1998 yılı, Refah Partisi (RP) macerasının bittiği, Fethullah Gülen’in zirveye tırmandığı yıl oldu. Gülen, “bir yerlerden düğmeye basılmış” gibi, gündemin başına oturmuştu. Televizyonlar, gazeteler ona eskisinden çok daha fazla yer veriyorlardı.
Gülen’in ihtişamlı iftar sofraları, Hilton ve Çırağan’daki davetleri, bu davetlere devlet erkânından, sanat dünyasına kadar önemli isimlerin katılımı, Gülen’e övgüler yağdırılması, işadamlarının yardımları dillerdeydi. Gülen cemaati açısından “en verimli çağ” yaşanıyordu.

Nevval Sevindi’nin, “Fethullah Gülen ile New York sohbeti” Yeniyüzyıl gazetesinde yayınlandı. Bu dizi, Sabah yayıncılıktan yayınlanan kitaplar arasında yerini aldı. 15 Ocak’tan itibaren Hulusi Turgut tarafından hazırlanan “Fethullah Hoca’nın Okulları” dizisi de Yeniyüzyıl gazetesinde yayına başladı.
Daha önceki dönemlerde, bu okulların kendisine ait olmadığını söyleyen, tekzipler yayınlayan Gülen, artık itiraz etmiyor, sahibi olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasına ses çıkarmıyordu. Bir televizyon kanalında “Fethullah Hoca’nın okulları” programı yayınlandı. Fethullah Hoca’nın okullarında Atatürk’ün büstlerinin bulunması, İstiklal Marşı’nın okunması, kimi laik yazarları çok etkiledi, bazıları çok duygulandı. “İşte çağdaş Müslümanlık bu” yorumları yapıldı.

Rıza Zelyut, en çok duygulanan, etkilenen yazarların başında geliyordu. Gazetesindeki köşesinde, Hoca’nın okullarına bir tuğla koyamamanın acısını yüreğinde hissettiğini, onun acısıyla kıvrandığını yazdı. Bunun karşılığını da Gazeteci ve Yazarlar Vakfı tarafından verilen “hoşgörü ödülü” ile aldı.
Fethullah Gülen, tam anlamıyla meşruiyet kazanmıştı artık. İşte bu ortamda, 16 Ocak tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, RP’nin temelli kapatıldığı kararını açıkladı. 2’ye karşı 9 oy ile alınan karara göre RP, “Laik cumhuriyet karşıtı eylemleri tespit edildi” gerekçesiyle kapatılmıştı.
Genel Başkan Necmeddin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal ile RP’den istifa eden Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik’in milletvekillikleri sona ermişti ve Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ile birlikte 5’er yıl siyasi yasaklı olmuşlardı.
RP’liler infial halindeydiler. Kalabalıklar halinde Genel Merkez’i kuşattılar. Ağlayarak coşarak, “Başbakan Erbakan!..” tezahüratları yaptılar. Erbakan, RP’li kalabalığı sükunete çağırarak, kapatılma kararının, bu davanın tarihi seyri içinde “önemsiz bir nokta” olduğunu söyledi.
RP kapatılıp Erbakan siyasi yasaklı olurken, medyada Gülen rüzgârı esiyordu.
Şubat ayında Papa ile görüşünce Gülen’in prestiji daha da arttı. Türkiye’nin “manevi önderi” konumuna geldi. Gazeteciler, ardı ardına konuşmalar yaptılar, televizyonlar programlar hazırladılar. Fethullah Gülen ve okulları yine övülerek gündeme getirildi ve görkemli davetler sürdü.

Esen rüzgâra rağmen arada “çatlak sesler” çıkıyordu. Fakat Türkiye’de esen Fethullah Gülen rüzgârına göre önemsiz görünüyordu. Nazlı Ilıcak şunları yazdı:
“RP’yi alt edebildiğiniz kadar kolay alt edemeyeceksiniz Fethullah Hoca’yı. Çünkü siyasi ve idari kadrolar arasında, basında dostları var.” (13 Şubat 1998, Akşam Gazetesi)
1998 yılı Erbakan’ın darbe aldığı yıldı. Fethullah Gülen ise zirvedeydi.
Meydan Fethullah Gülen ve cemaatine kalmıştı…
Bir anda gelen kabus dolu günler
Fethullah Hoca ve cemaati için kabus dolu günler hiç de beklenmedik bir zamanda gelecekti. Hem de en uygun bir dönemde ve hükümette…
Anasol-D hükümetinde yaşanan bir kriz sonrası, Ecevit Başbakanlığında yeni bir azınlık hükümeti kurulmuştu. Can düşmanı Mesut Yılmaz’ın başbakan olmasını asla istemeyen DYP lideri Çiller, Ecevit’in kuracağı bir azınlık hükümetine güvenoyu vereceğini açıklayınca, Meclis’te dördüncü parti olan DSP, tek başına hükümet kurmuş, Bülent Ecevit 21 yıl sonra yeniden Başbakan olmuştu. Bu hükümet döneminde PKK lideri Abdullah Öcalan, Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildi ve DSP’nin kaderi değişti.
18 Nisan’da yapılan erken seçimlerde DSP, Apo ve medya rüzgârıyla yüzde 21 oy alarak birinci parti olurken, MHP hiç kimsenin beklemediği yüzde 18’lik oy oranıyla ikinci parti çıktı ve seçimin gerçek galibi oldu. RP yerine kurulan FP, yüzde 15 oy’la üçüncü partiydi. Merkez sağ partiler ise iyice aşağıya inmiş, ANAP yüzde 13, DYP yüzde 12 oy alabilmişti. CHP ise yüzde 8 oyla Meclis dışında kalmıştı.
Seçimde ilginç bir gerçek daha vardı. FP genel seçimde üçüncü partiydi ama aynı zamanda yapılan yerel seçimde birinciydi. Ankara, İstanbul gibi belediyeler başta olmak üzere çoğu yerde belediyeler yine FP’nindi.

MHP’nin yeni lideri Devlet Bahçeli, “FP ve DYP biraz dinlensinler” sözünü söyledi. Ardından DSP-MHP ve ANAP hükümeti kuruldu.
Bu hükümet Fethullah Gülen ve cemaati açısından en uygun hükümetti. Çünkü cemaatin büyük kısmı Ecevit’in partisi DSP’ye oy vermişti. Türkiye tarihinde ilk kez dini bir cemaat sol bir partiye oy verirken, yine Türkiye tarihinde ilk kez bir sol partide “cemaate yakın” milletvekilleri yer almıştı. Afyon DSP Milletvekili Gaffar Yakın bunlardan biriydi.
Fethullah Gülen “tedavi” nedeniyle ABD’deydi. 21 Mart 1999’dan beri kaldığı ABD’de durumdan memnundu. Ecevit’in Başbakan olması, FP’nin gerilemesi ve hükümet dışı kalması Gülen’i sevindirmişti.
Bu hükümette cemaate yönelik bir rahatsızlığın söz konusu olmayacağını düşünüyordu. ABD’ye gitmesinin sebebi de seçimden önceki son dönemde cemaate yönelik bazı girişimlerin olacağı yolundaki duyumlarıydı. Başlangıçta pek itibar etmemişti.
Gülen’in Türkiye’deki son konuşması
Fakat ordu içinde “Fethullah Gülen’in üzerine gitme” kararlılığı olduğu ve hükümeti bu konuda sıkıştırdığı duyumları geliyordu. “RP’nin üzerine gidildiği gibi Fethullah Gülen’in üzerine de gidilmeli, bu şahıs siyasetçiler tarafından korunmamalı” ve “Fethullah Gülen, RP’den daha sinsi ve tehlikeli” görüşlerinin askeri kesimde ağırlık kazandığı haberleri de gelmişti.
Bunlara da pek itibar edilmezken, somut bir gelişme oldu. Polis ve askeri yetkililer İzmir Yenişehir’de Fethullah Gülen grubuna ait iki “Işık evi”ne baskın düzenledi. 4’ü Maltepe Askeri Lisesi, 2’si üniversite öğrencisi, birisi de din dersi öğretmeni olan 7 kişi göz altına alındı. 13 Mart’ta gerçekleşen Işık evine baskın olayı, durumun nazik olduğunu gösteriyordu.
Gülen, bu kesin bilgileri alınca fena halde yıkılmıştı. Devlet erkânında ikbal ve itibar beklerken, askerin hücumu karşılarına çıkmıştı. Onca destek verdikleri 28 Şubatçılara, şimdi kendileri av haline gelmişti.
Ecevit MGK toplantılarında askerlere ve hükümet ortağı Mesut Yılmaz’a karşı, Gülen’i savunuyor, kolluyor, gerekirse istifa edeceğini söylüyordu. Askerlerin bir şeyler yapma ihtimalini göz önüne alarak, Gülen’e yurtdışına gitmesi için haber göndermişti. Bunca mesafe alınmışken, devletin her kademesinde taraftarları çoğalmışken, böylesine kötü bir durumla karşı karşıya kalması, Gülen’i hayal kırıklığına uğratmış, umutsuzluğa kapılmıştı.
Türkiye’deki son konuşmasını bu duygularla perişan bir halde yaptı. Üsküdar Altunizade’deki FEM dershanesinin üst katındaki salonda ağlaya ağlaya konuşurken:
“Ben artık sizinle olamayacağım,” dedi. “Bundan sonra bensiz olacaksınız.”
Salondakiler, “Olmaz, olamaz!..” diye hıçkırıyorlar, “Hocam sensiz olamaz!..” diye inliyorlardı.
Gözleri baygınlaştı, dudakları kurudu, kendinden geçer hale geldi.
“Ben artık olmayacağım” dedikçe, “Sensiz olmaz!..” hıçkırıkları salonu inletiyordu.
Bayılır gibi oldu, nefes nefese kaldı. “Hocam sensiz olmaz!..” diyenler, baygın hocalarına ellerinde Zaman gazetesiyle rüzgâr oluşturmaya çalışıyorlardı.
Hoca gerçekten perişandı. Her şeyin bittiğini görüyordu. Gözlerini kapatıp suskun kalan, “off” çeken Hoca, “Merak etmeyin sizin aranızda ölme bahtiyarlığına sahip değilim” deyince herkes feryatlar ederek gözyaşları döktü.
Yapılan görüşmeler, istişareler neticesinde, Ecevit’ten gelen “bir süre gözden ırak olunması” tavsiyesi karara dönüştü ve “rahatsızlığı nükseden” Fethullah Gülen 21 Mart 1999 günü ABD’ye uçtu.

18 Nisan seçimlerini ABD’den izledi. DSP-MHP-ANAP hükümeti kurulunca, “tam aradığı hükümet” oluştuğu için biraz rahatladı. Ecevit’in Başbakan olması her şeyin üstündeydi ve cemaat için bir teminattı.
FP gerilemiş, CHP barajın altında kalmıştı. Ortam Fethullah Gülen ve cemaati için “dikensiz gül bahçesi” denebilecek kadar uygundu. Hatta Mayıs ayında, Türkiye’deki “beyin takımından” da “ortam müsait” işareti gelince, Fethullah Gülen Türkiye’ye dönmeye karar verdi.
Türkiye’ye dönmeye hazırlanırken
Tam dönecekken… Telekulak skandalı patlak verdi. 11 Mayıs 1999 günü gazetelerde yer alan haber, ABD’den dönmeyi erteletecek kadar önemliydi.
Ülkede telekulak çetesinin olduğunu gösteren ve önemli kişilerin telefonlarının dinlendiğini ortaya çıkaran olay, gün geçtikçe dal budak saldı ve 15 Mayıs’ta bu olayın Susurluk’a kadar uzandığı yansıtıldı. Birkaç gün sonra da “Fethullah Gülen yandaşı polislerin” listesinden bahsedilmeye başlandı. “Fethullahçı polisler” listesinde, Emniyet Genel Müdürlüğü daire başkanı olarak görev yapanlar vardı.
Cem Uzan’a ait bir süre önce yayına başlayan Star gazetesi, Fethullah Gülen’den sıkça bahsedilen yayınlar yapmaya başladı. “Tele Şok” başlıklı haberlerde, isim isim telefonları izlenenlerin listesi yayınlandı. Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay, Başbakanlık, bazı bakanlar, milletvekilleri, kimi işadamları ve gazeteciler izlenmeye alınmıştı.
Kamuoyu ne olup bittiğini kavrayamıyor, Star gazetesinin ‘donkişot’ gibi niye Fethullah Gülen’in üstüne gittiğini anlayamıyordu. Bugüne kadar Aydınlık, Cumhuriyet gibi yayın organları ve bazı yazarlar Fethullah Gülen ile ilgili yayın yaparken, medyanın büyük kesimi sessiz kalmış, Fethullah Gülen ve cemaatini “Erbakan’a alternatif” olduğu gerekçesiyle kollamıştı.
Bu konuyla Show TV de ilgilendi ve Reha Muhtar, ABD’de bulunan Fethullah Gülen’le canlı bağlantı kurarak, gündemdeki olayları sordu. Genelde saygılı olmasına rağmen, “Atatürk’ü seviyor musunuz, cumhuriyeti seviyor musunuz?..” gibi dik sorular da yöneltti. ABD’den konuşan Fethullah Hoca, cumhuriyeti ve Atatürk’ü sevdiğini, Atatürk’ün bir deha olduğunu anlattı. Reha Muhtar’ın ardı ardına yönelttiği “Atatürk’ü seviyor musunuz, bir daha söyler misiniz” sorularına cevap verdi.
Ali Kırca düğmeye basıyor

18 Haziran 1999 Cuma günü Fethullah Gülen ve cemaati için kabusun başladığı kara gün olarak tarihe geçecekti. Sabah Grubuna ait ATV televizyonu, “Türkiye sarsılacak!..” alt yazısı geçiyordu sürekli. Ali Kırca’nın sunduğu Ana Haber Bülteni’nde “Türkiye’yi sarsacak!..” bir haber kamuoyuna duyurulacağı anonsu ardı ardına ekranda geçiyordu.
Ve Ali Kırca, Fethullah Gülen’e ait bir video kasetle başladı programına. Gülen konuştukça, Türkiye sarsıldı gerçekten. Konuşan Fethullah Hoca, bambaşka biriydi. Hoşgörü abidesi olarak takdim edilen ve geniş kesimlerce de böyle kabul edilen Fethullah Hoca, “devleti sinsice nasıl ele geçireceklerini” anlatıyordu bu kasette. Birbirinden ilginç şok sözler, izleyenleri dehşete düşürüyordu.
“Durmadan hazırlanmalıyız. Hem de hiç durmadan… Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Bazıları benim için korkak diyor. Ama bazen hasımdan kaçmak, çok çok önemli bir manevradır.”
“Şef döneminde çarşaflı kadınları bile astılar. Milleti kırıp geçirdiler. Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Başka kuvvetler var bu ülkede. Bunları hesap ederek temkinli yürümekte yarar var.”
“Taa ilerilere gitme, can damarları içinde dolaşma ve eğer sonra dönülüp gelinecekse yara almadan geriye gelme meselesi. Gelecek adına çok önemli esaslardır, hususlardır. Gelecek için bunlara mutlaka riayet edilmelidir.”
“Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.”
Aralara spotlar girilerek verilen konuşmalar, izleyenleri hayrete, dehşete düşürmüştü. O zamana kadar Fethullah Gülen’e sempati ile bakanlar, “Adam bizi uyutmuş, meğer en tehlikeli buymuş” yorumu yapıyorlardı. Fethullahçılar ise dehşetle, korkuyla, “her şey bitti!” hayıflanmalarıyla bakıyorlardı ekrana.
Bu zamana kadar 28 Şubat’ı desteklediği ve Erbakan aleyhinde konuştuğu için kollanan Gülen’in cemaati, en özel konuşmalarının televizyon ekranlarından Türkiye’ye yansıtılmasıyla yıkılmıştı. Bugüne kadar ki ‘kazanımları’ sıfırlanmıştı. Kendilerini kollayanlar, kendilerine sempati besleyenler, bu akşamdan itibaren artık yanlarında olmayacak, tam tersine üzerlerine geleceklerdi.
“Bu sefer bizim işimizi bitirdiler. Artık sıra bize geldi” sözleri, Fethullahçıların o akşam en çok konuştukları sözlerdi.
Fethullahçıları asıl düşündüren, bugüne kadar zor zamanlarında hiç sahiplenmedikleri, tam tersine “sistemle iş birliği” yapıp üzerine gittikleri dini çevrelerin yüzüne nasıl bakacaklarıydı.
O dönemde, Doğan Holding gibi belli başlı yayın gruplarının yayın evlerinde Fethullah Gülen’le ilgili kitaplar yayınlanmıştı. O kitaplar İslami yayıncılar tarafından yayınlansa, o kadar ilgi görmeyecek ve reklam edilmeyecekti. Büyük gazeteler, tanınmış yazarlar Hocaefendi diyordu. Bunlar büyük işlerdi.
Şimdi bütün bu “büyük işler” boşa gitmişti. ATV’de yayınlanan Fethullah Gülen’in konuşması, dinleyenleri şoka sokuyor, Türkiye gerçekten de sarsılıyordu.
Fethullah Hoca meğer şeriatçıymış!
18 Haziran gecesi, Fethullahçılar için kabus dolu uzun bir geceydi. ATV’nin yayını bitmek bilmiyordu. Ana Haber’den sonra aynı konu Siyaset Meydanı programında da geç saatlere kadar işlenmişti. Programın konukları, bugüne kadar “Fethullah Gülen’in gerçek yüzünü” sergilemek için çok uğraşmalarına rağmen, buna pek imkân bulamayanlar ve iddialarını kimselere inandıramayanlardı. Şimdi gün onların günüydü ve “Fethullah Gülen’in gerçek yüzünü” sergiliyorlardı. Daha böyle nice kasetler vardı. Fethullah Gülen sadece FP’den daha tehlikeli değildi, Apo’dan da tehlikeliydi ve aslında o da Apo gibi İmralı adasında yargılanmalıydı.
Ali Kırca o akşam, “yarın çıkacak” Sabah gazetesini de ekranlardan göstermişti. Sabah gazetesinin birinci sayfasında yayınlanan “MASKE DÜŞTÜ” manşeti dikkat çekiciydi. Göbekten Fethullah Gülen’in büyük bir resmi yayınlanmıştı.
Ertesi günü sadece Sabah’ta değil, bütün gazetelerde Fethullah Gülen haberleri vardı. O gün Türkiye, Fethullah Gülen’in gerçek yüzü ile karşılaşmış, insanların büyük kısmı Fethullah Gülen’in de aslında “şeriatçı” olduğunu görerek şaşkına dönmüştü.
Hürriyet Gazetesi, olaya “Fethullah Şoku” sürmanşetiyle yer vermişti. “Türkiye Fethullah Gülen’in iki kasetiyle sarsıldı. Gülen’in gizli yüzünü ortaya koyan konuşmalar şok yarattı.”
“Bizi hiç kimse böyle aldatmamıştı”

Yaklaşık 15 gün sürecek bir kabus Fethullah Gülen ve cemaatinin üstüne adeta çöreklenmişti. Her gün, bir önceki günden beterdi. Bütün gazeteler ve televizyonlar bu işin peşindeydi. Fethullah Gülen’in Demirel’i, “Geri zekalı” yerine koyan sözleri, CHP ve DSP’ye “canları cehenneme” deyişi bile bulunup çıkarılmıştı.
Gazetelerde Fethullah Gülen’in gerçek yüzünü ortaya koyan ve ipliğini pazara çıkaran diziler başlamıştı. İlker Sarıer’in “Hoşgörü abidesinin yıkılışı” dizisi 20 Haziran’da Sabah gazetesinde başladı. Dizinin ilk günündeki manşet, “Aldatan Gözyaşları”ydı.
“Fethullah harekatı”, “Yer yerinden oynadı”, “Takkeleri düştü”, “Fethullah Hoca’ya idam talebi”, “Devlet el koydu”, “40 kasetin sırrı”, “Hoca’nın hedefi orduyu ele geçirmek”, “Devletin Fethullah Raporu”, “MGK’ya 3 rapor”, “Fethullah’ın ölüm komandoları”, “İpin koptuğu an”, “Soruşturma derinleştiriliyor”, “MGK’da zor gün”, “Sen neymişsin be Hoca!”, “Gülen İmralı’da yargılansın”, “İşte sinsi plan”, “Komutanların Gülen yorumu: Rejime dinamit”, “Cüppenin sırrı”, “Melek yüzlü şeytan” gibi başlıklar günlerce gazetelerin manşetlerinde yer aldı.
RP’ye alternatif sayıldığı dönemlerde sempati besleyenler dâhil, hemen her yazar bu konuda birbirinden ilginç yazılar yazdı. Çoğu yazar, “aldatıldığını” itiraf etti. Rauf Tamer, “75 yıldan beri, Türkiye hiç bu kadar kandırılmadı. Bizi siyasetçiler bile bu kadar kandırmadı.” diyordu yazısında.
Zaman gazetesi olanları, “komplo” ve “Hoşgörüye darbe” olarak yorumluyordu. Zaman gazetesi yazarları “kampanyayı başlatanların” ve “kartel medyasının” aleyhine yazılar yazmaya başladılar. “Hoşgörü dönemi” artık sona ermişti, “saldırı” dönemi başlamıştı. Ali Kırca’nın geçmişte devleti yıkmak için çalışan bir militan olduğu açıklandı. İsmet Solak da öyleydi. Hulki Cevizoğlu da askerin bir kanadından besleniyordu. Bu kampanyanın arkasında komünistler, solcular, dinsizler, Aydınlıkçılar, 68 kuşağı, ateistler, Çiçek Bar’da laikliği kurtaranlar vardı.
Zaman gazetesi, “Sesinizi çıkarın!..” çağrısı yaptı. Cemaat gençleri ellerinde yüzlerce Zaman gazetesi alarak, caddelerde, sokaklarda, çarşılarda, pazarlarda bedava gazete dağıttı.
Bu dönemde onları en çok üzen, “Hocaefendi” unvanının artık yok olmasıydı. Şimdi gazete ve televizyonlarda “fütursuzca”, “pervasızca” bir üslupla “Fethullah” diye hitap ediliyordu. Yakın zamana kadar “Hocaefendi” manşeti atan gazeteler, artık “Fethullah şoku”, “Fethullah firavun gibi”, “Fethullah imparatorluğu”, “Fethullah melek yüzlü şeytan” gibi başlık atıyorlardı.
Ama o dönemde kendileri de pek kullanamadılar bu unvanı. “Fethullah Gülen açıklama yaptı” şeklinde yazıyorlar ve “Sayın Gülen” ibareleri kullanıyorlardı.
Fethullahçı kesimi en çok üzen şeylerden biri Milliyet gazetesinde yayınlanan Bedri Koraman’ın bir karikatürüydü. Koraman, Fethullah Hoca’yı “can damarlarda dolaşan” bir “asalak” mahlûk gibi çizmişti. Bu karikatür, bütün yazılanlardan, söylenenlerden daha etkili bir darbeydi Fethullahçılar için.
Fethullahçıları bu dönemde kızdıran diğer bir olay ise, Türkiye Gazetesi ve TGRT’nin kendilerine sahip çıkmayışı, ilgisizliği ve “tarafsız” durmasıydı. Türkiye Gazetesi gerçekten de “mesafeli” durmuştu ve “diğer büyük gazeteler” gibi başlıklar atmıştı.
Yaklaşık 15 gün süren fırtına Gülen cemaatinin en kötü günleriydi. Bir anda “en hoşgörülü camia”, “en karanlık örgüt” suçlamasına muhatap olmuştu. “Hoşgörü abidesi” Gülen, artık Erbakan’dan da gerici, PKK’dan da tehlikeli bir adamdı.
Bir an önce bu fırtınanın dinmesi için dua ediyorlardı. Elbet bugünlerin geçeceğini düşünüyorlar, zamanla eski ihtişamlı günlere döneceklerini umut ediyorlardı. Şimdilik sessiz kalıp, sabırla daha güçlü olacakları günleri bekleyeceklerdi.














