28 Şubat Cumartesi sabahı ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın üzerinden tam iki hafta geçti. Ve o gün, savaşın ilk saatlerinde yazdığım yazıda şu beş temel soruyu sormuştum: Bu savaşın süresi ve kapsamı ne? İran nasıl karşılık verebilir ve savaş bölgeye yayılır mı? Trump’ın içeride ve dışarıda yüklendiği maliyetler neler? İran’da ne olacak ve rejim çökecek mi? Bu savaş küresel bir krize dönüşür mü?
Aradan geçen 15 günün ardından tabloya baktığımızda ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Bu soruların bazılarına dair kısmi cevaplara ulaşmış olsak da savaşın ilk gününde, sıcağı sıcağına sorduğum bazı önemli sorular tuhaf bir biçimde hâlâ olduğu yerde duruyor; hatta bazıları daha da belirsizleşmiş durumda. Bu nedenle bugün savaşın 15 günlük bilançosuna bakmanın belki de en iyi yolunun “değişenler ve değişmeyenler” üzerinden okumak olduğunu düşünüyorum.
Gelin, ilk olarak hâlâ cevap aradığımız, hatta bazılarının cevabı giderek muğlaklaşan “değişmeyen” sorulara bakalım.

Savaşın süresi, istikameti ve sınırları hâlâ belirsiz
Savaşın ilk gününde sorduğumuz en temel soru hâlâ büyük ölçüde cevapsız: “Operasyonun süresi ve kapsamı: Bu sınırlı bir operasyon mu, öyleyse sınırı ne?”
Savaşın üçüncü haftasına girerken hiçbir tarafın açık bir “çıkış stratejisi” ortaya koymadığını görüyoruz. Kaldı ki net bir hedef ve amaç da söylemek güç. Trump yönetimi ilk günlerde operasyonların iki ya da üç hafta sürebileceğini zikretmişti; daha sonra bu süre altı haftaya kadar çıktı. Hatta savaşın ilk haftasının sonunda, Pentagon’un savaşın Ağustos ayına kadar uzayabileceği ihtimaline karşı hazırlık yaptığına dair haberler basına yansıdı.
Trump ise her gün birbirini izleyen çelişkili açıklamalar yapmayı sürdürüyor. ABD’nin hedefi İran’da bir rejim değişikliği mi, yoksa Trump’ın birkaç kez dile getirdiği gibi Washington zaten askeri hedeflerine ulaştı ve operasyon planlananın ötesine mi geçti? Bu hafta bazı sinyaller ABD’nin savaşı sonlandırmaya hazırlandığı izlenimini verirken, Cuma günü Trump “Haftaya İran’a çok ağır bir darbe vuracağız” diyerek çatışmanın dozunun artabileceğini söyledi. Hepimiz gözümüzü kulağımızı açmış, akli meleklerinden kuşku duyanların giderek arttığı bu tuhaf ve tutarsız liderin ağzından ne çıkacak diye takip eder hâldeyiz. Ama işin daha da tuhafı; belki o bile bu sorunun cevabını bilmiyor.
Öte yandan sahadaki tablo da benzer şekilde giderek artan bir belirsizliğe işaret ediyor. İsrail operasyonlarını genişletmeye devam ediyor. İran ise hem doğrudan hem de dolaylı yollarla karşılık vermeyi sürdürüyor. Karşılık verme kapasitesi de beklentilerin üzerinde. Tüm bunlarla beraber savaşın hangi noktada biteceğine dair net bir siyasi hedef, askeri son nokta ya da müzakere zemini ufukta gözükmüyor.
Bu nedenle bugün için söylenebilecek en net şey şu: Savaşın ilk gününde sorduğumuz en temel soru, aradan geçen 15 güne rağmen bütün belirsizlikleri ve alt senaryolarıyla hâlâ masada duruyor.
İsrail’in savaşı nerede başlayıp nerede bitiyor?
Aynı soru ve aynı belirsizlik İsrail açısından da geçerli. İsrail savaşın başından itibaren operasyonlarını genişleterek sürdürüyor. Ancak İsrail’in kendisini “güvende” hissetmesi için neyin gerçekleşmesi gerektiği hâlâ açık değil. Kaldı ki mesele ucu açık bir şekilde İsrail’in kendini güvende hissetmesine bırakıldığı takdirde Netehyahu hükümetinin yapabileceklerinin sınırı yok.
İran’ın füze kapasitesinin tamamen yok edilmesi mi hedefleniyor? Başta Lübnan olmak üzere vekil güçlerin bertaraf edilmesi mi? İran’ın nükleer programının ortadan kaldırılması mı? İran’da rejimin çökmesi mi? Yoksa yeni bir hedef olarak Lübnan’ın Gazze’ye dönüşmesi mi? Yoksa E seçeneği; “yukarıdakilerin hepsi” mi?
Bu sorunun cevabı verilmeden savaşın ne zaman sona ereceğini ve kapsamını tahmin etmek de imkânsız. Üstelik savaşın süresi ve kapsamına bağlı olarak; savaşın bölgesel ve küresel dinamiklerinden Trump’ın angajmanının sınırlarına kadar uzanan bir sürü önemli denklem de doğrudan bu faktöre bağlı.

Değişmeyenlerden biri de İran rejimi: Çökmedi, çökme emareleri de göstermiyor
Savaşın ilk saatlerinde en çok konuşulan senaryolardan biri İran rejiminin hızla destabilize olmasıydı. Üst düzey askeri ve güvenlik kadrolarının kaybedilmesi, komuta zincirinin dağılması ve bunun iç politik bir krizi tetiklemesi bekleniyordu. Nitekim savaşın ilk iki gününde İran’ın en üst düzey siyasi ve askeri elitlerinin bir kısmı öldürüldü. Zaman geçtikçe bunun ne kadar çarpıcı bir gelişme olduğunu belki biraz unutuyoruz, ancak savaşın daha ilk gününde İran’ın lideri Ali Hamaney’in öldürülmesi başlı başına tarihsel ölçekte bir olaydı.
Sonradan daha iyi anladığımız kadarıyla Trump yönetiminin planı ve beklentisi de büyük ölçüde bu senaryoya dayanıyordu: Rejimin üst kademesini hedef alarak İran’da hızlı bir siyasi çözülme yaratmak. Ancak aradan geçen 15 gün bu beklentinin gerçekleşmediğini, İran rejiminin en azından şu aşamada çökmekten çok uzak olduğunu gösteriyor. İran rejimi ağır kayıplar vermiş olsa da devlet aygıtı işlemeye devam ediyor. Ali Hamaney’in oğlu Mücteba yeni lider oldu -her ne kadar onu göremesek de-. Güvenlik kurumları çalışıyor, siyasi merkez belirli bir istikrarı koruyor.
Ve belki de daha önemlisi; şu ana kadar ciddi bir toplumsal mobilizasyon veya kitlesel muhalefet ortaya çıkmış değil. Savaşın başında ABD ve İsrail’in “biz bombalıyoruz, siz de sokağa çıkın” türünden akıl almaz taktiği işe yaramadığı gibi İran halkının bu saldırı karşısında belirli ölçüde daha da kenetlenmesini konuşuyoruz. Nitekim geçtiğimiz hafta söyleşi yaptığım, dünyaca ünlü İranlı sosyolog ve antropolog Fariba Adelkhah da bu noktaya dikkat çekiyordu. Adelkhah’ın vurguladığı üzere İran savaşa alışkın ve dirençli bir toplum. Ayrıca İran milliyetçiliği ve güçlü anti-emperyalist damar, ülkenin toplumsal dinamiklerinde hâlâ belirleyici bir ideolojik güç olmaya devam ediyor:
“İran toplumunda güçlü olan ve bir bakıma İslam Cumhuriyeti’nin lehine işleyen temel bir unsur var; o da İran milliyetçiliği. Bu milliyetçilik her türlü dış müdahaleye karşı güçlü bir reddiyeyi ve ülkenin bağımsızlığını savunan bir duygudur. Unutmamak gerekir ki İran Devrimi’nin üç büyük sloganı vardı ve bunların başında ‘İran’ın bağımsızlığı’ geliyordu.”
Trump’ın stratejisi hâlâ belirsiz, ama maliyetleri görülmeye başladı
Savaşın en önemli bilinmezlerinden biri de ABD Başkanı Donald Trump’ın bu savaşa neden, nasıl, hangi stratejik hedeflerle ve motivasyonlarla girdiği.
Amaç İran’ın nükleer programını durdurmak mı? Rejim değişimini tetiklemek mi? Sadece İsrail’in güvenliğini sağlayacak bir caydırıcılık üretmek mi? Verilmeyen Nobel Barış Ödülü karşısında kendisine biçeceği bir “savaş ödülü” payesiyle ara seçimlere girmek mi?
Bu soruların hiçbirinin cevabı şu an için net değil.

28 Şubat’ta yazdığım yazıdaki soru şuydu: “Trump’ın içeride ve dışarıda yüklendiği maliyetler: Trump Amerika’yı siyasi olarak riskli bir savaşa mı soktu?”
Aradan geçen 15 gün boyunca dünya kamuoyunda en çok tartışılan başlıklardan biri tam da bu oldu. Tartışmanın merkezinde ise özellikle ABD kamuoyunda giderek daha fazla dile getirilen şu soru masadaki yerini fazlasıyla koruyor: Washington, Amerikan önceliklerinden ziyade İsrail’in güvenlik gündemini önceleyen ve ABD’nin çıkarları açısından tartışmalı bir savaşa mı girdi?
Bu tartışma sürerken savaşın ABD’ye ve Trump’a yüklediği bazı maliyetler de yavaş yavaş görünür hâle gelmeye başladı. Bunların ilki kuşkusuz askeri ve ekonomik maliyetler. Pentagon brifingine göre ilk 6 günün maliyeti en az 11,3 milyar dolar. 15 günün bilançosunu resmi olarak bilmiyoruz ama tahminlere göre 19 milyarın üzerinde. Ve çatışma uzadıkça bu rakamın hızla artacağı açık.
Üstelik ABD’nin kullandığı birçok yüksek teknolojili silah sistemi son derece pahalı ve yeniden üretimi zaman alıyor. Patriot sistemleri ve diğer gelişmiş mühimmatların, görece ucuz İran İHA’ları ve füzeleri karşısında yarattığı maliyet dengesi bugün askeri çevrelerde ciddi biçimde tartışılıyor. ABD’ye yüklediği maliyet ve askeri sınırlılık ise tüm dünyanın gözü önünde ABD’ye eksi puan yazıyor.
Trump’ın karşı karşıya olduğu ve sonuçlarının ne olacağı henüz netleşmemiş diğer maliyet ise siyasal ve toplumsal maliyet. İlk 15 günde görülen tabloya bakıldığında Trump’ın bu savaş için kendi tabanından dahi beklediği desteği almakta zorlandığı görülüyor. Bu destek kırılmasının en önemli sebebi de Trump yönetiminin, savaşın niyetini, motivasyonunu ve nihai hedefini Amerikan kamuoyuna hâlâ net biçimde anlatamamış olması.
Savaş uzadıkça bu maliyet artıyor ve yaklaşan Kasım seçimleri öncesinde bir zaferle kampanyaya girme stratejisi tam tersine ayağına dolaşmış durumda. Bir kazançtan çok bir yük bindireceğe benziyor ama o yükün ve maliyetin boyutu hâlâ belirsiz.
Değişenler: Ortadoğu, Körfez, küresel ekonomi, enerji piyasaları ve İran’a dair bazı sorular
Peki gelelim değişenlere ya da bu 15 gün içerisinde kısmen de olsa cevap bulduğumuz bazı başlıklara.
İran’ın askeri kapasitesi ve savaşa direnme gücü
Savaşın ilk gününde yazdığım yazının en önemli sorularından biri de kuşkusuz “İran nasıl karşılık verebilir ve savaş bölgeye yayılır mı?” sorusuydu.
İlk iki hafta bu soruya dair önemli veriler ortaya koydu. İran doğrudan askeri üstünlük kurabilecek bir güç olmayabilir; ancak savaşı uzatabilecek ve maliyetini artırabilecek bir kapasiteye sahip olduğunu açık biçimde gösterdi.
Özellikle Körfez’de askeri üslerin yanı sıra enerji altyapısına, sivil altyapıya yönelik saldırılar ve bölgedeki askeri hareketlilik İran’ın çatışmayı genişletme ve zamana yayma stratejisini benimsediğini gösteriyor. Bu strateji de şu an için savaşa ve etkilerine dair konuştuğumuz her şeyin doğasını değiştirdi.
Başka bir ifadeyle İran savaşı kazanamayabilir ama savaşı ABD ve müttefikleri için her anlamda pahalı hâle getirebilir ve getiriyor da. Bu da beklentilerin aksi yönünde gelişen en temel olgulardan biri.

Savaşın bölgeselleşmesi ve Körfez’in varoluşsal krizi
Savaşın ilk gününde sorduğumuz bir başka kritik soru da şuydu: Bu çatışma bölgeye yayılacak mı?
Bugün geldiğimiz noktada savaşın hem İsrail hem de İran eliyle belirli ölçüde bölgeselleştiğini gördük. Hatta her anlamda klişe tabirle “Orta Doğu’da kartların yeniden dağıtıldığını” söylemek mümkün: Körfez’den Lübnan’a, Suriye’den Kürtlere, İran’dan Suudi Arabistan’a. İran özellikle Körfez ülkelerini hedefe koyarak savaşın coğrafyasını genişletmeye çalışıyor ve bu amacında bu noktaya kadar bir ölçüde başarılı olduğunu söyleyebiliriz.
Nitekim Körfez ülkeleri bu savaşın sonucunda çok yönlü bir güvenlik krizinin içine sürüklenebilir. Bu hafta yaptığımız söyleşide ünlü siyaset bilimci ve Orta Doğu uzmanı Gilles Kepel de bu noktaya dikkat çekti ve kanımca uzun süre konuşacağımız önemli bir kırılmayı şu sözlerle dile getirdi:
“Bugün İran’ın ortak saldırısı muhtemelen kartları yeniden dağıtıyor. Bunun hakkında konuşmak için henüz erken ancak açıkça görüyoruz ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Özellikle de Körfez’in refahı üzerine kurulu olan varsayımlar çok derinden sarsılmış durumda.
Körfez’deki küçük ve müreffeh monarşiler büyük bir güvenilirlik sorunuyla karşı karşıya. Dubai’de emlak piyasası zaten çöktü. Emlak piyasasının temeli olan güvenlik ve huzur bugün ciddi biçimde sorgulanıyor. Bu nedenle güvenin yeniden tesis edilmesi uzun zaman alacak.”
Lübnan dosyasının yeniden açılması
Savaşın ikinci haftasında ortaya çıkan bir başka önemli gelişme ise Lübnan cephesinin yeniden hareketlenmesi oldu.
İsrail’in son yıllarda büyük ölçüde etkisiz hâle getirdiği düşünülen Hizbullah tehdidinin tamamen ortadan kalkmadığı görülüyor. Bu nedenle savaşın ikinci haftası itibarıyla İsrail operasyonlarının ağırlık merkezi önemli ölçüde Lübnan’a kaymış durumda.
Bu gelişme savaşın tek bir cephede sınırlı kalmayacağını gösteren önemli bir işaret. Üstelik tartışma artık yalnızca Hizbullah ve İran’ın Hizbullah’a desteği meseleleriyle sınırlı değil. İsrail’in Lübnan’a yönelik çok daha geniş çaplı ve yıkıcı bir strateji izlediğini görüyoruz. Artık mesele, Lübnan’da da İsrail eliyle Gazze’de gördüğümüz türden bir yok etme sürecinin yaşanıp yaşanmayacağı.
Şimdiden ağır bir insani krize sahne olan yerinden etme ve işgal politikalarının yaratacağı doğrudan ve dolaylı etkilerin, yalnızca Lübnan’ın değil Orta Doğu’nun siyasi ve toplumsal dengelerini de derinden etkileme potansiyeli taşıdığı açık. Bu nedenle Lübnan cephesinde yaşananlar, önümüzdeki dönemde bölgenin yeniden şekillenmesinde belirleyici faktörlerden biri haline gelebilir.

Değişen faktörleriyle beraber değişmeyen son soru: Savaşın küreselleşmesi riski
28 Şubat’taki yazımda ele aldığım son soru şuydu: “Bu savaş küresel bir krize dönüşür mü? Ya da felaket tellallarının dediği gibi 3. Dünya Savaşı başladı mı?”
Savaş henüz tam anlamıyla küresel bir askeri krize dönüşmüş değil. Beklenen müdahalelerin başında Rusya ve Çin gibi büyük aktörlerin İran lehine koz oynaması geliyordu, olmadı. Kaldı ki savaşın ilk günlerinde korkulan bir şekilde bu savaş başka parçalı savaşları tetikleyerek savaşın bölgenin de dışına taşan bir küresel askeri ve siyasi risk oluşturması gözlemlenmedi. Bu anlamda soru “değişmeyen” olarak duruyor.
Ancak savaşın ekonomik etkileri şimdiden küreselleşmiş durumda.
Keza bu savaşın küresel riskini yalnızca bugün sahada görünen askeri cephelerle ölçmek de eksik kalır. Asıl meselenin, büyük güç rekabetinin giderek daha kırılgan hâle getirdiği uluslararası sistem olduğunu unutmamamız lazım. ABD’nin tuhaf bir şekilde ilerleyen işlemsel dış politikası ve bunun gerisinde işleyen büyük güç rekabeti uluslararası sistemi kırılganlaştırmaya ve daha büyük çatışmaya meyyal hâle getirmeye devam ediyor. Bu nedenle Orta Doğu’daki bir savaş artık yalnızca bölgesel bir kriz olarak kalmayabilir; küresel güç rekabetinin farklı cephelerini birbirine bağlayan ve parçalı savaşlara kapı aralayan bir tetikleyiciye dönüşmesi ne yazık ki hâlâ küresel odanın ortasında duran bir fil.

Bugün Rusya ve Çin doğrudan askeri müdahaleden ya da destekten kaçınarak temkinli bir strateji izliyor; İran’a sınırlı destek verirken çatışmanın doğrudan tarafı olmamaya özen gösteriyorlar. Ancak bu temkinli mesafe kalıcı olmayabilir. Enerji akışlarının kesintiye uğraması, Hürmüz Boğazı’nın kalıcı şekilde kapanması ya da Körfez altyapısının büyük ölçekte hedef alınması durumunda, bu savaş küresel ticaret ve enerji düzenini doğrudan tehdit eden bir kriz haline gelebilir. Nitekim şimdiden dünya petrolünün kabaca dörtte birinin geçtiği Hürmüz hattındaki kriz enerji fiyatlarında sert sıçramalara yol açtı ve küresel ekonomide resesyon riskinin konuşulmasına neden oldu. Nitekim bu çok yönlü askeri, siyasi ve ekonomik kriz bazı açılardan Rusya’nın ve Çin’in elini rahatlatması suretiyle başka çatışma cephelerinin açılmasını kolaylaştırabilir.
Böylesi karamsar bir senaryoda Orta Doğu’daki savaşın yalnızca Washington, Tel Aviv ve Tahran (ya da geniş Orta Doğu) arasındaki bir çatışma olmaktan çıkacağını unutmayalım. Çin’in enerji güvenliğinden Avrupa’nın ekonomik istikrarına, Hindistan-Pakistan hattındaki kırılgan dengelerden Rusya’nın jeopolitik ve enerji hesaplarına kadar uzanan çok daha geniş bir küresel denklemin parçası hâline gelme potansiyelini barındırıyor.
Kısacası bugün henüz küresel bir savaş yok; ama uluslararası sistemin bugünkü kırılgan yapısı düşünüldüğünde, bu savaşın dünyanın farklı kriz hatlarını birbirine bağlayan bir jeopolitik zincirleme reaksiyon üretme ihtimali de hiç olmadığı kadar gerçek görünüyor. İki hafta önce de bu risk vardı, ama son iki hafta bu riski azaltmadı, karmaşıklaştırarak artırdı.














