Müge İplikçi yazdı: Ayın karanlık yüzünde insanın içsel yolculuğu

Onu bir müzik albümü olarak düşünüp durduk yıllarca. Adı iç titreten bir sırdı: The Dark Side of the Moon. Ay’ın karanlık yüzü. İnsanın, kendi içinde dönüp durduğu, belki de dönmekten korktuğu o tarafı. Pink Floyd’un o unutulmaz notaları yıllarca havada asılı kaldığında, aslında hepimizin derinlerde bildiği bir hikâye de gezegende dolanıp duruyordu: Ay değildi bu; kendi karanlık yüzlerimizdi alenen!

Gel zaman git zaman, Pink Floyd dağıldı, kapitalizm mecburen anılır, sevilir, hatta yüzsüzce “sevici” oldu, insanlık sınıfta kaldı, derken bu hususta kadayıf oldu ve karanlığa aldıran kimse kalmadı. Çünkü herkes çok daha karanlık olmak istiyordu.

Öyleydi yok böyleydi derken, fakat o da ne! Bu hikâyenin efsane yanını, bu kez astronotların gözünden, o soğuk ve sessiz uzay boşluğundan dinlemek mümkün olacaktı. Tartışılıp dursa da “oradaydılar” işte. İster Hollywood setinde olsunlar, ister uzayda, onları o albümle birlikte mırıldanacaktık. Bize düşen, olsa olsa, o karanlık yüze doğru, mutfağın loş ışığında yol almaktı. Ve o zaman şarkılar, bulaşık deterjanının köpükleri gibi sağa sola dağılacaktı.

Ayın karanlık yüzünde insanın
Ayın karanlık yüzünde insanın içsel yolculuğu

Albüm, Breathe ile başlardı. “Nefes al,” derdi, “sadece nefes al.” Nefes alıp Astronot Niyazi kıvamında astronotları taklit ederdik. Onlar, Dünya’nın son güvenli limanından ayrılmadan önce derin bir nefes almış olmalıydılar. Bizim iç yolculuğumuz da öyle başlardı zaten. Gündelik telaşın, alışveriş listelerinin, otobüs saatlerinin arasından sıyrılıp, “Ben aslında nereye gidiyorum?” diye sorduğumuz o an. O ilk, küçük, cesur nefes. Hiç fena değildi!

Sonra Time gelirdi. Zaman. O acımasız, dingin, alaycı zaman. “Ve bir gün, farkına varırsın, on yıl geçmiş aynı yerde.” Şarkı böyle çınlarken, bir astronot Ay’ın arka yüzünde, Dünya’yı uzaktan bir misket kadar küçük, kırılgan ve sessiz görürdü. Orada, o mutlak yalnızlıkta, Dünya’daki tüm koşturmacanın, yetişmeye çalıştığımız o sahte acil işlerin ne kadar anlamsız göründüğünü düşünürdü. Biz de, kendi iç karanlığımızda yalnız kaldığımız anlarda öyle değil miydik? Kaygılarımız, planlarımız, “keşke”lerimiz… Hepsi, o içsel boşlukta eriyip giden yıldız tozları gibiydi. Zaman, bize ait değilmiş gibi akıp giderken, aslında ona ait birer köle olduğumuzu anlardık.

Ve Money. Para. O şıkır şıkır, cazibeli, baştan çıkarıcı sesler. Dünya’nın en büyük diniydi belki de. Ama Ay’ın o hiç güneş görmeyen, soğuk kraterlerinden bakınca, Dünya’daki borsalar, alacak-verecekler, kredi kartı ekstreleri bir hiçe benzerdi. İnsan, o “Bütünsel Bakış Etkisi”ni yaşayınca, gerçek zenginliğin, o mavi gezegen üzerinde soluduğumuz bir nefes, sevdiğimiz birinin eli, güneşin cildimizi ısıttığı bir an olduğunu fark edebilirdi. Pink Floyd’un o alaycı sözleri , peşinde koştuğumuz ciddiyete ne güzel gülerdi. Biz de, bu vesileyle, içimizdeki karanlık yüzü keşfe çıktığımızda, dışarıda bize dayatılan “başarı” ve “sahip olma” hırslarının ne kadar yabancı, ne kadar da ruhumuza hafif geldiğini görürdük.

Nihayet, varırdık o kritik ana: Brain Damage ve Eclipse. “Ve eğer kulaklarında bıçak gibi bir ses duyarsan, eğer kalabalıktaki bir yüzü ayırt edemezsen… Ay’ın karanlık yüzünü gösteriyorsun bana.” İşte burasıydı. Metaforun çarpıştığı, insanın çıplak kaldığı an. Astronot için bu, Dünya ile tüm iletişimin koptuğu, radyo sessizliğinin çöktüğü, hiçbir insanın daha önce görmediği bir manzarayla tek başına yüz yüze geldiği andı. Bizim için ise, kendi korkularımızla, bastırdığımız öfkelerimizle, kabul edemediğimiz kırgınlıklarımızla, yani “deli” damgası vurulmaktan korktuğumuz taraflarımızla baş başa kaldığımız an.

Burada bir yüzleşme vardı. Sessiz, derin, belki gözyaşsız ama yürek burkan. Astronot o karanlık yüzü görür ve Dünya’ya döndüğünde bir daha asla eskisi gibi olamazdı, mümkün değil! Biz de, kendi içimizdeki o tarafı görüp kabul ettikten sonra, “normal” hayatımıza asla tam anlamıyla dönemezdik. Çünkü Eclipse’in sonunda sıralanırdı her şey: “Güneş de aydınlık da tutuldu… Ve güneş, ayın ardında kayboldu.” Her şey. Aydınlık ve karanlık. Mutluluk ve acı. Hepsi bir bütünün parçasıydı. Ay’ın bir yüzü nasıl sürekli karanlıksa, insanın ruhunda da öyle bir köşe vardı işte. Ve asıl cesaret, oraya yolculuk etmek, orayı görmek, onun da “senin” bir parçan olduğunu bilmekti.

Ayın karanlık yüzünde insanın içsel yolculuğu

Belki de Pink Floyd, bize sadece bir albüm değil, bir içsel uzay yolculuğu sunmuştu. 70’li yıllar; dile kolay! Şimdilerde astronotlar fiziksel sınırları zorlamıştı; biz de her koşulda ruhsal sınırlarımızı. Onlar Ay’ın karanlık yüzünü haritalandırmıştı, biz de kendi iç haritamızın kayıp kıtalarını. Ve her iki yolculuktan da dönüş, aynı gerçeği getirirdi: Kırılgan, karanlıkla aydınlığın iç içe geçtiği, korkunç ve aynı zamanda muhteşem bir şey. İnsan, ancak o karanlık yüzü de gördüğünde hatırlayabilirdi belki de. Hatırla ey Niyazi!

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.