Gündemle başlıyorum yazıma çünkü haksız, hukuksuz, adaletsiz “kör kuyularda kalmış” gibiyiz ve az sayıdaki tahliyeye bile çok sevindim. İBB davasında tahliye edilen 18 tutuklu aramıza hoş geldi. Darısı tüm tutuklu ve tutuksuz sanıkların beraatine diyelim. Dosyada ismi geçenlerin hemen hepsini haberlerden tanıyor olsam da aralarından iki kişiyi doğrudan tanıyorum. Mehmet Ali Çalışkan 11 Şubat’ta tahliye edildiğinde çok sevinmiştim. Cuma gecesi ekrana yapışarak tahliye edilen sanıkların isimlerini dinledim. Tahliye listesinin sonunda arkadaşım, kız kardeşim gibi sevdiğim Şehide Zehra Keleş’in ismini duyunca çok mutlu oldum. Hoş geldin Zehra. Dilerim bir daha yavrucuğundan ayrılmak zorunda kalmazsın. “Aktörler değişiyor, devlet aklı değişmiyor” tespitiyle kızlarının yanında tam destek olan, 28 Şubat sürecinde aynı haksızlıklara uğratılmış ailesine, tahliye olanlara ve ailelerine göz aydınlığı diliyorum.

Akraba cinsel istismarı ve yargı pervasızlığı
BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberiyle öğrendiğim çocuk cinsel istismarı şikâyetine dair soruşturmada yapılan vahim kusurlara dikkat çekmek gerekiyor. Bağlantısını verdiğim haberden detaylar okunabileceği için olaya ilişkin sınırlı bilgiyle yetineceğim. Yıl 2020. Çocuk, istismarı annesine söylediğinde şikâyet oluşturuluyor. Akraba yetişkin erkek. Çocuk 14 yaşında bir kız. Erkek resmen çocuğa pusu kurmuş. “Elimde görüntülerin var, gel konuşalım” diyerek kendi evine çağırdığında gerçekleşmiş istismar. Savcı ise kovuşturmaya yer yok kararı vermiş. Gerekçe olarak çocuğun ısırmadığını, itmediğini, bağırmadığını gösteriyor. Bir de vücudunda darp ve sair şiddet bulgusunun olmayışı nedeniyle şikâyeti davaya dönüştürmemiş. Oysa 2020 yılında yasada çocuk cinsel istismarı suçuna ilişkin somut delil şartı yoktu. 2022 yılında yapılan bir değişiklikle maddeye somut delil şartı eklendi. Ki bu ekleme evrensel hukuka aykırı. Cinsel şiddet suçlarında somut delil nadiren bulunur ve çocuk cinsel istismarında bu somut delili bulma imkânı çok daha zordur.
Bir diğer önemli konu da “hayatın olağan akışı” meselesi. Başsavcı, çocuk mücadele etmediği için şikâyetin gerçekliğine inanmamış. Bu ülkede tüm hâkim ve savcıların öğrenmesi gereken çok basit bir yaşam kuralını hatırlatmak gerekiyor. Tüm canlılar gibi kadınlar ve hatta küçük kız çocukları da hayatta kalmak üzere programlanarak yaratılmıştır. Hayatta kalmak, daha fazla zarar görmemek, yaralanmamak üzerine refleks geliştirilir cinsel saldırı karşısında. Ve aslında dünya genelinde hukuk ve şiddetle mücadele alanında çalışan kolluk güçleri, kamu spotlarıyla ve halk eğitimleriyle kadınlara ve çocuklara saldırganla mücadele etmekten kaçınmaları öğütlenir. Bizimkiler ise adeta “kadın veya çocuk ölmediyse, ağır yaralanmadıysa iftiracı, zavallı erkek fail kadının veya çocuğun tuzağına düşmüş” önyargısıyla işlem yapıyor. Bu kafayı değiştirmek, yasadan somut delil şartını kaldırmak gerekiyor. Tabii bütün bunlar için de toplumsal cinsiyet eşitliğinin kabul edilmesi ilk şart ama…
Tuana Torun’un ölümü çok acı, kaza şüpheli
Görele CHP’li eski Belediye Başkanı Hasbi Dede hakkında açılan taciz davası sürerken 16 yaşındaki şikâyetçi Tuana Torun’un trafik kazası sonucu hayatını kaybetmesi, nereden bakılırsa bakılsın hayli şüpheli. Hiç güzide olmayan yargımız hâlâ mahkeme kararlarına geçirmese de yasada yerini almış olan ısrarlı takip suçunun elektronik iletişim yoluyla gerçekleştiğini söylemek yerinde olur. Savcılık ısrarlı takip adını kullanmamak için bir paragraflık isimle kıvranmış resmen. 14 yaşındaki kız için yasada o tarihte yeri olmayan somut delili aramış bir savcı, Tuana’nın şikâyetinde ise bir başka savcı yasada olan suç türünün adını kullanmamak için kırk takla atmış. Yargının kadına ve çocuğa şiddetle mücadeledeki hâl-i pür-melâli böyle. 16 yıllık kısacık ömründe cinsel şiddet ve ısrarlı takip yaşamış ve şüpheli bir trafik kazasında ölen Tuana için suçun adını koyamayan yargı, hiç değilse trafik kazasını hukuk yoluyla açıklığa kavuşturmalı. Evladını kaybetmiş ailenin yasını saygıyla paylaşmak, yanlarında durmak iradesi tüm toplum tarafından sergilenmeli.

Tuhaftır bir gazete, beyin ölümü gerçekleşen Tuana için “organları beş kişiye hayat verecek” güzellemesi yapmayı seçmiş. İktidara yakın medya ve bakanlıklar ise Hasbi Dede’nin CHP’li oluşu üzerinden 16 yaşındaki kız çocuğunun ölümünü araçsallaştırıyor. Kutuplaşmanın bu derecesi akla ziyan. Gerçekte biliriz ki erkek şiddetinin dini, kültürü, sınıfı, etnisitesi olmadığı gibi siyaseti de yoktur. Her ülkede, her kültürde karşımıza çıktığı gibi her siyasette de bulunur. Ama malum uzun zamandır içinde yaşayageldiğimiz bu dönemde yolsuzluk yapan AKP’ye geçtiğinde AK’lanır, suçlu AKP’li ise görevden affedildiğinde AK’lanır hâlde maalesef. Olması gereken ise CHP’nin ve partililerin şiddet failinin arkasında durmadan atılı suçun sübut bulmasına katkı sunmak. Ki tanıdığım pek çok CHP’li bu yönde açıklamalar yapıyor. Erkek şiddeti söz konusu olduğunda kadını ve çocuğu suçlu, kusurlu göstermek için kırk dereden su taşıyan yargı, bakalım bu olayda ne yapacak? Yargı ne yaparsa yapsın, Tuana için adalet isteyerek ailenin yanında yer almalıyız.
Devletin halkına kurduğu pusuya gelince…

Sömürge madenciliği için yabancı güçlerin işgaline ihtiyaç duymayan bir ülkeyiz ne yazık ki. Öyle ki acil kamulaştırma kararı pek kolay çıkarıldığı gibi hukuki süreçlerin tamamlanması da beklenmiyor. “Hukuk arkadan gelsin” sözü şiar edinilmiş olsa gerek ki mahkeme kararlarını beklemeyen şirketlere yıkım ve kesim için jandarma, kolluk mihmandar kılınıyor. Devletin memurları yerli-yabancı sermayeye özel güvenlik personeli gibi tahsis ediliyor. Bu durumun son örneklerinden birisi İkizköy muhtarı Necla Işık’ın kızı Esra Işık’ın tutuklanması oldu. Halktv.com.tr haberine göre İkizköy zeytinlik direnişinin sembolü olan Işık ailesine, adeta devlet pusu kurmuş gibi görünüyor: “Muğla İkizköy’de acele kamulaştırma kararlarına karşı mücadele eden Esra Işık’ın adliyede tutuklandığı saatlerde, ailesine ait taşınmazda avukatlara haber verilmeden el koyma keşfi yapıldığı ortaya çıktı. Sadece Işık ailesinin yaşam alanını kapsayan bu işlem, yürütmeyi durdurma kararı beklenirken ve dosya UYAP sisteminde avukatlardan gizlenerek gerçekleştirildi.” İkizköy direnişinde Esra Işık annesiyle birlikte direnen genç bir kadın. Direnişi kırmak için olsa gerek devletin kendi halkına yapmayacağı bir tuzağın kurbanı oldu Işık ailesi. Zamanlama nasıl da hesaplanmış? Buna pusu kurmaktan başka nasıl bir isim verilebilir? Tek suçu evini, ocağını, bahçesini, ağacını, malını mülkünü, doğayı, temiz havayı, yeşili, börtü böceği, orman yaşamını korumak. Sadece üç-beş yıllık rant için insanların hayatı tarumar edilmiş olmuyor, aynı zamanda gelecek kuşakların yaşamı da şimdiden karartılıyor. O üç-beş yıl bittikten sonra da o cennet köşesine lüks villalar dikerek tarımı tümüyle sonlandırırlar. Kızılderili sözünde olduğu gibi “beyaz adam sarı madeni yiyemeyeceğini son ağaç kesilince anlar.” Ama ne çare…














