İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – 2009’dan bu yana Kumbaracı Yokuşu’nda, 50 numarada tiyatroseverleri, şahsına münhasır hikâyelerin ekseninde buluşturan Kumbaracı50, yeni oyunu “Gaybubet Şehri” ile Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’ın izinden Beyoğlu’nun hafıza katmanlarına bakıyor. Ben de Şahinyan’ın kadrajının peşinde oyunun yazarı Burçak Çöllü, yönetmeni Sanem Öge ve oyuncusu Gülhan Kadim ile konuştum.

“Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık? Biz bunca komşuyla, bunca ahbapla, bunca ömürlük memleketimizde nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?”
Türkiye tarihinin üç farklı travmatik döneminden süzülen üç farklı kadın: Muzaffer çırak Manoli, intihara meyilli kimyager Leman ve mazbut terzi Mediha. Beyoğlu ve çevresinde esnaflık yapan bu üç kadının hikâyesi, yine kendileri gibi esnaf olan, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’la kurdukları ilişkiler üzerinden kesişiyor.
Kaderleri ve kişilikleri yaşadıkları tarihsel dilimlere göre şekillenen bu üç kadın, kimi zaman azınlık olmanın, kimi zaman erkek egemen bir dünyada var olma çabasının, kimi zaman da sadece sevilme ihtiyacının mücadelesini veriyor. Her bir karakterin kendi “dışlanma” hikâyesine tanıklık ettiğimiz oyun, “öteki” kavramına çok boyutlu bir bakış sunarken, Türkiye’nin farklı dönemlerinde kadın olma hâllerini de ince bir mizah diliyle aktarıyor. Sahnede kurulan bu dinamik anlatıya, yapay zekâ ile üretilmiş bir fotoğraf evreni de eşlik ediyor.

“Bu projenin kalbinde bir kadının vizörü var: Maryam Şahinyan…” diyen ve seyircisini Pera’nın karanlık odasına davet eden oyunun yazarı (her daim müzikleriyle kalbimizi fetheden) Burçak Çöllü; yönetmeni ve dramaturgu Sanem Öge; oyuncuları ise (oyunculuklarıyla bizleri kendilerine hayran bırakan) Ceyda Aksel, Gülhan Kadim ve Özlem Türkad: Emeği geçen tüm ekibe en temizinden saygılar!
Kumbaracı50’nin kendine has üslubuyla hayat bulan “Gaybubet Şehri”, aslında bir üçlemenin (Bozmayın Çekiyorum ve Dem ile birlikte) ikinci halkası. Üçlemenin ilk adımı olan, Maryam Şahinyan’ın stüdyosunda geçen ve Candan Seda Balaban’ın maskeleriyle anlatılan bu sözsüz performans “Bozmayın Çekiyorum”u kaçıranlar ya da yeniden dikize düşmek isteyenler için küçük bir not: Oyun, 16 Mayıs’ta saat 17.00 ve 20.30’da Kumbaracı50 sahnesinde…

“Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı”
- Alman filozof Max Scheler, “Hiçbir şey olan ve hiçbir şeyi olmayan bir insan hâlâ “insan olma” niteliğini yitirmemiştir” der ve ekler: “Modern Medeniyetin ruhu zayıfın kuvvetli, zekinin soylu üzerindeki hakimiyetini, salt niceliğin nitelik üzerindeki hâkimiyetini temsil eder. Bir çürüme olgusudur; otomatik itkilerinin anarşisi karşısındaki her yerde insanın merkezi, yönlendirici kuvvetlerin zayıflaması gerçeğinin de kanıtladığı gibi… Sadece araç geliştiriliyor, amaç unutuluyor. Ve bu çürüme değil de nedir.” Üstadın tarifinden yola çıkarak kişisel yaşamınız ve tiyatro/sanat pratiğiniz açısından 2025 yılı sizin için nasıl bir “Z raporu”na dönüşür? Kısa ve uzun vadede dünya ve sanatın yönüne dair öngörünüz ne olur?
Gülhan Kadim: İyiye gitmiyor diyebilirim kısaca. Her sezon bir öncekinden zor. Finansal baskılar kırılgan bir zeminde ayakta kalmaya çalışan tiyatroları yok ediyor. Görünürlüğün ve desteklerin artık neredeyse sadece büyük prodüksiyonlara aktığı bir ortam var. Bağımsız olarak işimizi sürdürmek belli ki daha da zorlaşacak.
Burçak Çöllü: Hiçbir şeyin kolay olduğunu söyleyemem, ama kendi alternatif ortamını oluşturmak, kendi “niş”ini yaratmakla ilgili avantajlı bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Kısa vadede zorlu sezonları birbirine ekliyoruz. Uzun vadede ise kalıcı izler bırakabildiğimizi umuyorum. Sezdiğim o ki, uzunca bir dijital heves çağından sonra yeniden analog olana, gerçek, organik, anlık olana rağbet ufak ufak geri dönüyor. O yüzden ben özünde zarar göremeyecek bir iş yaptığımızı düşünüyorum ve umutluyum.
Sanem Öge: Finansal açıdan herkes için zor bir dönem gerçekten. Sermaye tarafından desteklenmeyen bağımsız ve düşük bütçeli yapımları üretecek fon bulmak ve o yapımları sürdürebilmek giderek zorlaşıyor. Büyük prodüksiyonlu yapımlarla küçük prodüksiyonlu yapımlar arasında eşitsizlik uçurumu büyüyor. Ancak eş zamanlı olarak ilginç bir sürece tanık oluyoruz sanki. Hem tüm bu olumsuzluklara rağmen üretim durmuyor, yeni arayışlara kapı aralanıyor, hem de Burçak’ın da dediği gibi, giderek yükselen yapay zekâ ve dijitalleşme eğilimi karşısında tiyatronun organik ve analog doğasının en tehdit altında olmayan alanlardan biri olduğunu görüyoruz.
- Gelelim Türkiye tarihinin üç farklı travmatik döneminden üç kadın üzerine kurulan demli ve meramlı “Gaybubet Şehri”ne… Bu hikâye nasıl doğdu; sahneye taşıma fikrini tetikleyen neydi?
Gülhan Kadim: İstanbul Tiyatro Festivali’nin özel bölümü İstanbul Mon Amour projesini gerçekleştirmek üzere Mehmet Birkiye’den teklif geldi. Biz de Yiğit Sertdemir’in sanat yönetmenliğinde işe koyulduk. Proje mekâna özgü işlerden oluşuyor. 17 sezondur Beyoğlu’nda olan bir sahne olarak merkezimizi Beyoğlu’na konumlandırmak istedik. Arayışa başladık ve festival yöneticileri ile 3 farklı mekân belirledik. Beyoğlu Spor Kulübü, Beyoğlu Sineması ve Metrohan. Bu mekânların konumlarına baktığımızda İstiklal Caddesi boyunca bir yürüyüş demek. Aynı zamanda da Beyoğlu’nun neresinden tutsak diye düşünürken Candan Seda Balaban’dan bir isim geldi. “Acaba Maryam Şahinyan mı?” dedi. Benim çok bilgim yoktu, Candan bize anlatmaya başladı ve kaynaklar önerdi. Çok heyecanlandık. Maryam Şahinyan, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı. 50 yıl boyunca 200 binden fazla fotoğraf çekmiş stüdyosunda. İnanılmaz bir arşiv ve inanılmaz bir göz. Fotoğraflara baktığınızda, kocaman hikâyeler beliriyor insanın zihninde. Ötekiler, dışlananlar, saklananlar sanki onun stüdyosunda bir an için özgür kalmışlar. Maryam Kurtuluş’taki evinden stüdyosuna yürürken her zaman elinde elması olurmuş. Bizi çok heyecanlandıran ve Beyoğlu’nun geniş bir tarihini barından gerçek bir hayata, kendi kurgularımızla yanaşmak istedik. “İstanbul Mon Amour: Pera’nın Karanlık Odası” ismini verdik projeye. Birinci bölümü Candan Seda Balaban yarattı. “Bozmayın Çekiyorum”. Sözsüz, maskelerle kurulan dünyada Maryam’ın stüdyosunda başladık yolculuğa. Sonra Beyoğlu Sineması’nda “Gaybubet Şehri”yle devam ettik. Burçak Çöllü yazdı, Sanem Öge yönetti, Ceyda Akel, Özlem Türkad ve ben oynuyoruz. En son Metrohan’da bitirdik hikâyeyi. “Dem”. Bir gazinoya döndü mekân. Maryam’ın stüdyosu kapanmış ve bir veda yemeğinde buluştuk. Tarık Yüce yazdı, Yiğit Sertdemir yönetti. Ayşegül Uraz, Onur Berk Aslanoğlu ve Sezin Akbaşoğulları oynadı.
Burçak Çöllü: Benden “Pera’nın Karanlık Odası” projesi için bir oyun yazmamı istediklerinde hangi cesaretle “olur” dedim bilmiyorum açıkçası, çünkü önümdeki süre bir oyun yazmak için gerçekten çok kısaydı. Hatta ilk yazdığım oyun taslağı da geri çevrildi! O yüzden, nispeten hızlı ilerleyebileceğini düşündüğüm monolog biçimine dönmeye karar verdim. Detaylardan büyüyen hikâyeleri çok severim. Beni en çok etkileyen şey, çektiği fotoğraflar ve o fotoğraflardaki insanlardan ziyade, Maryam Şahinyan’ın tam 50 sene boyunca müthiş bir istikrarla bu işi sürdürmesi oldu. Sabitliğin ve istikrarın gücü bence büyüleyici bir şey. Bir yerde bir ağaç büyüdüğü zaman, yeterince uzun süre de orada kalırsa, etrafında bir ekosistem oluşur. Kuşlar, böcekler, hayvanlar, sarıcı bitkiler… Bu hayatın hayatı çağırması fikri bana müthiş geliyor. Maryam Şahinyan’ı da elli yıl Beyoğlu’nda dimdik duran bir ağaç gibi hayal ediyorum. Yazdıklarım ise onun çekim alanına bir şekilde girmiş, ekosistemine dahil olmuş kurgusal insanlar.
“Henüz kaybetmediklerimizin kıymetini bilmek”
- “Gaybubet”, yokluk, kaybolma, göz önünde olmayış veya bir yerde bulunmama anlamına geliyor. Bu kavramın tam da Beyoğlu ve Maryam hattında seçilmesi, konumlandırılması hikâyenin tonunu nasıl şekillendirdi?
Burçak Çöllü: Bana göre burası gerçekten bir kayıplar şehri. Kat kat, nesil nesil kaybedilmişler, Gayb’a karışmışlar var. Arkeolojik kazı alanlarındaki gibi, yeni kayıpların altında daha eski kayıplar, onların altında daha da eski kayıplar… Ben 25 senedir İstanbul’da yaşıyorum, kendimi İstanbullu olarak tanımlamıyor olmama rağmen burada yaşadığım süre boyunca içimde yara açan çok kayıp yaşadım. Beşiktaş’ta deniz kenarında çay içtiğimiz yer otel oldu mesela. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması, İstiklal Caddesi’ndeki ağaçlar, Taksim Meydanı, oynadığımız bağımsız sahneler. Bunlar aklıma gelen en basit örnekler. Geçmişte yaşayan ya da nostalji seven biri değilim ama kaybettiklerimizi hatırlamak ve “henüz” kaybetmediklerimizin kıymetini bilmek, İstanbul’da yaşamanın benim kişiliğime işlediği bir şey gibi.
- Hikâyeyi kurarken hangi yaratım araçlarından yararlandınız ve sahnelemede öncelikleriniz neydi? Özellikle 1930’lar, 1950’ler ve 1970’ler arasında gidip gelen bu parçalı zaman yapısı, dramaturjik olarak size nasıl bir alan açtı veya nerelerde zorladı? Mesela, Şahinyan’ın fotoğrafında an sabitleniyor; tiyatroda ise zaman sürekli akıyor. Bu iki farklı temsil biçimi arasında nasıl bir bağ / köprü kurdunuz?
Sanem Öge: Sahnedeki üç karakterin bize üç farklı zaman diliminden sesleniyor oluşu gerçekten bir zorluktu ama biz sahnelemede ayrıştıkları değil, ortaklaştıkları alanların altını çizmek istedik. Zira Türkiye tarihinden üç farklı travmatik dönem içine oturtulmuş üç esnaf kadın, “öteki” olana (Maryam Şahinyan’a) tanıklıkları üzerinden kendi tarihsel koşulları içinde sıkışmışlıkları ve kaybolmuşluklarıyla tanımlanıyorlardı. Bu noktada Burçak’ın her karakter için ayrı ayrı yazdığı, kendine ait muhteşem bir dinamizmi olan monologları iç içe geçirerek tek bir metin haline getirdik. Böylece tüm karakterler aynı organizmanın parçaları gibi işleyerek tek bir sese dönüştü. Özellikle farklı monologların bir araya getirildiği oyunlarda sıkça başvurulan bu parçalanmış/iç içe geçmiş metin sahneleme yöntemi içinde tarihsel dönemler oyuncuların hal, tavır, diyalekt ve kostümleri yoluyla üzerlerine giydikleri birer ipucuna dönüştü. Burçak’ın metninde yönetmen açısından bir başka iç gıcıklayıcı yön, sahnede hiç görmediğimiz ama metinde en önemli aksı oluşturan dördüncü bir karaktere (Maryam Şahinyan’a) yer vermesiydi. Bütün karakterlerin hakkında konuştuğu, yorumlar yaptığı ama hiç görmediğimiz Şahinyan, “Gaybubet Şehri”nin Godot’su gibiydi adeta. Oyundaki üç kadının sıklıkla bahsettiği ama hiç görmediğimiz başka karakterler de vardı. İşte bu noktada yapay zekâ fotoğraf ve video tasarımları devreye girdi. Yapay zekanın oyunsu tarafını sahneye ortak etmek, ondan yardım almak eğlenceli bir maceraya dönüştü. Fotoğraf, artık geri getiremeyeceğimiz, geçmiş ve bitmiş anların sonsuzluğa karıştığı çok özel bir medyum. Bu yönüyle Gaybubet Şehri’ne de çok yakışan bir medyum. Böylece başta Şahinyan olmak üzere, oyunda adı geçen ama sahnede hiç görmediğimiz karakterleri yapay zekâ fotoğrafları yoluyla görünür kılmak yoluna gittik. Sahnedeki oyuncuların görmediği, doğrudan seyirciye göz kırpan ve “adeta oyuncunun arkasından iş çeviren” bu fotoğraflar, bize kimi zaman sahnedeki oyuncuların anlattıklarını destekleyen, kimi zaman gerçeklerin hiç de onların anlattıkları gibi olmadığını gösteren, sahneye paralel ilerleyen, destekleyici bir görsel anlatı platformuna dönüştü. Aslında dördüncü oyuncu haline geldi de diyebiliriz.
- Maryam Şahinyan’ı sahneye taşımak bir keşif miydi, zaten orada olan ama görünmeyen bir hafızayı fark etmek veya onunla yüzleşmek mi? Burandan hareketle oyun sizde hangi eksikliği görünür kıldı?
Gülhan Kadim: Benim için bir keşifti ve hatırlamaktı bir yandan. “Şimdi”nin içinde boğulurken geçmişe çok bakmıyoruz belki ya da zihnimiz unutmaya meyilli olduğu için; tekrar eden, görünmez kılınan, olay denilerek geçiştirilen, birbirine çok benzer dönemlerin başka başka iktidarlarda yeniden ve yeniden yaşandığını/yaşatıldığını hatırladım. Sorumluluğu neresinden tutacağımızı, duyduğumuz üzüntüyü, yaşatılan kederi ve dilemek istediğimiz özürleri düşündüm diyebilirim. Duygusal olarak bugüne çok dokunuyor. Kaybettiklerimizin başka bir formda bile olsa yeniden yeşerebildiğini görmek de umut veriyor galiba. Şimdinin kayıpları belki gelecekte bizi başka türlü kucaklayacak…
Burçak Çöllü: Benim için keşif, müthiş bir keşif, Candan sağ olsun. Ve suyun ne olursa olsun akacak bir yer bulduğuna, bir yerden tıkarsan başka bir yerden sızacağına, baskılanan bir var oluş biçiminin kendine muhakkak bir alan açacağına dair yeni bir farkındalık. Bu oyunun bana görünür kıldığı eksiklik ise, İstanbul’un köklü çok kültürlü var oluşu. Artık buna sahip değiliz. Şimdi de İstanbul çok kültürlü bir yapıya sahip elbette, ama henüz göçler çok taze ve hayat artık çok hızlı, hızlı olduğu gibi de hoyrat.
Sanem Öge: Benim için de hem kesinlikle bir keşif oldu, hem de hafızamızın tozlu ve naif köşelerini ziyaret ettiğimiz eğlenceli bir oyun alanına dönüştü diyebilirim. Mesela Özlem’in nefes kesici bir samimiyetle hayat verdiği, 60’lardan itibaren darbe yönetimlerinin şekillendirdiği mazbut terzi Mediha Hanım’ın, Bülent Ersoy’un memelerini ilk gördüğü andaki şaşkınlığı her seferinde beni hem gülümsetiyor hem içimi cız ettiriyor.
“Eleştirmek değil, göstermek için yazdım”
- Üç kadın karakter üzerinden kurulan “öteki” hâli sizce sabit bir kimlik mi; ya da tarih boyunca tekrar eden bir kader / miras biçimi mi? Sahnedeki bu kolektif hafıza, sizce “hatırlama”dan çok, eksik kalanı hissettirme üzerinden mi işliyor?
Sanem Öge: Üç kadın üzerinden kurulan “öteki” hali, bu üç kadının ötekileşmesi üzerinden değil, daha çok “öteki” olana nasıl bir tanıklık ettikleri, “öteki” olana yaklaşımları üzerinden kuruluyor bence. “Öteki” olanın kurulumu ise kesinlikle tarih boyunca tekrar eden bir paterne işaret ediyor diyebiliriz. Şöyle örnek vereyim. Örneğin oyunda geçen, isimlerini gizlemek zorunda kalan eşcinsel bireyler, bugün kılık kıyafetlerini, hal tavırlarını gizleyerek hâlâ varoluşsal bir mücadele vermek zorunda bırakılıyorlar. Bunun gibi pek çok örnek verilebilir.
- Farklı dönemlerden gelen Manoli, Leman ve Mediha’nın ortak zemini bir “sıkışma” hâli dikkat çekiyor. Beyoğlu’nun da yalnızca bir fon olmaktan çıkıp neredeyse bir karaktere, hatta bir hafızaya dönüştüğünü düşündüğümüzde, bu sıkışmışlık ahvalini denklik olarak görebiliriz. Bu çerçeveden bakınca, oyunun temel meselesi nedir? Sistem eleştirisini hangi tonla kuruyorsunuz?
Burçak Çöllü: Yazarken aklımda olan, ekibe de altını çizerek söylediğim şey, üç karakterin de maruz kaldıkları koşulların pek farkında olmayışları. Manoli’nin tek arzusu sevgili Stinpoli’sinde yaşamaya devam edebilmek. Etraflarındaki herkes birer ikişer gitmiş, sürülmüş ya da sessizleşmiş, ama o bir şekilde düzenin bozulmayabileceğini zannediyor. Leman, Cumhuriyet propagandasıyla büyümüş ve artık hür bir kadın olduğunu düşünüyor, oysa toplumsal kodlar pek de değişmemiş, bunu idrak edemiyor. Mediha ise, çok sevdiği şarkıcı Orhan Gümüşsoy başta olmak üzere, kuir bireylerin varlığını sonuna kadar yadsıyor; ama onun esas yanılgısı, tek sesli, tek tip, tek kültürlü bir düzen kurulursa huzura erileceğini düşünmesi. Ben bunu eleştirmek için de değil, sadece göstermek için yazdım diyebilirim. Neyi eleştireceğine karar vermek seyirciye kalsın.
Sanem Öge: Oyunun en önemli kalp sızısı (bana göre) Türkiye özelinde çok renkliliğin yitimi, kaybı diyebilirim. Üstelik bu kayıp şimdilerde kendisini bugüne dek seküler çoğunluk olarak tanımlamaya ve bu anlamda rahata alışmış bizleri de içine çekiyor. Belki oyun bizleri en çok buradan vuruyor. Çünkü artık zaman zaman bizler de kendimizi azınlık gibi hissediyoruz. Oyunun genel anlatı tonunda ise humor kullanmayı tercih ettik. Burçak’ın metninde zaten gömülü olan humor duygusunu sahnede altını çizerek kullanmak istedim. Zira zaten “üzücü” olan bir mevzuyu yine “üzücü” bir dille anlatmaya çalışmak nafile olabilecek bir çaba gibi geliyor.
“Biz hep bu soruyu soracak mıyız?”
- Oyunun merkezindeki soruyu size de yöneltmek isterim: Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık? Biz bunca komşuyla, bunca ahbapla, bunca ömürlük memleketimizde nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?
Burçak Çöllü: “Biz ve onlar” diye parça parça ayrıldığımız için, diye düşünüyorum. Aynı ekosistemin parçaları olduğu bilgisini unuttuğumuz için, bütünlük duygusundan bilinçli olarak uzaklaştırıldığımız için. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”de söylediği gibi: “Eskiden, çok eskiden, bu dünyada bir insanın parmağı kanasa, bir başkasının parmağı acırdı. Şimdi öyle değil. Şimdi dünyada bir insanın kafası kopsa, ötekinin kılı kıpırdamıyor.”
Gülhan Kadim: Burçak’ın bu cümlesi hepimizin kalbine saplanıyor her oyun. Biz hep bu soruyu soracak mıyız? Bu sorunun cevabı yok bende, hep soru olarak kalacak.
Sanem Öge: Ülkemizde ve dünyada yaşanan değişim ve dönüşüm süreçlerinin hepimizi “yalnızlaştırdığı”, “azınlık gibi hissettirdiği”, “ayrıştırdığı” bir dönemden geçiyoruz. Sorun bizden kaynaklı değil. Burçak’ın metnini daha ilk okuduğumda Manoli’nin bu cümleleri neon ışıklarla yanıp sönmeye başladı kafamda. İçimden, işte oyunun cümlesi bu, dedim. Sezgisel bir durum olmakla birlikte, sonradan neden bu cümle diye düşündüğümde, çünkü dedim, şu anda hepimiz tam olarak böyle hissediyoruz. Kendimizi ve süregiden düzeni şaşkınlıkla ve korku içinde dışarıdan izliyoruz. İşte “Gaybubet Şehri” de bu hale nerelerden geçerek geldiğimizi, Türkiye dönemlerinin içinden süzülerek biraz da olsa anlatıyor, diyebiliriz belki.
- Prova ve sahneleme sürecinde metnin gerçeklikle karşılaştığı anlarda sizi şaşırtan, absürt gelen ya da “bu da varmış” dedirten deneyimler oldu mu? Metne dahil olmayan ama aklınızda kalan, tebessüm ettiren anları paylaşır mısınız?
Gülhan Kadim: Sanem’in müthiş bir reji fikriyle oyuncuların arkasında yarattığı yapay zekâ görselleri dünyasıyla çok eğlendik. Uygulamasını da Yiğit’le birlikte yaptılar. Fikrin temelinden o bahsedecektir zaten, bazen tezatlık bazen de anlatılanın altının çok kalın çizilmesi eğlenceli bir evren yarattı. Oyunun komedi tonunu çok iyi belirliyor bence.
Sanem Öge: Provalar boyunca çok güldük çok eğlendik, diyebilirim. Özellikle Ceyda, Gülhan ve Özlem karakterlerin hem trajik hem komik taraflarını o kadar iyi idrak edip ete kemiğe o kadar güzel büründürdüler ki, onları izlediğim her an çok güldüm. Her prova benim için “yaşasın bugün de çok güleceğiz” etkinliğine dönüştü.
- Tiyatroda “öteki” sık kullanılan, ancak çoğu zaman tek bir duyguya ya da mağduriyete yaslanan / indirgenen bir kavram. Siz bu oyunda, üç farklı tarihsel kırılma üzerinden “öteki”yi kurarken; bu noktada politik risk nerede başlıyor ve nerede sanatsal özgürlüğe dönüşüyor?
Gülhan Kadim: Artık her şey politik olduğu için risk nerede başlıyor, ben bilmiyorum. Sanatsal özgürlük zaten mümkün mü ondan da emin değilim. Belki bu söylediğim de politik olarak bir risktir.
Burçak Çöllü: Ben bu oyunda bir “öteki” göremiyorum!
Sanem Öge: Aslında Burçak’ın metninde ilginç olan şeylerden biri, “öteki” kavramını tam olarak kuramayan karakterler üzerinden kurmuş olması! Metni özel kılan yönlerinden biri bu. Manoli kendini öteki olarak görmüyor mesela. Ama bu her şeyi daha da dramatik hale getiriyor.
“Güzel memleket, patrida mas!”
- “Kişinin en büyük ötekisi kendisidir” diyen Fransız filozof Emmanuel Levinas’ın “öteki” düşüncesinden hareketle, oyun (yaratım -sahneleme -oynama) boyunca zihninizdeki fon veya iç ses, görüntü ya da duygu neydi?
Gülhan Kadim: Her karakterin hikâyesi için farklı iç sesim var galiba. Manoli’ye “Gitme” diyesim geliyor. Leman’a “Mücadeleye devam, ama azıcık da etrafına bak” diyesim geliyor. Mediha’ya da “Al işte şimdi mutlu musun?” diyesim geliyor. Bir oyuncu olarak ise sağımda ve solumda oturan Ceyda ve Özlem’le oynamanın, birlikte aynı hisle hikâye anlatmanın güzelliğine bırakıyorum kendimi. Büyük bir şans…
Sanem Öge: İç sesim şöyleydi sanırım: “Hepinizi anlıyorum, hepinizi seviyorum, hepiniz için üzülüyorum, ama ne yazık ki yalnız değilsiniz, bizler de sizler gibiyiz ve mücadeleye devam edeceğiz.”
- Oyunda en sevdiğiniz bölüm veya replik hangisi ve sizi neden bu kadar etkiliyor?
Burçak Çöllü: “Güzel memleket, patrida mas!”
Sanem Öge: Oyunda sevdiğim çok fazla replik var. En sevdiklerimi sahneleme dilinde de ön plana çıkardık. Ama en muziplerinden biri, intihara meyilli kimyager Leman’ın olur olmaz yerlerde “Ben galiba kendimi öldüreceğim,” diye yaptığı çıkışlar sanırım.
- Tesadüf bu ya, hayat verdiğiniz oyundaki karakter(ler)le aynı ortamlardan tanışıyor ve hayat hikâyelerini de bir şekilde biliyorsunuz. Ve bir vakit de aynı masalarda kelama düşüyorsunuz; o an, onlara bir cümleniz olsa, bu ne olurdu?
Burçak Çöllü: Manoli’ye “Suretini çok beğendik, Manoli.” demek isterdim sanırım. Leman’a, “Seni kandırdılar be Leman’ım.” derim herhalde! Mediha’ya ise bir şey der miyim emin değilim, anlaşabileceğimiz bir zemin bulabilir miydik bilmiyorum. Çok serbest bir paralel evrendeysek bir tane öperdim herhalde, sonra neler olur görürdük!
* Son zamanlarda sizi etkileyen veyahut iyi gelen kültür-sanat rotasında neler var; paylaşırsanız bizler de nasiplenelim isterim?
Sanem Öge: Aklıma ilk gelen gelen HBO’nun “DTF St. Louise” mini dizisini rahatlıkla söyleyebilirim. Kitap, Gamze Arslan’ın yeni çıkacak romanı “Kırlaniler”.
- Şu an gündeminizde olan veya gelecek günlerde tiyatro veya sanat rotanızda bizleri neler bekliyor; proje ve programınızdan bahseder misiniz?
Gülhan Kadim: Henüz plan yapmadık. Önce hayal kurmaya devam edebilmek için gerçeklerin üstesinden gelebilmek. Ama elbette oyuna devam…
Burçak Çöllü: Bende proje çok, ama henüz anlatabileceğim noktada değil hiçbiri. Memleketin bu zor günlerinde, üretebilme fırsatım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum.
Sanem Öge: Kesinleşmiş olarakGalataPerform ile önümüzdeki İKSV tiyatro festivaline hazırlayacağımız ve içinde benim de oyuncu olarak yer alacağım, Yeşim Özsoy’un yazıp yönettiği “Aksak Deliryum” adlı oyunumuz var. Sena Işıldar Güzen’in yazdığı ve benim yöneteceğim bir başka bağımsız oyun projemiz var. Bir de “Saadet” isimli benim yazıp yönettiğim kısa film projesi üzerine çalışmaktayız, yakında onu da salacağız.
Künye
Yazan: Burçak Çöllü
Metin Düzenleme ve Dramaturji: Sanem Öge
Yöneten: Sanem Öge
Işık Tasarımı: Yiğit Sertdemir
Foto-Enstalasyon Tasarımı: Sanem Öge, Göksu Karamahmutoğlu
AI İmaj Üretimi: Yiğit Sertdemir, Sanem Öge
Müzik: Burçak Çöllü
Kostüm Danışmanı: Başak Özdoğan
Yönetmen Yardımcısı: Göksu Karamahmutoğlu
Oyun Fotoğrafları: Murat Dürüm
Oynayanlar: Ceyda Akel, Gülhan Kadim, Özlem Türkad
Yapım: Kumbaracı50 & İstanbul Tiyatro Festivali








