Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Karakuş Öztürk “Trump fenomeni: Kesin inançlılar, dijital gösteri ve kitle psikolojisi” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Son zamanların en çok konuşulan lideri şüphesiz ki Donald Trump. Farklı sosyal medya mecralarında Trump hakkında “deli”, “uçuk”, “şizofren”, “yalancı” gibi ifadeler kullanılıyor. Hatta bazı yorumcular, Amerika’daki 17 doktorun raporlarına dayanarak Trump’ın tımarhaneye kapatılması gerektiğini ileri sürmekte. Ancak veriler ve seçim sonuçları bu tür iddiaların ne kadar tartışmalı olduğunu gösteriyor. Trump tek başına lider olmadı. On milyonlarca seçmenin oyuyla başkanlık koltuğuna oturdu. Üstelik başkanlık seçimini iki kez kazanmış bir siyasetçiyle karşı karşıyayız.
Bu noktada asıl mesele, Trump’dan ziyade, onu en tepeye taşıyan kitlenin yaşadığı olmalı. Çünkü liderler tarih boyunca hep bir sürecin ürünü olarak ortaya çıkar. Dünyanın herhangi bir yerinde bir şeyler değişir; bu değişim sadece kurumları değil, liderleri de dönüştürür. Ama asıl dönüşüm kitlenin kendisinde yaşanır.
Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar kitabı, liderleri ortaya çıkaran kitlenin ne yaşadığını anlamak açısından oldukça aydınlatıcıdır. Yazar, insanların neden bireysel yaşamlarını terk ederek uçlara kaydığını sorgular. Bu soruya verdiği cevaplar dün olduğu gibi bugün de çok çarpıcı. İnsanlar hayatlarından memnun olmadıklarında kitleleşme eğilimi gösterir. Kitle hareketleri, ideolojilerden çok hayal kırıklıkları ve memnuniyetsizliklerin ürünüdür. Anlam arayışı içinde olan, bireyselliğinden sıkılan, hayatı yavan gören insanların bir davanın peşinden gitme eğilimi daha yüksektir. Birey kitlenin içinde erimek ister. Bir kimlik arar, ama bu kimliği bireysel değil, kolektif olarak kurmaya yönelir. Bu süreç, mantıktan çok duygularla işler. Kitleye yönelme eylemi, bir anlamda içsel boşlukları doldurma çabasıdır.
Amerika gibi ülkelerde yapılan pek çok çalışma da bireylerin hayatın anlamını sorguladığını gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında lider, aslında bir sonuçtur. Lider, tatminsizlik yaşayan kitleyi mobilize eder. Ekonomik sorunlar, göç, savaşlar, ölüm korkusu, genç kalma arzusu, daha uzun yaşama isteği gibi pek çok kaygı bahsi geçen süreci besler. Lider, bu dağınık duygulara yön ve enerji verir. Bu nedenle Amerika’yı anlamak için Trump’tan çok, Trump’ı iktidara getiren kitleyi analiz etmek gerekir. Çünkü günün sonunda kitle, lideri mümkün ve makul hale getiren ana dayanaktır.
Kitabın temel argümanlarından biri de şudur: Toplumlar önce psikolojik olarak dönüşür. Ardından radikal düşüncelere yönelir ve sonunda radikal bir lider etrafında toplanma ihtiyacı doğar. Bu süreç ideolojilerle değil, insanın iç dünyasındaki kırılmalarla ilgilidir. Başarısızlık, değersizlik hissi, hayatın anlamsızlığı, memnuniyetsizlik, gelecek kaygısı ve ekonomik zorluklar kırılmanın temel bileşenleri olarak ön plana çıkar.
Hoffer’ın en dikkat çekici tespitlerinden biri “yeni yoksullar” üzerine yaptığı vurgudur. Bu grup, eskiden bir şeylere sahip olan bugünün kaybedenlerinden oluşur. Bu nedenle sadece yoksul değil, aynı zamanda kaybın bilincinde olan bir kitledir. Ve tam da bu yüzden radikalleşmeye en açık grup yeni yoksullardır.
Peki radikal ideolojiler neden bu kadar cazip gelir? Çünkü hayatı basitleştirirler. Karmaşık dünya onlar sayesinde artık karmaşık değildir. Belirsizlik azalır. Hayat siyah ve beyazdan ibarettir. Ara tonlar ya yoktur ya da önemsizleşir. Bu çerçevede, daha önce kaçınılan acı, ölüm ve yoksulluk bile bir anlam kazanır. İşte lider, bu dönüşümün son kertesini oluşturur. Trump’ı suçlamadan önce iyice düşünmek gerekir. Belki de Amerika’daki insanlar yakıcı bir kırılmanın eşiğinde. Hoffer’a göre bu tür kitlelere hitap eden liderlerin dili basittir. Kesin konuşurlar ve güçlü bir düşman söylemi kurarlar. Her zaman bir “öteki” vardır. Bu tanımlar Trump’ı çağrıştırıyor olabilir. Ancak aslında anlatılan şey, bir toplumdaki derin değişimin izleridir. Trump’ın zaman zaman kendini dini bir lider silüeti içinde sunması ya da bu yönde bir beklenti oluşturması, kitlesine verilmiş bir mesaj olarak okunmalı. Trump’ın bir lider olarak etkisi yalnızca siyasi söyleminin gücünden kaynaklanmıyor. Bir lider olarak sürekli izlenmek, görülmek isteyen bir figür olma çabası içinde sanki. Gerek Beyaz Saray buluşmalarında gerekse kürsü performanslarının neredeyse tamamında Trump’ın alaycı tavrı, dansları, taklitleri konuşuldu. Bu edimlerin her biri “gaf” olarak yorumlansa da Hoffer’ın öne çıkardığı kitle psikolojisi açısından daha derin ve anlamlı bir içeriğe sahip aslında.
Şöyle ki Trump devlet ciddiyetini bile isteye askıya alıyor. Bu tercihi ile kitlesine öfkeyi sıradanlaştıran, şımarık, kuralları yıkan, hatta bir ölçüde elit nezaketi de yok sayan bir lider imgesini öne çıkarıyor. Bu tercihin pek çok sıra dışı örneği de var. Engelli bir gazeteciyi taklit etmesi, NASA yöneticisinin kulakları ile dalga geçmesi, protestoculara dışkı attığı yapay zekâ videosu ve en son bir sunucuyu çöpe attığı videosu ile liderliğini salt politika üretimi ile değil aynı zamanda dijitale uygun içerik paylaşımları ile de kurduğunu ve kuracağının mesajını veriyor. Hoffer’ın tezi özelinde düşündüğümüzde bu tercih tesadüfi değildir. Yazının giriş kısmında da belirttiğimiz üzere çeşitli sebeplerle memnuniyetsizlik yaşayan kitleler karmaşık ve yorucu siyasal açıklamalardan çok, kendi öfkesini ya da aşağılanmışlık duygusunu temsilleştiren sahnelere odaklanır. Bu yönüyle Trump’un dijital fenomenliği aslında basit bir popülerlik isteğinin çok ötesinde bir anlama sahip. Bahsi geçen fenomen olma hali kitlesindeki hınç, intikam ya da kırgınlık gibi pek çok duygu haline iyi gelen girişimlerdir. Bu durum, fanatizmi kurumsallaştırma çabası olarak da değerlendirilebilir.
Sonuç olarak Trump, Amerikan toplumundaki kırılmanın, çöküşün, arayışın ve boşluğun ürünü olabilir. Bahsi geçen boşluğun nasıl doldurulacağına ise yine halk karar verecek. Dünya barışı için umut edelim ki bir sonraki seçimde daha ciddi bir siyasetçide karar kılsınlar.








