Adalet, yüzyıllar boyunca insanların hayal gücünde çoğu zaman bir kadın figürüyle temsil edilmiştir: elinde terazi, gözleri bağlı, ağırbaşlı bir duruşla.
Tarih, maalesef bugün dahil olmak üzere hukukun erkek aklı, dili ve şiddetinin kıskacında inşa edildiğini gösteriyor. Devlet, çoğu zaman “baba”dır; hukuk ise bu babanın otoritesini tahkim edendir. Böyle bir yerde adaletin dişil oluşu yalnızca bir alegoridir; gerçekler üzerine hükmeden, buyuran, sınırlayan ve cezalandıran eril hukuktur.
Dişil adalet; merhametin değil, hakkaniyetin; duygusallığın değil, insan onuruna sadakatin; zayıflığın değil, eşitliğin adıdır. Dişil adalet, kırılgan bir iyilik hâli değil, toplumsal sözleşmenin en güçlü ahlaki temelidir. Buna karşılık eril hukuk, çoğu zaman sertlik, otorite, güç ve hiyerarşi üzerinden işleyen kaba bir güç olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle hukuk ile adalet arasındaki makas açıldığında toplumsal çürümenin en derin biçimi ortaya çıkar: eril hukuk işler, fakat adalet ölür. Tarih boyunca yaşanan sayısız acı deneyimin gösterdiği üzere…

Her toplumda adaletin nasıl yorumlandığı, o toplumun kendi varlığını nasıl anlamlandırdığına dair en kuvvetli göstergedir. Adalet, yalnızca “doğruyu bulma sanatı” değildir; aynı zamanda güç karşısında insan onurunu koruma iradesidir. Ancak eril hukuk, çoğu zaman bireyin değil devletin çıkarını öncelediği için adaletin dişil formunun temsil ettiği eşitlik ve hakkaniyet duygusuyla çatışır. Bu çatışma derinleştikçe adalet kelimesi bir vicdan ilkesi olmaktan çıkıp devletin vitrininde süs hâline gelir.
Adalet ne değildir?
Bu soru, adalet fikri ile hukuk düzeni arasındaki çelişki ve çatışmaları görünür kılmak için önemlidir. Binlerce yıldır adalet, gözleri bağlı ve elinde terazi tutan dişil bir figürle evrensel eşitliğin sembolü olarak tasvir edilir. Ancak tarihsel deneyimler, bu ideal ile hukukun gerçek işleyişi arasında mesafe olduğunu göstermektedir. Çünkü hukuk düzeni çoğu zaman eril aklın, dilin ve iktidarın sınırları içinde kurulmuş; böylece adaletin temsil ettiği kapsayıcı eşitlik fikri daraltılmıştır. Bu nedenle adalet üzerine düşünmek, yalnızca onun ne olduğunu değil, aynı zamanda hangi çelişkiler ve çatışmalar içinde şekillendiğini de sorgulamayı gerektirir.

Adalet, devletin kendisini korumak için icat ettiği bir kalkan değildir. Gücün doğruluğa dönüşmüş hâli değildir. İktidarın hışmını meşrulaştıran yargısal bir ritüel değildir. Yargı kürsülerinin korku üretme aracı gibi çalışan bir düzen değildir. Hakikati değil otoriteyi koruyan bir sistemin adı değildir. Kimliklere göre değişen bir terazinin adı değildir. Devletin bekası adına bireyin feda edildiği bir düzen değildir. Sosyal sınıfın hukuki sonuçları belirlediği bir oyun hiç değildir. Kadınların maruz kaldığı eşitsizliği görünmez kılan bir erkek aklının ürünü değildir. Mağdurun değil failin korunması hiç değildir. Devletin kendi suçlarına körleşmesi değildir. Hakikatin değil talimatın hüküm sürdüğü bir mahkeme düzeni değildir. Delil yerine kanaatin esas alındığı bir düzen değildir. Yürütmenin sözünün hukukun yerine geçmesi değildir. Mahkemelerin propaganda sahnesine çevrilmesi değildir. Muhalefeti bastırmanın kurumsal aracına indirgenemez. Bazıları için erişilebilir, bazıları için erişilemez bir hak değildir. Kadınların şiddet karşısında yalnız bırakılması değildir. “Namus” gerekçesiyle kadın cinayetlerinin hafifletilmesi değildir. Etnik kimliklere göre ayrımcılığın hukuki bir biçimi değildir. Güvenlikçi söylemin yargının yerine geçirilmesi değildir. Toplumu hizaya sokma mekanizması değildir. Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun uygulanması değildir. Faili meçhul suçların unutturulması değildir. Devlet sırrı perdesiyle gerçeğin karartılması değildir. Toplumun intikam arzusuyla şekillenen bir düzen değildir. Cezanın rehabilite edici anlamının yok edilmesi değildir. Kamu vicdanı yerine siyasi iktidarın tatmin edilmesi değildir. Bireyin devlet karşısında savunmasız bırakılması değildir. Muhafazakâr değerlerin hukuka zorla giydirilmesi değildir. Eril kültürün normlarına göre ölçülen bir terazinin adı değildir. İfade özgürlüğünün suç hâline getirilmesi değildir. Düşünce suçunun icat edilmesi değildir. Basın özgürlüğünün yargı eliyle ortadan kaldırılması değildir. Kadının beyanının değersizleştirilmesi değildir. Psikolojik şiddetin görmezden gelinmesi değildir. İşkencenin inkâr edilmesi değildir. Yargının yürütmeye biat etmesi değildir. Hâkimlerin terfi kaygısıyla karar verdiği bir düzen değildir. Hukukun siyasallaştırılması değildir. Akademik özgürlüğün cezalandırılması değildir. Üniversitelerin susturulması değildir. Çocuk istismarında cezasızlık üretmek değildir. Nefret suçlarının görmezden gelinmesi değildir. Azınlık haklarının sistematik olarak bastırılması değildir. Ekonomik çıkarların hukuki zorunluluk gibi sunulması değildir. Uluslararası hukukun keyfi biçimde ihlal edilmesi değildir. Bilimsel veriler yerine dogmanın esas alınması değildir. Kadınların toplumsal rolleri üzerinden yargılanması değildir. Erkek şiddetini görünmez kılan bir düzen değildir. Tacizin tanımını muğlaklaştırmak değildir. İş cinayetlerini kader olarak sunmak değildir. Emekçinin hayatını sermaye çıkarlarından değersiz görmek değildir. Ekolojik yıkımın hukuken meşrulaştırılması değildir. Linç kültürünün hukuki karşılık bulması değildir. Korkunun kurumsallaştırılması değildir. Siyasal hesapların hukuki kılıfa büründürülmesi değildir. Korkunun özgürlüğün yerini aldığı bir düzen değildir. Devletin hukuktan üstün olduğu inancı değildir. Yanlışın uzun sürmesiyle doğruya dönüşeceği yanılgısı değildir. Kişisel düşmanlıkların mahkeme kararına dönüşmesi değildir. Toplumun vicdanıyla bağını koparmış bir devlet pratiğinin adı değildir. Masumiyet karinesinin siyasal iklime göre askıya alındığı bir yargı pratiği değildir. Yoksulun ağır, varlıklının hafif cezalandırıldığı bir sistem değildir.
Eril hukukun karanlığından dişil adaletin şefkatine
Adaleti kaybeden toplumlar ne yazık ki yalnızca hukuku kaybetmez; aynı zamanda geleceğini, vicdanını ve ortak yaşam tahayyülünü de kaybeder. Eril hukuk, gücü kutsar; itaati ödüllendirir; farklılığı tehdit olarak düzenler; zayıfı cezalandırır; güçlüyü aklar. Dişil adalet ise bunun karşıtı değildir yalnızca — aynı zamanda panzehiridir: eşitlik talebinin, onur fikrinin, insanın insana borçlu olduğu hakkaniyet duygusunun en saf, rasyonel ve ahlaki tezahürüdür.
Adalet yokluğunda toplum korkuyla yönetilir; hukuk hakkı değil, gücü korur; mahkeme salonları umut değil, umutsuzluk çoğaltır. Böyle bir yerde bireyler devlete ve hukuka güven duymaz, gelecek kurulmaz, devlet büyümez — yalnızca siluetler büyür. Bu nedenle adalet, yalnızca hukuki bir kategori değil, toplumsal varoluşun temel ilkesidir.
Eril hukukun kaba ve buyurgan dili ne kadar baskın olursa olsun, eril hukuk karşısında dişil adaletin temsil ettiği eşitlik; merhamet değil, hakkaniyet; zayıflık değil, güçtür. Ve bu güç, toplumların karanlıktan çıkmasını sağlayacak tek ışıktır.
Adalet, bir toplumun kaderini belirleyen en anlamlı ilkedir. Onu kaybeden, kendini ve her şeyini kaybeder. Onu koruyan bireyler, toplumlar ve devletler geleceğini korur.

İthaf
Bu yazıyı, başta Cumartesi Anneleri olmak üzere yıllardır adalet mücadelesi veren Emine Şenyaşar’a ve faili belli polisler tarafından katledilen Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’a ithaf ediyorum. Onların yılmaz adalet arayışı ve mücadelesi elbet bir gün kazanacak.















