Merakla beklediğimiz 98. Akademi Ödül Töreni geçtiğimiz pazar gecesi şık ve sade bir organizasyonla gerçekleşti. 2025 yılının öne çıkan filmleri gece boyunca dağıtılan heykelcikler ile taçlandırıldı. Geceye toplam altı dalda Oscar kazanan Paul Thomas Anderson imzalı One Battle After Another filmi damga vurdu. Ryan Coogler’ın yönetmenliğini yaptığı Sinners ise geceden toplamda dört ödül ile ayrılarak Anderson’ın filmini takip eden yapım oldu.

Başarılı auteur sinemacı Anderson, En İyi Film, Yönetmen ve Uyarlama Senaryo dallarında kazandığı Oscar ile gecenin tartışmasız öne çıkan ismiydi. Bu dalların yanı sıra film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Kurgu ve bu yıl ilk defa verilen Casting Oscar’ının da sahibi oldu. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Sean Penn ise törende yoktu; kendisi o sırada Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile görüşmek üzere Kiev’e giden bir trende bulunuyordu.
Sinners ise En İyi Erkek Oyuncu dalında Michael B. Jordan’a ve Özgün Senaryo dalında filmin yönetmeni Coogler’a Oscar kazandırdı. Bu iki ödülün yanı sıra Sinematografi dalında başarılı bulunan Autumn Durald Arkapaw, bu ödülü kazanan ilk kadın görüntü yönetmeni olarak tarihe geçti. Özgün Müzik dalında ise henüz 41 yaşındaki Ludwig Göransson üçüncü Oscar’ını eve götürdü. Sinners‘ın bu yıl rekor kırarak toplam 16 dalda adaylık kazandığını hatırlatmakta da yarar var. Geceden yalnızca dört heykelcik ile ayrılması adaylık sayısının yanında biraz mütevazi kalıyor; onu da not etmeden geçmeyelim.
Bu iki filmin yanı sıra Hamnet filmindeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu dalında Jessie Buckley bizi şaşırtmadı ve Oscar’ın sahibi oldu. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ise Weapons filmindeki performansı ile 75 yaşındaki Amy Madigan hepimize ilham verdi. Gecede kazandığı üç Oscar ile Frankenstein, iki Oscar ile KPop Demon Hunters, One Battle After Another ve Sinners filmlerini takip eden yapımlar olarak gecede kendilerine sağlam bir yer edindiler.
Açıkçası bu yıl kazananları tahmin etmek kolay değildi. Ocak ayı başında başlayan ve Akademi Ödül Töreni’ne kadar devam eden ödül sezonunda farklı filmlerin ve sanatçıların öne çıktığını ve kendilerinden bahsettirdiklerini görmüştük. Öte yandan One Battle After Another ve Sinners filmlerinin geceden ellerinin boş dönmeyeceği de kesin gibiydi. Gecenin en büyük sürprizlerinden biri, Marty Supreme ile favori gösterilen Timothée Chalamet’nin ödülü Michael B. Jordan’a kaptırması oldu. Chalamet benzer şekilde geçtiğimiz yıl da bu dalda aday gösterilmiş ancak heykelciği son anda The Brutalist filmindeki performansı ile Adrien Brody’e kaptırmıştı. Gecenin bir başka şaşırtıcı yanı ise toplam dokuz adaylığı olan Marty Supreme filminin hiçbir dalda Oscar kazanamaması oldu. Benzer şekilde Train Dreams, Bugonia, The Secret Agent ve It Was Just an Accident filmleri de geceden ödül kazanamadan ayrılan yapımlar arasındaydı.

Belgesel dalında da tahminim tutmadı. Birçok kişi bu dalda Amerika’nın bitmek bilmeyen sistematik ırk ve hukuk sorunlarına ışık tutan, oldukça çarpıcı The Perfect Neighbor filminin öne çıkacağını düşünüyordu. Benim tahminim ise Amerikalı bir şaire, kanserle mücadele eden bir kadına odaklanan Come See Me In The Good Light filminden yanaydı. Akademi ise tercihini Putin’in Ukrayna’ya savaş açmasının ardından Rus eğitim sistemi üzerinde kurduğu propaganda ve yalan makinesinin nasıl çalıştığını ortaya çıkaran cesur belgesel Mr Nobody Against Putin‘den yana yaptı.
Törenle ilgili beni şaşırtan noktalardan biri de gecenin düşündüğümden daha politik geçmesiydi; zira Hollywood dünyası her ne kadar o savaştan bu savaşa savruluyor olsa da hiçbir şekilde suya sabuna dokunmayacağını düşünüyordum. Arka arkaya siyasi demeçler görmesek de gerek şakayla karışık gerek ciddi gündeme atıf yapıldı. Başarılı İspanyol oyuncu ve Gazze konusundaki tavrını hiç saklamayan Javier Bardem sahneye çıkıp “Savaşa hayır ve özgür Filistin” dedi. Mr Nobody Against Putin filminin yönetmeni David Borenstein bir ülkenin sayısız suç ortaklığı ve sessizlikle nasıl kaybedilebileceğinin altını çizdi. Paul Thomas Anderson çocuklarına bıraktığı dünya için onlardan özür diledi ve yeni neslin dünyamıza nezaket ve sağduyu getirmesini teşvik eden bir konuşma yaptı. Gecenin sunucusu Conan O’Brien bu yıl 2011’den beri ilk defa İngiliz bir oyuncunun adaylığı olmadığını ancak en azından İngilizlerin pedofillerini tutukladığını söyleyerek Epstein ve Trump konusuna nispeten üstü kapalı bir atıfta bulundu. Ünlü komedyen Jimmy Kimmel ise geçen yıl sahipliği Trump ile yakınlığı bilinen Ellison ailesine geçen CBS televizyonunu uyguladığı sansür gerekçesiyle açıkça eleştirdi.

Geriye ne kaldı?
Oldukça hareketli, çeşitli ve eğlenceli bir sinema yılını geride bıraktığımızı düşünüyorum. Dünya sinemasının öne çıkan yapımları — Brezilya, Fransa, Norveç ve İspanya sineması — Hollywood stüdyo yapımlarının yanında kendilerine iyi bir yer edindiler. Yalnızca İngilizce konuşan filmler değil, Farsça, İspanyolca, Norveççe ve Arapça konuşan filmler de kendilerini Oscar sahnesinde gösterme şansı buldu. Törenin, Amerika’nın giderek daha dışlayıcı, benmerkezci ve neredeyse emperyal bir tavırla dünyadaki çalkantıları artırdığı bir dönemde sansüre karşı ifade özgürlüğünü, savaş yerine barışı, suç ortağı olmak yerine ses çıkarmayı savunan bir tavır sergilemesi beni mutlu etti. Temennim 2026 sinema yılının aynı duruşu sergileyebilmesi. Kendi adıma umutluyum.

Son bir not
Yazımı kapatırken, bir sinemasever olarak önümüzdeki hafta İstanbul Film Festivali’nin biletlerinin satışa çıkacağını da not etmek isterim. Programın tamamı henüz açıklanmadı, dolayısıyla gösterilecek filmlerle ilgili ayrıntılı yazımı haftaya saklıyorum. Ama şimdiden festival için heyecanlandığımı söylemeliyim. Festival bu yıl 45. yaşını kutlayacak.
Tüm okurlarımıza sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir bayram diliyorum!













