnan’da ciddi bir toplumsal desteği olmaya devam ediyor. Hâlâ bir askerî güç. Lübnan Ordusu’nun gücü ortada. Gerçekten de devletten daha güçlü bir Hizbullah var ve Lübnan Ordusu Hizbullah’ı silahsızlandıramadı. Gönül’ün az önce anlattığı gibi, bu yeni hükümet ciddi adımlar atıyordu. Fakat askerî açıdan Lübnan Ordusu çok zayıf. Hristiyanların elinde 1970’lerdeki gibi, elinde silah olan bir grup yok. Sünnilerin elinde bir grup yok. Yani bir iç savaşı çıkarmak için, Lübnan içinde farklı grupların savaşması lazım, ama şu anda Lübnan’da Hizbullah’tan daha güçlü başka bir ordu yok. Onun dışında da Hizbullah’ın zemin kazandığını görüyoruz, çünkü mevcut hükümet hiç mücadele edemiyor. İsrail tekrar işgal etmiş durumda. 1980’lere, Hizbullah’ın kurulduğu döneme geri döndük.
Böyle bir ortamda İsrail kolay kolay geri adım atmayacak, İran da geri adım atmayacak. Hizbullah’ın askeri yöntemlerle bitirilmesi için de kara operasyonu gerekiyor. İsrail’in, kara operasyonuyla oraya girip elinde tutması gerekiyor. Ne yapacak? Litani Nehri’nin kuzeyine, Beyrut’a çekilecek. Beyrut’un güneyindeki Dahiye zaten Hizbullah’ın elinde. Beyrut’a giden herkes biliyor ki, Beyrut, havaalanından itibaren Hizbullah hakimiyetinde bir şehir. Böyle bir ortamda Lübnan hükümeti daha da zayıflıyor. Hizbullah kuzeye geçerek güçlenebilir, toplumsal desteği var, İran pes etmiyor. Tek sorun, Suriye üzerinden gelen desteğin kalmaması. Suriye’den gelen ciddi bir karayolu desteği vardı, o da İran üzerinden geliyordu, artık o destek yok. Yani Hizbullah’ın elindeki mühimmat bir süre sonra bitebilir. İsrail de bunun hesabını yapıyor, “Biz bunu askeri yöntemlerle bitireceğiz” diyor. Ama açıkçası, işin temelindeki siyasi sorunların üzerine gitmeden ne Hamas’ı ne de Hizbullah’ı bitirmek imkânsız. Bunlar sadece İsrail’in, Amerika’nın gördüğü gibi terör örgütleri değil. Bunların arkasında ciddi toplumsal, meşrû, milliyetçilikle ilgili dinamikler var. Hamas’ı Filistin milliyetçiliğinden ayırabilir miyiz? Lübnan’daki Lübnan milliyetçiliğinden ayırabilir miyiz? Şiilerin, Lübnan milliyetçiliğinin bir göstergesi de Hizbullah. Evet, Lübnan zayıf bir ülke, ama bana göre, İsrail bir şekilde Lübnan’ı kenetliyor, Hizbullah’a mahkûm kılıyor. O nedenle, Hizbullah belki askerî olarak zayıflayacak, ama siyasi olarak daha zemin kazanacak bence.
Gönül Tol: Ruşen, Ömer’in son söylediğine birkaç şey ekleyebilir miyim? Şimdi sen de “İsrail, Lübnan politikasını şu an İran’a karşı yürüttüğü savaştan ayrı tutuyor” dedin. Aslında İranlı yetkililer, “Bizimle yapılacak, varılacak herhangi bir ateşkesin, Lübnan’ı da Hizbullah’ı da kapsaması gerekiyor” dediler. Ama ben bunu gerçekten istediklerini ya da böyle bir ateşkese varılırsa, diyelim ki Hizbullah da dahil edildi, buna İran’ın uyacağını düşünmüyorum. Çünkü İran açısından İsrail’in en yumuşak karınlarından bir tanesi, Lübnan ve Hizbullah; İran bundan vazgeçmek istemeyecektir.
İkinci konu: “Hizbullah çöktü mü?” konusu. Evet, Hizbullah’ın askerî olarak çok zayıfladığı tezi var ve bu büyük oranda doğru. Ama şunu söylemek gerekiyor: Hizbullah bir dönüşüm de yaşadı aslında, bir gerilla örgütüne dönüştü ve dolayısıyla bu şekilde varlığını sürdürmeye devam edebilir. Daha geçen hafta, Hizbullah İsrail’e 2 Mart’ta bir yanıt verdi ve İsrail de karşılık verdi. O bir hafta içerisinde İsrailli askeri yetkililer “Hizbullah binlerce roket fırlattı” dedi. Hizbullah bu kapasitesini İsrail’e karşı kullanmaya devam edebilir. Her ne kadar askerî gücü zarar görürse görsün, bir gerilla örgütü olarak İsrail’e saldırmaya devam edebilir. Hizbullah’ın silahsızlandırılma konusu sadece Hizbullah’la ilgili bir mesele değil. Hem Lübnan’ın askerî hem de sivil kurumlarını güçlendirmekle de ilgili bir mesele. Çünkü Ömer’in söylediği gibi, Hizbullah sadece askerî bir oluşum değil, arkasında çok ciddi bir taban var, özellikle Şiiler arasında onu destekleyen bir halk var ve onların Hizbullah’ı desteklemesinin de bir sebebi var. Bunlardan bir tanesi İsrail’in her kafasına estiğinde Lübnan’a giriyor olması. En çok da bundan zarar gören Şii toplum, yani Lübnan’ın güneyindeki kesim, İsrail saldırılarına birebir ilk olarak maruz kalan kesim. Bu, Hizbullah’a desteği artırıyor. Fakat ondan da önemlisi, Hizbullah’a desteğin sebeplerinden bir tanesi, aslında Lübnan devletinin çok zayıf bir devlet olması, toplumun ihtiyaçlarını hizmetler üzerinden karşılayamıyor olması. Siz eğer Hizbullah’ı silahsızlandırmak istiyorsanız, Lübnan devletini yeniden inşa etmeniz gerekiyor. Sadece sınırlarını koruyabilecek bir güç olarak Lübnan Ordusu’nu değil, aynı zamanda da toplumun günlük hayattaki taleplerine yanıt verebilecek bir oluşum inşa etmeniz gerekiyor. Lübnan’ın buna kapasitesi var mı? Amerika finansal destek veriyor, Fransa bunun içerisinde. Suudi Arabistan Lübnan içerisinde tarihi olarak çok önemli bir rol oynuyor, Türkiye’nin oynadığı bir rol var. Bu ülkeler, bu aktörler Lübnan Ordusu’nu güçlendirmek için adımlar atıyorlar, ama meselenin özü, Lübnan’ın o mezhepsel kimlikleri temel alan sistemine ve Lübnan devletinin zayıflığına gidiyor. Bunları çözmek gerekiyor.
Ruşen Çakır: Gönül, son olarak yine seninle konuşalım, toplantın var biliyorum. Eskiden ‘’Yahudi lobisi’’ denirdi, şimdi daha çok ‘’İsrail lobisi’’ deniyor ve dünyada, ama özel olarak ABD’de çok güçlü olduğu ve bir anlamda da Amerikan yönetimlerini esir aldığı söyleniyor. Bu ne kadar gerçekle uyumlu? Bunun, bu savaşta çok daha fazla gündeme geldiğini görüyoruz. Bir de tabii şöyle bir husus var: Türkiye’de genellikle iktidar Trump’la iyi geçinmek istediği için olayı “İsrail’in savaşı” gibi vermeye çalışıyor ve bu nedenle biraz vurgu da artıyor. Ama yıllarca Washington’da olan araştırmacılar olarak bunu en iyi sizler gözlemlersiniz. Ne dersin Gönül, gerçekten bu savaşta ABD’deki İsrail lobisi birinci derecede merkezi bir rol oynuyor mu?
Gönül Tol: Oynuyor ama gücünü de yitiriyor. İsrail lobisinin ne kadar kilit bir rol oynadığı üzerine çok önemli bir kitap var; John Mearsheimer ve Stephen Walt’un yazdığı The Israel Lobby kitabı. O yazıldıktan sonra da İsrail’i destekleyenler tarafından çok eleştirilmişti. Son derece analitik, önemli bir çalışma. Kitap, İsrail lobisinin Amerikan hükümeti ve dış politika kararları üzerine nasıl bir etkisi olduğunu analiz ediyordu. İsrail’e yakın gruplar bunun antisemitik bir kitap olduğunu söylemişti. Tabii tarihi olarak önemli bir rolü var. Özellikle AIPAC gibi, ki bu yapı, 70 yıldır Amerika içerisindeki İsrail’e yakın en önemli grup ve Amerika’nın Irak işgali de dahil bu tür kararlarda, Kongre üzerinde çok önemli rol oynamış bir kurum. Fakat bugün geldiğimiz noktada, uzunca bir zamandır, Gazze savaşında o kadar çok insan öldü, o kadar çok Gazzeli hayatını kaybetti ki, onun yarattığı bir rüzgâr var burada. Bu AIPAC gibi kurumları da çok negatif şekilde etkiliyor. Hatırlarsan, Joe Kent, Trump yönetimi içerisinde terörle mücadele konusundaki en tepe yetkililerden bir tanesiydi ve yakın bir zamanda istifa etti. Joe Kent “Bu İsrail’in savaşı. Biz İran’la kendi ulusal çıkarlarımız için savaşmıyoruz. Biz Netanyahu’nun ipiyle indik bu kuyuya” dedi. Bu çerçevede, Joe Kent’in istifası etrafında başlayan bir AIPAC tartışması var. AIPAC, Gazze ve bugün İran savaşı ile birlikte hareket alanının daraldığını görüyor. Bu nedenle bir süredir taktik değiştirdi. AIPAC daha önce, kendisine ve İsrail’e yakın Kongre üyelerini belirliyor ve bu Kongre üyelerinin önemli kararlarda İsrail’e yakın bir tutum alması için uğraşıyordu; en önemli faaliyeti buydu. Bugün geldiğimiz noktada, artık mevcut Kongre üyelerinin kararlarını etkilemeye çalışmaktan çok, kimler Kongreye girecek, hangi adaylar Kongreye seçilecek konusuna odaklanmış durumdalar ve bu çerçevede de yeni bir oluşum başlattılar.
AIPAC için 2018 yılı önemli. Çünkü 2018 seçimlerinde Kongreye İsrail’i eleştiren çok isim girdi ve o 2018’den bu yana böyle bir yeni bir strateji arayışındalar. 2022 yılında “United Democracy Project” diye bir oluşum, bir şemsiye örgüt ortaya çıkardılar ve işlerini bu şemsiye grup üzerinden yapıyorlar. Yüz milyon dolara yakın fon buldular ve bunları kullanarak kritik seçimlerde İsrail’e yakın adayları destekliyorlar. Mesela burada Kuzey Carolina, New Jersey, Illinois gibi yerlerde Temsilciler Meclisi seçimleri var. Orada adaylar belirlemişler ve bu adayların kampanyalarına para aktarıyorlar. Bu arada aktarırken de AIPAC ismini gizliyorlar. Ben birkaç reklam izledim; hiç İsrail adı geçmiyor, hiç AIPAC adı geçmiyor. Kendilerine daha geniş sloganlar bulmuşlar. Mesela Chicago’da “Kadınları seçin” gibi kadın yanlısı bir platform üzerinden faaliyetlerini yürütüyorlar ve AIPAC’in ve İsrail’in buradaki katkısını gizlemeye çalışıyorlar. Bu da aslında AIPAC’in ne kadar zor durumda olduğunu gösteriyor. Desteklediği seçimlere, hangi adaylar ne kadar başarılı olmuş diye baktım, çok da başarılı değil, eskiden olduğu kadar efektif değil. Mesela Illinois’de desteklediği dört aday var, ikisi seçilmiş. Bu yine de önemli bir başarı, ama geçmişe kıyasla artık Amerikan siyasetinde manevra alanının daraldığını görüyoruz.
Ruşen Çakır: Sen ne dersin Ömer? Senin gözlemlerin nedir? Şöyle bir şey hatırlıyorum ben: Yıllar önce New York’ta Millî Görüş’ten birisiyle konuşmuştum. O zamanlar Erbakan daha sağdı. Dedim ki ‘’Erbakan ‘Yahudi lobisi, Yahudi lobisi’ diyordu, sen ne diyorsun?” diye sordum. “Bence yanlış yapıyor Hoca’’ dedi. ‘’Neden? Yok mu lobi?’’ diye sordum. ‘’Çünkü o kadar güçlüler ki onları karşımıza alarak hiçbir şey yapamayız” demişti yıllar önce. Bu, Türkiye’de çok kişinin inandığı bir şey, öyle değil mi Ömer?
Gönül Tol: Bu arada Fethullah Gülen bu bahsettiğin tavsiyeyi benimsemişti. Hatırlarsan, Mavi Marmara olayında Gülen, Türkiye’yi eleştirmişti. Gülen o anlamda İsrail lobisini karşısına almamaya çalıştı, onu söyleyeyim dedim.
Ruşen Çakır: Evet, Ömer sen ne dersin?
Ömer Taşpınar: Türkiye’de İslamcılar olsun, milliyetçiler olsun, laikler olsun, toplum genelinde “Amerika’yı Yahudiler yönetiyor” şeklinde bir düşünce var. Bu bir komplo teorisi. Fakat bütün komplo teorileri gibi neden ortaya çıkıyor bir düşünmek lazım. Yani Amerika’da İsrail’i destekleyen güçlü bir Yahudi lobisi, Amerika’nın Ortadoğu politikalarında etkili olan bir Yahudi lobisi yok mu? Var. Amerika’da güçlü bir Yahudi toplumu yok mu? Var. New York’ta, Los Angeles’ta çok önemli bir nüfus Yahudi. Amerikan akademisi, Amerikan basını, Amerikan finans kurumları içinde çok eğitimli, kalifiye insanlar olarak, Yahudilerin 6 milyonluk nüfusundan çok daha fazla bir şekilde oransal olarak bulundukları ortada. “Amerika’yı Yahudiler yönetiyor” söylemi olayı basitleştiriyor. Amerikan kapitalizmi ve Amerikan siyaseti içinde para çok büyük bir rol oynuyor ve parası olan, bir şekilde Kongre üzerinde çok etkili oluyor. Amerika’da lobiler etkili oluyor. İsrail lobisi tabii ki çok etkili bir lobi, ama mesela petrol lobisi de, silah lobisi de çok etkili bir lobi. Silah lobisi ve petrol lobisi 11 Eylül’den sonra Suudi Arabistan’la ilişkiler bozulmasın diye dünya kadar para akıttı. ‘’Washington’da en etkili lobi, en çok para akıtan kim?’’ dediğimizde, Birleşik Arap Emirlikleri’nin lobisinin ne kadar güçlü olduğunu herkes konuşuyor. Dolayısıyla evet, AIPAC çok güçlü, Yahudiler iyi organize oluyorlar. Fakat önemli bir kısmı Demokratlara, bir kısmı da Cumhuriyetçilere gidiyor.
“Amerika neden İsrail’i bu kadar destekliyor?” sorusuna cevap verirken, o grotesk, vülger “birkaç aile var, Rothschild’ler bilmem ne” gibi ağza düşmüş şeyler yerine, Amerika’da paranın rolüne bakmak gerekiyor. Ayrıca, Amerika’da Yahudilerden çok daha güçlü demografik güce sahip 50 milyonluk bir Evanjelist nüfus var. Bu Evanjelistler de İsrail’i çok destekliyor. Amerikan eğitim sisteminde Yahudi Soykırımı (Holocaust) belki de en çok öğretilen, en üzerinde durulan konulardan bir tanesi. Bütün bu nedenlerle bu lobinin yapısal bir gücü var; yok diyemeyiz. Ama buradan bir komplo teorisi çıkarıp “Onlar her konuda etkili, onlar yönetiyor” demek de bana göre yanlış. Toplumsal olarak baktığımızda, Amerika, Ortadoğu’dan artık kopuyor. Toplum Ortadoğu’dan bıkmış durumda. Halkın bu savaşa desteği o kadar düşük ki ve bu savaşı “İsrail’in savaşı” olarak gören bir toplum, İsrail’den uzaklaşıyor. Hatta Amerika’da antisemitizmin yükseldiği yolunda da ciddi analizler yapılıyor. İsrail’i eleştirmekle antisemitizm bir arada gidiyor durumu yaşanıyor. Çünkü İsrail’i eleştiren insanların bir kısmı da Yahudileri genel olarak eleştiriyorlar. Bu ilginç bir durum. Mesela Evanjelistlere baktığımızda, onlar, İsrail’i çok destekliyorlar, ama herhalde Evanjelistler, aileden birinin bir Yahudi’yle evlenmesini de istemezler. Orada antisemitik bir durum da var. Ama Siyonizme destek veriyorlar. Antisemitik olup Siyonizme destek verebilen 50 milyonluk bir cephe de var. Dolayısıyla bakmamız gereken şey, Amerikan dış politikasındaki genel gidişat.
Bana göre, Amerika, Ortadoğu’dan kopmak istiyor. Artık bu savaşı anlamıyor, “Neden Ortadoğu’dayız?” diye soruyor. Buna verilen önemli cevaplardan bir tanesi İsrail’in güvenliği olduğunda; özellikle Demokrat Parti’ye destek veren toplumsal taban, gençler ve üniversite kampüsleri, Gazze’de yaşanan son soykırım durumundan sonra İsrail’e iyice tepkili oldular. İsrail, gençleri, kampüsleri, Demokrat Parti’nin sol kesimlerini ve Trump’ın MAGA tabanında önemli bir kesimi kaybediyor. Bir kısmı antisemitizmle kaybediyor, bir kısmı İsrail düşmanlığıyla kaybediyor; Filistin’e olan sempati artıyor ve bu nedenlerle AIPAC gibi kurumların paçaları tutuşmuş durumda. Çünkü eskisi kadar güçlü değiller. Eskiden çok daha rahat Kongre üzerinde egemenlik kurabilirken, bugün toplumsal desteklerini, özellikle Cumhuriyetçiler üzerinde ama MAGA tabanında da kaybettiklerini görüyorlar. O nedenle bu komplo teorisine bir son verip, Amerika’daki İsrail lobisinin ne olduğu ve ne kadar gücü olduğu konusunda biraz daha ciddi, nüanslı analizler yapmak lazım.
Ruşen Çakır: Evet, çok teşekkürler. ‘Transatlantik’i burada noktalıyoruz. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a ve izleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.






