ABD ve İsrail’in, İran’da rejimi düşürmek niyetiyle başlattığı savaşın dördüncü haftasına girilirken, ABD yönetimi İran’a yıllardır uyguladığı petrol yaptırımlarını askıya alarak tarihi bir geri adım atmak zorunda kaldı. Trump bu savaşa girerken “Ne umdu ne buldu?” sorusunu haftalardır tartışıyoruz. Umduğunu bulamadığı ve sahadaki gelişmelerin planlandığı gibi ilerlemediği epeydir ortada. Ancak bu ölçekte bir geri adım atmak zorunda kalması, savaşın İran’ın öngördüğü ve arzuladığı şekilde büyük bir küresel enerji krizine evrildiğini de net biçimde ortaya koyuyor. Savaşın giderek karmaşıklaşan ve küreselleşen dinamikleri, Trump’ın miyopik politikasını sahada hızla aşındırırken, onu artan çelişkileriyle birlikte açık bir stratejik başarısızlığa sürüklüyor.

ABD, yükselen petrol fiyatlarını düşürme hedefiyle hâlihazırda denizde bulunan İran petrolüne yönelik yaptırımları 4 haftalık bir süre için geçici olarak kaldırdı. Kararın gerekçesini açıklayan ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu hamlenin piyasaya yaklaşık 140 milyon varil ham petrol ekleyebileceğini belirtti. Böylece Washington, İran’a yönelik sürdürdüğü “maksimum baskı” politikasından fiilen geri adım atmış oldu. Hem de siyasi ve psikolojik etkileriyle, başlattıkları savaşın ortasında atmak zorunda kaldıkları çok büyük bir geri adım.
Öte yandan, bu karardan bir hafta önce ABD, benzer şekilde denizde bulunan Rus petrolüne yönelik yaptırımları da geçici olarak gevşetmiş ve bu petrolün küresel piyasalara ulaşmasına izin vermişti. ABD Hazine Bakanlığı’nın sağladığı bu muafiyetlerin 11 Nisan’a kadar yürürlükte olacağı açıklanmıştı. Rus petrolünün piyasaya yeniden girmesi yaklaşık 130 milyon varillik ek arz anlamına geliyor. Bu karar, ABD’nin Ukrayna savaşı bağlamında Rusya’yı cezalandırma politikasında da önemli bir kırılmaya işaret ediyordu. Yani savaşın küresel enerji piyasalarında estirdiği tufan ABD’yi iki kritik aktör karşısında geri adım atmaya; iki kritik yaptırımını askıya almaya mecbur bırakmış durumda.

Washington’un net bir savaş stratejisi var mı?
Tüm bu gelişmeler, Trump yönetiminin savaşın bundan sonraki aşamasına dair net bir stratejiye sahip olup olmadığı sorusunu da beraberinde getiriyor. Trump her geçen gün makası daha da açılan çelişkili açıklamalarına ve kararlarına devam ediyor. Trump, Cuma günü bir yandan İran’la bir ateşkesin gündeminde olmadığını söylerken, aynı gün sosyal medya üzerinden Orta Doğu’daki askeri operasyonları “kademeli olarak azaltmayı değerlendirdiğini” ifade etti. Daha da dikkat çekici olan, savaşın başından beri sıkça dile getirdiği “İran’daki rejimi sona erdirme” hedefinden artık hiç söz etmemesi.
Buna rağmen askeri yığınak sürüyor. ABD’li yetkililer, 2.500 deniz piyadesi taşıyan üç savaş gemisinin önümüzdeki ay Orta Doğu’ya konuşlandırılacağını ve böylece bölgede hâlihazırda bulunan 50 bini aşkın ABD askerine takviye yapılacağını açıkladı. Nitekim Pentagon’un geçtiğimiz hafta Beyaz Saray’dan 200 milyar dolarlık ek bütçe istemesinin yanı sıra geçtiğimiz süreçte Pentagon ve CIA’in bu savaşın Ağustos’a kadar sürmesine yönelik hazırlık yaptığına dair haberler de savaşın daha uzun ve daha geniş bir düzlemde süreceğine dair emareleri artırmıştı. Ama cari gelişmelerin yanı sıra küresel piyasaların sarsılması ve dışarıdan ABD’ye gelen baskının artması gibi etmenler sebebiyle Trump yönetimi taviz verme, geri adım atma ve kademeli çekilme stratejilerini daha net bir şekilde gündeme almak zorunda kaldı.

Asıl kriz cephede değil, piyasada
Askeri ve operasyonel başarı bir siyasi başarıya dönüşmediği gibi enerji krizi savaşın kapsamını değiştirirken Trump yönetimini giderek zorluyor. ABD’nin yaptırımları askıya alma yönündeki mecburi geri adımı da İran Savaşı’nın artık yalnızca askeri ya da siyasi değil, esas olarak bir enerji krizine dönüşmüş olduğu gerçeğiyle doğrudan ilintili. Nitekim Brent’in varil fiyatı Cuma günü 112 dolara yükseldi; bu, savaşın başlangıcından bu yana yaklaşık yüzde 54’lük bir artış anlamına geliyor.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol’un Financial Times’a yaptığı açıklama bu durumu çarpıcı bir şekilde özetliyor: İran savaşı, küresel enerji sistemi açısından “tarihin gördüğü en büyük tehdit.” Birol’a göre; Körfez’de petrol ve doğalgaz akışının tamamen normale dönmesi ise (bugün yıkıcı ve engelleyici faktörlerin ortadan kalkması hâlinde) altı ayı aşabilecek bir sürece yayılacak.
Bu noktada mesele artık sadece İran ve İran rejimi değil. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol, küresel arzın yaklaşık beşte birini oluşturuyor. Savaşın ilk günlerinden itibaren tanker trafiğinde yaşanan dramatik düşüş ve sevkiyatların neredeyse durma noktasına gelmesi, İran’a yönelik askeri baskının fiilen dünya enerji dolaşımını hedef almak anlamına geldiğini gösterdi. Bu yüzden petrol fiyatlarının hızla 120 dolar seviyesine yaklaşması bir sürpriz değil; aksine, bu kriz 1970’lerin petrol şoklarını ve 2022’deki doğalgaz krizini hayli hayli aşan bir etki yaratma potansiyeli taşıyor.
New York Times’ın konuyla ilgili kapsamlı analizine göre savaşın başından bu yana 9 ülkede, petrol rafinerileri, doğalgaz sahaları ve diğer enerji alanlarını içeren toplam 39 enerji tesisi hasar gördü. Bu tesislerin bir kısmı insansız hava araçlarıyla vuruldu; bazılarıysa birden fazla kez hedef alındı. Bu tablo, bölgesel enerji altyapısını kasıtlı bir strateji dahilinde hedef alan bir örüntüyü işaret ediyor.
Ancak savaşın gerçek kırılma anı, geçtiğimiz Çarşamba günü İsrail’in İran’ın Güney Pars doğalgaz sahasına yönelik beklenmedik saldırısıyla yaşandı. Dünyanın en büyük doğalgaz sahası olan Güney Pars, İran üretiminin yaklaşık yüzde 70-80’ini karşılıyor. Bu ölçekte bir altyapının hedef alınması, savaşın niteliğinde kritik bir değişime işaret ediyor. Bu saldırıya cevaben İran’ın da başta Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt olmak üzere Körfez ülkelerinin enerji tesislerini hedefine alması durumu daha da vahim bir hâle soktu. Artık mesele sadece askeri hedeflerin vurulması değil; doğrudan küresel enerji sisteminin kalbine dokunan bir strateji söz konusu. Savaşın coğrafyası genişlememiş olabilir, ancak hedefleri, kapsamı ve etkisi derinleşmiş durumda. Asla olmaz denilen birçok şeyin olduğu bu savaşta, Çarşamba günü İsrail’in saldırısıyla aşılan eşik bir kere Pandora’nın kutusunu açtı ve bu kutu tekrar kapanamayabilir.
Washington’ın manevra alanı daralıyor mu?
Üstelik İsrail’in küresel piyasaları sarsan bu beklenmedik saldırısının ABD’nin bilgisi dışında olduğunun söylenmesi de çok çarpıcı başka bir boyutu ortaya koydu. Washington “Bilgimiz yoktu” dedi, Trump da hemen akabinde açıklama yaptı ve İsrail’in bir daha enerji tesislerini hedef almayacağını söyledi. Enerji tesisleri kırmızı çizgimiz dedi ama “eğer İran Katar’a saldırırsa Güney Pars sahasını havaya uçururuz” demekten de geri kalmadı. İsrail’in saldırısının ABD bilgisinin dışında olması Trump için ciddi bir zafiyet göstergesi oldu. Üstelik o günden beri yaşananlar Trump’ın elini kolunu bağlayan açmazları daha net bir şekilde ortaya koydu.
Washington’ın yaptırımları askıya alarak attığı geri adım, bir geri çekilmeden ziyade bir zorunluluğa işaret ediyor. Küresel enerji piyasaları alarm verirken, stratejik rezervlerin devreye sokulması ve yüz milyonlarca varilin piyasaya sürülmesi bile fiyatları dengelemeye yetmiyor. Böyle bir ortamda İran petrolünü tamamen sistem dışına itmek, yalnızca İran’ı değil, küresel ekonomiyi de cezalandırmak anlamına geliyor. Ve bu küresel ekonomik maliyet, kuşkusuz, ABD ve Trump tarafından yüklenebilir bir maliyet değil. Bu maliyetin İsrail umurunda olmadığı da ortada. Nitekim umurunda olsaydı Güney Pars sahasını vurmazdı. Hatta bunun aksine, Netanyahu hükümetinin umursadıklarının genişliği ve sınırları tamamen kendi öncelikleri ile çizilmiş durumda. Keza İsrail Savunma Bakanı Katz da daha bugün “haftaya saldırılarımız yoğunlaşacak” dedi.
Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, savaşın doğasına dair daha basit ama kritik bir gerçeği açığa çıkarıyor. İran yalnızca İsrail, ABD ve bölgedeki müttefikleri için askeri ve siyasi bir “tehdit” olmaktan ibaret değil; bu dar tanımı aşan, -tüm zayıflıklarına rağmen- bölgesel ve küresel ölçekte etkisi olan kocaman bir aktör. Daha da önemlisi, İran -ABD ve İsrail istese de istemese de- küresel enerji sisteminin çökmesini engelleyen kritik bir denge unsuru hâline gelmiş durumda. Bu durum, ABD’nin ve İsrail’in stratejik hedefleri ile küresel ekonomik ve altyapısal gerçeklikler arasındaki gerilimi ayan beyan ortaya koyuyor.
Sonuç olarak İran Savaşı’nın kaderi bugün cephede değil, enerji piyasalarında belirleniyor. Ve görünen o ki, Washington İran’ı zayıflatmaya çalışırken aynı anda ona bağımlı hâle geldiği tuhaf bir açmazın içerisinde.














