Türkiye’de düşüncenin sorunu artık bir yöntem tartışması değildir. Ne yazık ki, zihni felç eden bir salgındır tefsircilik salgını. Tefsircilik, düşüncenin yaratıcı gücünü köreltir. Aklı kendi toprağında sürgüne gönderir. Kavramı eski metinlerin içine hapseder ve orada esir tutar.
Tarihe iz bırakan düşünürler ve arayışçılar, metin didikleyen arşiv memurları değildi. Onlar metinlerin önüne yeni sorular, yeni kavramlar koydular. Yeni düşünceler, bilgiler üretip çoğaltarak yaşamı ilkellik ve ezberler üzerine değil, ilkeler üzerine inşa etmeye çalıştılar. Bugün ise entelektüellerin çoğu bir şerh memuruna, bir notere, bir mütercim ordusunun neferine dönüşmüştür. Türkiye özelinde bu konuyu değerlendirecek olursak şu gerçekle yüz yüze geliyoruz: Türkiye, kültür ile medeniyet arasındaki farkı hiçbir zaman tam olarak kavrayamamıştır. Kültür mirası taşır; medeniyet ise inşa eder. Bizde düşünce kültürel aktarım ritüeline hapsolmuş, hiçbir zaman bir medeniyet hamlesine dönüşememiştir. Bu yüzden düşünce kendi evinde yurtsuz, kendi toprağında sürgün, kendi zamanında yetim kalmıştır.
Tefsircilik salgınının en bilindik yüzü de hikâyeciliktir. Hikâye acıları ve anıları romantize eder. Acıyı dayanılır bir anlatıya dönüştürür. Travmayla yüklü toplumlarda hikâye bir teselli biçimidir, hatta bir tür morfindir. Zaman bilinci bu noktada çöker: Zaman bilinci hesaplaşma ve yüzleşme ister; hikâye ise yüzleşmeyi estetik bir pusla örter. Bu yüzden hikâye anlatıcıları her yerde “entelektüel” olarak ve parlatılarak topluma sunulur. Ama onlar düşünmez; dramatize eder. Kavramsallaştırmaz; nostaljiyi bir kalkan olarak kullanır. Hikâyecilik mirası aktarır, muhafaza eder belki; ama medeniyet kuramaz. Çünkü medeniyet hikâyenin değil, kavramın ve anlamın görevidir. Hikâyeci toplumsal yaranın üstüne pansuman yapar; cerrahi kesik atmaz. Böylece toplum sancıdan kurtulamaz, yalnızca erteler.
Hikâye bir kapanış sunar; düşünce ise bir açılışa öncülük eder. Bizde ise düşünce, çatışma ve huzursuzluk demektir. Toplum ise maalesef duygusal dogmaları tercih eder. Bu yüzden toplumun neredeyse tamamı felsefi düşünüş ve ilkelere mesafelidir. Tefsir salgını yalnızca kutsal metinlere bulaşmaz. İdeolojilere, öncülere, bütün teorik metinlere sirayet eder. Bir diğer sorunda, bizim toplum nazarında felsefe oldukça karmaşık görülür. Ancak felsefe karmaşık değildir. Aksine, karmaşıklığı ahlak ve ilkeler temelinde düzenleyen, yaşamı anlamlandıran ve kolaylaştıran bir düşünme biçimidir ve yoldur. Felsefeyle aramıza koyduğumuz mesafe nedeniyle toplumumuz, yüzyıllardır din tacirlerinin, siyasetçilerin ve sorumsuz bireylerin istismarına açık hâle gelmiştir maalesef.
Ancak burada tüm suçu topluma yüklemek de doğru değildir. Çünkü entelektüel düzlemde kendilerine sunulan ve parlatılan sözde entelektüel kişilikler, genellikle akla değil; duyguya ve dogmalara hitap eden anlatılarla kariyelerini sürdürmektedirler ve öne çıkmaktadırlar. Keza, yaşanan sorunların en önemli nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Felsefe, sorgulamayı ve eleştirel düşünmeyi teşvik eder. Eğer bu yaklaşım toplumda daha güçlü bir şekilde karsılık bulabilseydi, bireyler yalnızca anlatılanlara inanmak yerine, onları değerlendirme ve gerektiğinde reddetme yetisine sahip olurdu. Bu eksiklik, manipülasyona açık bir zemin yaratmakta ve toplumsal sorunları derinleştirmektedir maalesef.

Zaman körlüğü
Son zamanlarda çalışmalarını incelediğim Besim Dellaloğlu’nun en önemli tespitlerinden birinin zaman kavramı olduğunu, kendisi gibi ben de benzer düşünüyorum. Türkiye’nin en büyük entelektüel buhranı zamanın ruhunu kavrayamamaktır. Zamanı tarihsel sürekliliğiyle değil, parçalı ve kopuk yaşarız. Ne geçmişle sahici bir hesaplaşma, ne bugünü kavrayan bir analiz, ne de geleceğe yön verecek bir vizyon vardır. Bu zaman körlüğü hikâyeciliği besler. Geçmişi çekici kılan her hikâye, zamanın yüklediği sorumluluktan kaçışın sonucudur. Aynı körlük tefsirciliği de güçlendirir. Düşünce ya nostaljinin sisine gömülür ya da kanonun donmuş zamanına hapsolur. Her iki durumda da kendi toprağında köksüz kalır. Bana göre trajik sorun buradan ortaya çıkar. Bir yanda Batı’yı vahiy gibi okuyan müstağripler; diğer yanda kendi mahallesinin hamasi kutsallarına yaslanan hamasiler… Zıt görünürler ama aynı noktanın iki farklı varyantıdırlar. Her ikisi de yorumcudur. Hiçbiri yaratıcı düşüncenin öncüleri değildirler. Müstağrip kendi toprağından yeşeren düşünsel değerlerden utandığı için dışarıdan hazır metinler arar. Hamasi aydınlar ise dışarıdan korktuğu için içeriye kapanır ve toplumu kapatmaya çalışır. Her ikisi de zamanın ruhunu ıskalar, kavram üretmez, toplumun düşünsel enerjisini tüketir.
Kendi toprağın bağrından çıkan düşünür ve entelektüeller her iki kesim tarafından da dışlanır ve yaftalanır. Pir Sultan Abdal ve Nesimi örnekleri başta olmak üzere benzer hikâyeler bolca yaşanmıştır bu topraklarda… Çünkü toprağına ait düşünsel değerleri savunan, koruyan, büyüten ve geliştiren aydınlar hem ithal kanonun güvenli kalıplarını hem de yerli hamasetin steril dogmalarını tehdit eder. Ahmedê Xanî, Cemil Meriç ve Yaşar Kemal gibi örnekler de geçmiş ve yakın tarihte kendi toprağının özgünlüğünü ve düşünsel değerlerini savunan aydınlar olarak yaşamıştır… Zülfü Livaneli de, Allah uzun ömür ve sağlık versin, aynı şekilde kendi topraklarının değerlerini savunan özgün aydınlardandır… Edward Said’in “iktidara karşı hakikati söyleyen” bağımsız aydın profilleri Türkiye’de neden bu kadar imkânsız görünür? Çünkü bağımsız aydın ne hikâyeci kitlenin duygusal dogmalarına ne de tefsirci cemaatlerin sadakat talebine hitap eder. Soru sorar. Soru sormak ise bu topraklarda ihanet sayılır, bazen linçle, bazen diri diri yakılarak karşılanır; Madımak Oteli bunun en trajik örneğidir. Tefsirci cemaatlerin gözünde aydın “zındık ve sadakatsizdir”. Özgün düşünürler ise kalabalıkların gözünde donukturlar.
Kendi hikâyemizi yazmak mı, tefsir etmek mi?
Asıl soru basittir: Kendi hikâyemizi mi yazıyoruz, yoksa başkalarının yazdıklarını mı açıklıyoruz? Bu kültürel bir tartışma meselesi değildir. Zamanla aramızdaki ilişkinin sert bir faturasıdır. Kendi kavramlarını üretemeyen bir toplum geleceğini de kuramaz. Gelecek yorumlanmaz; inşa edilir. Eski metinleri tekrar ederek medeniyet kurulmaz. Bunun için yeni kavramlar gerekir; yeni bir dil gerekir. Türkiye düşünceye iki şey yapıyor: Ya onu duygu seline boğuyor ya da dogmanın beton kalıbına döküyor. Her iki durumda da düşünce ölüyor, akışkanlığını, keskinliğini, dönüştürme gücünü yitiriyor.
Bu topraklarda düşüncenin yeniden nefes alması için üç engelin ortadan kalkması gerekiyor: Hikâyeciliğin sunduğu rahat uyuşukluk. Tefsirciliğin sağladığı sahte güvence. Zamanı okuyamamaktan doğan düşünsel tembellik. Düşünce kendi yerine dönmeli. Zamanın ne istediğini anlamalı. Kendi kavramlarını üretmeli. Bir medeniyetin entelektüel temelini atmalıyız. Ama bunun bir bedeli var: Düşünen sancıyı göze almalıdır. Sancısız doğum olmaz. Sancısız kavram olmaz. Sancısız medeniyet olmaz. Sancısız düşünce olmaz. Türkiye’de düşünce ancak bu noktada soluk alabilir, hikâyenin tesellisinde değil. Tefsirin korunaklı şemsiyesi altında değil. Kavramın netliğinde, zamanı görmenin açıklığında ve bu toprağın kendi sesine kulak verme iradesinde… Aksi takdirde hikâyecilik ve tefsircilik düşünceyi bir uyuşturucuya dönüştürür, biri duygusal, diğeri ideolojik…
Entelektüel diye parlatılarak ve öne çıkarılanların çoğu aslında iyi birer hikâye anlatıcısıdır. Toplumsal acıları sahneye koyarlar; mağduriyeti araç olarak kullanırlar. Bu yaklaşım, sahici düşüncenin önündeki en büyük engellerden biridir. Hikâye anlatıları insanı rahatlatır belki; ancak düşünme ve sorgulama sürecini erken sonlandırır. Bu bir gerçek düşünce, rahatsız eder ve hatta zaman zaman acı verir. Ancak tam da bu rahatsızlık sayesinde birey, sorunları yüzeysel biçimde kabullenmek yerine onlarla yüzleşme ve çözüm üretme imkânı bulur. Gerçek düşünce, kolay olanı değil, gerekli olanı mümkün hale getirir. Tefsircilik, cehaletin örgütlü formunu yaygınlastırmaktır. Yalnızca din metinleriyle sınırlı değildir. Seküler ideolojiler, modern teoriler, kurucu metinler de aynı şekilde dokunulmaz hale getirilir. Cemil Meriç’in “deli gömlekleri” içinde sıkışıp kalan aydın yeni bir şey inşa edemez; yalnızca dolaşımdaki fikirleri tekrarlar. Bu yaratıcılık değil, güvenli bir alışkanlıktır. Şerh yazmak kolaydır. Öncü olmak zordur. Ama mümkündür. Bu cesareti gösterenler toplumu sinsi siyasetçilerin ve din tüccarlarının eline terk etmemiş olurlar. Entelektüel olmanın hakkı ancak böyle verilebilir…














