Kimileri bunu “aşırı politizasyon” olduğunu düşünüyor ama tam tersini düşünmek de mümkün. Dünya ve Türkiye, hiç olmadığı kadar “siyaset” konuşuyor. Siyaset ise olmuş veya olacak seçimler, partilerin durumu, liderler ve onların söyledikleri ya da sayısal dengeler gibi anlık ve “somut” durumlarla ilgili hatta sadece bunlardan ibaret gibi. Ağırlıklı motivasyon -iktidar ve muhalefette ortak olan- bir kolektif anksiyete. Belirsizlik ve geleceksizliğin, tehlikelerin ve korkuların, yitirilmiş ve yitirilebilecek olanların çerçevelediği; son derece acil, genellikle de tatmin edici bir cevaba ulaşmayan “ne olacak halimiz” sorusu baş rolde. Her gelişme, söylenen her söz, açıklanan her veri, “şimdi ne olur” endişesini ama daha çok da kuytuda bekleyen hezeyanları tetikliyor. Tedirginlik, fıtratı gereği dengesiz. Kronikleşmiş ağır sorunların (ekonominin) konuşulması gerektiği söylense bile; siyasi gündem, acil başlıklar üretmedikçe ilgi hızla düşüyor, duygu durumu ise hep kararsız ve dalgalı.
Söylenenlerin, yapılanların, anlık gelişmelerin; “siyasi (sayısal) dengeleri” nasıl etkileyeceği hakkında -aynı temalar etrafındaki- tartışmalar çok ilgi çekiyor. Bir tür bağımlılık gibi. Özellikle öfke adresleri yarattığında ve akut endişe-öfke ataklarındada hareketlilik aşırı artıyor. “Sonuç” diye isimlendirilenler durumlar, -doğrudan veya dolaylı- anlık ve sezonluk skorlara indirgenmiş. Nedenleri tartışmak yerine sorumlu arayışı hep daha önde. Ancak “normalin” dönmemek üzere buralardan gittiğine ilişkin inanç giderek yükselse bile “sayısal” merak sönümlenmiyor. Senelerdir “en kritik son seçim” olduğu iddia edilen “eşiklerden” geçtiği için Türkiye, bu ruh haline ve “sayısal hassasiyete” daha yatkın. Fakat ABD medyası da İran’a saldırının Kasım ara seçimlerine etkisini tartışmaktan çıkamıyor. Bu sayısal bağımlılığı yaratan önemli faktörlerden biri de, rakibi yenmekten ziyade onun kendiliğinden yenileceği (kazanamayacağı) fikri etrafında yoğunlaşma.

Sayılar ve pozisyonlar
Ekonomi ve politikanın doğrudan sayılarla ilgili olmasında şaşırtıcı bir durum yok. Fakat geçen yüzyılın son çeyreğinde başlayan bir dizi ekonomik, siyasal, teknolojik ve kültürel gelişme; düşünme iklimini, düşünce biçimini ve aktarım-etkileşim önceliklerini dramatik biçimde etkiledi. Bilgi çağı, post modernizm, dijital devrim, , küreselleşme, neo-liberal tasarım, finansallaşma gibi pek çok dinamiğin etkisiyle, baskın bir “yeni” düşünce iklimi oluştu. Her şeyin ölçülebileceğini söyleyen, bir şeyin ancak sayısal olarak ifade edildiğinde anlamlı sayıldığı, “gerçeğin” sadece rakamla gösterildiği bir zemin yaratıldı. Bekir Ağırdır, “Sayılar gerçeği temsil etmekten çıkıp, gerçeğin yerine geçmeye başlıyor. Ölçmek için kullandığımız göstergeler zamanla amaca dönüşüyor. İnsanlar gerçeği iyileştirmek yerine, ölçümlerde daha iyi görünmeye odaklanıyor. Böylece ölçüm, gerçeği anlamanın değil, onu yeniden şekillendirmenin aracı oluyor” diyor.
Sayısal hegemonyanın yanında, kültürel ve hatta ahlaki standartlar da “gösteri toplumu” önceliklerine bağlı olarak -medya katkısıyla- ilişki evrenini performans sahnesine çevirdi. İdeolojik tercihlerin artık hiçbir şeyi temsil etmediği veya geçersiz kategoriler olduğu iddiası; tam olarak neyi ayırdığı belirsiz, -çoğu- yapay hatların arkasında biriken şekilsiz öbekler yarattı. Kutuplaştırma ve popülizm, çıkar öncelikleri hiç örtüşmeyen ama kime saldıracağından fazlaca emin öfkeli kalabalıklar üretti. Gündem ve tercih ağırlıkları sadece reaksiyonların ve onları yönlendirenlerin hakimiyetine geçti. Bundan şikayet edenler epey arttı belki ama uyumlananlar da az değil, duygu hakimiyetinde de hep bir adım öndeler. Öfke büyürken hedef ekseni kayıyor. Öfke, sebep olanları arayan ve onlara yönelen dikey (yukarıya doğru) enerji olmaktan çıkıp; yanındaki yöresindekine, en kolay harcayabildiğine hatta sadece gücü yettiğine yöneliyor. Süreklilikten ziyade tazelik arıyor.

Hayal kırıklıkları
Her şeyin sayısal bir netlikle ölçülebileceği ve anlatılabileceği fikri hayal kırıklıklarının da önemli kaynağı aslında. Bunun en somut örneği, bir zamanlar her şeyin cevabını vereceği düşünülen anketlerin itibarındaki sert dalgalanma. Güvenilirlik bir düşüyor bir çıkıyor ama “siyaset” konuşurken “araştırmalara” başvurulma sıklığı ve yarattığı merak pek değişmiyor. “Son anket” başlıkları hala çok tıklanıyor, paylaşılıyor, konuşuluyor. Umutlanmanın, umutsuzluğun hatta umutsuzluk veya rehavetin sebebi sayılsa bile, sayılara çok önem atfediliyor. Göstergelerdeki bozulmaların, bir türlü “rasyonel” sonuçları vermiyor olmasına verilen tepkiler de, sayıların yarattığı hayal kırıklıklarına örnek. Milletin çektiği ekonomik sıkıntılar veya demokrasi-özgürlük kaybı, güven endeksleri; çok net tablolarla gösterilebiliyor ama “bu durumda beklenenin” gerçekleşmemesi şaşkınlık ve kızgınlık yaratıyor. Böyle olunca sayısal kanıtlar sayıklama halini alıyor. Neticede insanlar çektikleri sıkıntıyı TÜİK’ten öğrenmiyor. Duygu durumu da diğer güncel faktörle sanılandan daha çok ilişkili.
Siyasi tercihlerin, siyasi etkinliğin hatta genel olarak siyaset yapmanın, çizilmiş hatlarda -sürekli veya geçici- pozisyon almakla eşitlenmesi de, verimsiz bir sertlik ve sığlık yaratıyor. “Neyin tarafındasın”, “hangi tarafta duruyorsun” soruları; neden öyle pozisyon alındığı ve tam olarak neye hizmet edildiği tamamen tartışmaya kapatılarak, kolay edinilen bir siyasi kimliğe ya da tek performans kriterine dönüşüyor. “Orda mısın-burada mısın” soruları niteliksel ittifakı tarif etmekten ziyade, içeriksiz “yoklama” faaliyetine dönüşüyor. Yüzdeler halinde sayısallaştırılan öbekler, mümkün olan en “saf” tepki ya da taraftarlık tanımlarına hapsedilerek, tüm nüanslardan arındırılıyor. Şu veya bu zamanda “istenen pozisyonda” olmayan herkesin değersiz olduğu ya da her şeyin sebebi olduğu iddia edilebiliyor. Pozisyon komiserliğinin sadece saadet getirmediği, hiç bitmeyen ve sürekli yenilenen “ihanet” listelerinden anlaşılıyor. Çünkü “aynıların aynı yerde” olması, aslında sadece bir anlık pozisyon sorunu değil.
Seçmen ne hissediyor?
Hep vardı ama son zamanlarda iyice arttı veya fazla görünür oldu: Kararsızların yükselen oranı ve “sorunları kim çözer” sorusuna verilen “hiçbiri” karşılığının artması, seçmendeki umutsuzluk ve öfke grafiği değişimi gibi veriler giderek daha sık gündeme geliyor. İktidar ve muhalefet seçmeninde sayısal ve daha da çok duygusal dengenin değişme eğilimine girdiği, en azından kararlığını kaybettiği söyleniyor. Oysa siyasi alandaki akut ve kronik duygu durumu her zaman farklı grafikler çiziyor, çizmesi de gayet normal. Diğer taraftan, çok kısa bir süre önce anketlere lanetler yağdıranlar, verileri kendi tezlerini güçlendirecek tarafını öne çıkararak kullanmaktan geri durmuyor. Beğenilmeyen veri çöp, işe yarayan mutlak doğru kabul ediliyor veya veriler alakart mönü gibi seçilenlerle kullanılıyor. Siyasetin artık “normal” olmayan yollarla biçimlendirileceği inancı veya kanaati, arkası kesilmeyen operasyonlarla canlı tutulurken; siyasetin “normal” yollardaki ilerleyişinde de sorunlar olduğu veya olabileceği fikri yükseliyor.

Özgür Özel, partisini, gürültücü akıl verenleri ve hatta kısmi seçmen baskısını bile karşısına alma pahasına defalarca cesur ve doğru pozisyonlar aldı. Yoğun iddiaların aksine “tarihin doğru tarafı”, “riskler ve fırsatlar” hakkındaki yaygın değerlendirmelere pek kulak asmadı. Ne gevşeme ne sertleşme konusunda bekleneni veya zorlananı yaptı. Bütün korkutma çabaları da boş çıktı. En azından son bir yılda ciddi bir pozisyon hatası yapmadı ve beklenmedik avantajlar sağladığı bile oldu. Ancak hem genel kanaat hem sayısal veriler; bu doğru pozisyonların ve yüksek performansın hala epey destek görmesine rağmen bir türlü “aşağıya doğru” genişlemediğini düşündürüyor. Özgür Özel’in yüksek performansını takdir etmek hatta ona ve CHP’ye söz söyletmemek ve arkasındaki desteği kesmemek elbette önemli ama aynı zamanda pasif ve fazla konforlu bir tutum. Üstelik Özel hem partisinin profesyonel kadrolarından hem iktidar cephesinden yoğun olarak taktik “Ankara siyasetine” dönme baskısı görüyor ve buna kararlı biçimde direniyorken. Neticede seyirciyle katılımcının duygu kaynakları, kararlılıkları ve katkıları çok farklı.
Muhalefet kamuoyu

Sayısal ve somut verilerin gösterdikleri, doğru ve elverişli pozisyonlar alınmış olması, istenen sonuçlar için yeterli olmuyor. Çünkü görünenler ve göstergeler; ilham verici olsa bile, her zaman olacağın gayet mütevazı bir kısmı. İnsanlar astrolojik yıldız dizilimlerinin etkisine kolayca ikna olunurken, son derece karmaşık süreçlerin çok sayıda faktörün açık ve çelişik etkilerine açık olduğunu kabul etmek nedense zor geliyor. Aslında belki de mesele zorluk ya da tembellik değil. Çok yüksek bir “artık olsun” birikimi tahammül sınırlarını zorluyor, duygu siyasetinde kırılganlığı artırıyor. “Ya yine olmazsa” korkusu büyük bir tedirginlik yaratıyor. (Bu endişe, her mahalledeki geveze taraftarları eliyle hep canlı tutuluyor) Hep söylenen o kritik eşiğin artık sahiden yaklaştığı -üstelik küresel ölçekte- daha kuvvetli hissediliyor. Dolayısıyla seçmenin (kamuoyunun) duygu durumuna ilişkin verileri sadece sayısal sonuçları dikkate alarak okumak yanıltıcı olabilir. Ayrıca bazen duygu değişimi diye gördüğümüz daha çok ifade biçimiyle ilgili olabilir.
Veri Enstitüsü’nün, İBB davasının yarattığı algı konusunda son bir yıldaki değişimi gösteren çalışması da biraz böyle ele alınmalı. Çalışmaya göre, bir yıl sonunda, “öfke ve endişenin” gerilediği, “şaşkınlık” gibi daha muğlak duyguların öne çıktığı görülüyor. Veri Enstitüsü Direktörü Erman Bakırcı, bu durumu şöyle tanımlıyor: “İlk dönemdeki sert tepki yerini daha dağınık, daha temkinli bir ruh haline bırakmış. Bu değişim, sorunun ortadan kalktığını değil, toplumun aynı meseleyle daha farklı bir duygusal ilişki kurmaya başladığını gösteriyor olabilir.” Bakırcı’ya göre “bunu onay yada kabullenme olarak okumak kolay değil. İBB Davası’nın hukuki ve siyasi gerekçeli oluşuna ilişkin kanaatlerde de tepki aleyhine bir değişim olduğu anlaşılıyor ama orada da bunun ne kadarının “ifade etme tercihlerinden” kaynaklandığını tespit zor. Neticede muhalefet kamuoyu açısından rahatsız edici bulunacağı açık olan bu veriler yine çeşitli komplolar, suçlamalar ve tedirginliklerle konuşulacak. Birileri de bir türlü olmayan muhalefet gevşemesinin kanıtı sayacak. Oysa hiçbir veri, hakikatin tamamı olamaz. Sayısallaştırılmış verileri sadece mutlak anlamlarıyla ele almak, sonuca bakıldığı kadar “gidiş yoluna” bakmamak sıkıntılı bir umutsuzluğa kapı aralayabilir.














