Tarihçi Rob Boddice Medyascope’a konuştu: “Paylaşılan duygu, çaba gerektirmeli, kolay geliyorsa büyük olasılıkla yanlış yapıyorsunuzdur”

İSTANBUL (Medyascope) – Duygu tarihi alanının önde gelen isimlerinden tarihçi Rob Boddice, ağrının bir hasar sinyalinden ibaret olmadığını ve her boyutuyla öznel bir deneyim olduğunu savunuyor. Medyascope’un sorularını yanıtlayan Boddice, modern tıbbın bu gerçeği görmezden gelmesinin hastalara tarih boyunca zarar verdiğini öne sürüyor.

Haber özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Tarihçi Rob Boddice, ağrının öznel bir deneyim olduğunu ve sadece hasar sinyali olmadığını savunuyor.
  • Boddice, ağrıyı mekanik bir anlayışla ele almanın hastaların deneyimlerini küçümseyerek tıp pratiğine zarar verdiğini belirtiyor.
  • Kapitalizmin kronik ağrının en büyük kaynağı olduğunu, toplumsal yalnızlığın acıyı artırdığını vurguluyor.
  • Yüz ağrısı skalalarının evrenselliğini eleştirerek, ağrıyı nesnelleştirmenin tehlikelerine dikkat çekiyor.
  • Empatiyi, başkalarının acısını geçersiz kılmadan dinleme ve anlama çabası olarak tanımlıyor.
Tarihçi Rob Boddice: "Kolay geliyorsa yanlış yapıyorsunuzdur"
Tarihçi Rob Boddice: “Kolay geliyorsa yanlış yapıyorsunuzdur”

Helsinki Üniversitesi ve McGill Üniversitesi’nde görev yapan tarihçi Rob Boddice, Knowing Pain: A History of Sensation, Emotion and Experience (Acının Tarihi: Duyum, Duygu ve Deneyim) adlı kitabında ağrıya dair mekanik anlayışın temel yanılgısını mercek altına alıyor. Boddice’e göre ağrı, sinir uçlarındaki hasarı beyne ileten bir sinyal değil, anlam üretimiyle doğrudan bağlantılı kültürel ve duygusal bir deneyimdir. Tarihçi, bu çerçeveden bakıldığında pek çok ağrı durumunda mekanik bir kırılma bulunmadığını ve bunun hastaların deneyimlerinin küçümsenmesine, inanılmamasına zemin hazırladığını vurguluyor.

  • Kitabınızda ağrının, sinir uçlarındaki mekanik bir hasar sinyalinden (nosisepsiyon) ibaret olmadığını, anlam üretimiyle doğrudan bağlantılı duygusal ve kültürel bir deneyim olduğunu vurguluyorsunuz. Descartes’ın “vücuttan beyne doğrudan hasar sinyali ileten bir zil” modelinden günümüze uzanan mekanik anlayışın en büyük eksikliği, hastaları anlamak açısından nedir?

Ağrıya dair mekanik anlayışlar, hastaların kendi acılarına ilişkin öznel tanıklıklarının görmezden gelinmesine zemin hazırlar. Meselenin özü budur; ancak sorun çok daha karmaşıktır. Ağrıyı mekanik olarak anlama ve betimleme arzusu uzun süredir varolmakta olup, onu nesnel biçimde ölçme isteğiyle iç içe geçmiştir; sanki makinenin nerede bozulduğunu bulup orayı tamir etmek her zaman mümkünmüş gibi, sanki acı çeken insan arızalı bir arabaya benziyormuş gibi. Oysa pek çok ağrı durumunda mekanik bir kırılma yoktur; bu durum, modern tıp tarihinde hastaların deneyimlerinin defalarca küçümsenmesine, inanılmamasına ve geçersiz kılınmasına yol açan bir örüntüyü doğurmuştur.

Tarihçi Rob Boddice: “Kolay geliyorsa yanlış yapıyorsunuzdur”
  • Tarih boyunca icat edilen algometreler ile Wong-Baker skalası gibi “Yüz Ağrısı Skalalarını”, ağrıyı nesnelleştirme çabaları olarak sert biçimde eleştiriyorsunuz. Ağrı ile ağrılı bir yüz ifadesinin “evrensel” bir standardı olduğunu varsaymanın neden tehlikeli olduğunu, bunun tıbbi pratikte hastalara nasıl zarar verdiğini anlatır mısınız?

Evrensel ağrı yüzü, Aydınlanma’nın idealize edilmiş “medeni insan” anlayışının bir ürünü olarak geliştirildi; ağrı ölçüm cihazları ise sonradan, duyarlılığın etnosantrik ve cinsiyetçi bir inşası çerçevesinde ortaya çıktı. Birincisi, beyaz olmayan yüzlerdeki ağrı ifadelerini göz ardı etti ve başka yüz ifadelerini ağrı hissedemezliğin kanıtı olarak yorumladı. İkincisi ise daha medeni ve incelikli insanların daha hassas olduğunu, suçluların ve ırksal ötekinin hissedemediğini ya da daha az hissettiğini varsaydı. Bu araçları kullanmaya devam etmek, farkında olmaksızın ilk yanılgıların sürdürülmesi demektir. Ağrı nesnel olarak ölçülemez; zira her yönüyle öznel bir deneyimdir.

  • Kitapta, incinmiş duygular, sosyal dışlanma ya da depresyon gibi duygusal acıların, fiziksel yaralanmayla aynı beyin bölgelerini harekete geçirdiğini gösteren nörobilimsel çalışmalara atıfta bulunuyorsunuz. Fiziksel bir yara olmaksızın yaşanan “travma” ve “ağrı” deneyimini fiziksel yaralanmayla eşit zemine koymak, acı çeken kişinin dünyasını anlamamızı nasıl değiştiriyor?

Bunu tersinden düşünmek gerekiyor. Fiziksel yara, kendi başına ağrı değil, hasardır. Ağrıya dönüşmesi için bir beyne ve kültüre özgü anlam üretim sistemine ihtiyaç duyar. Bağlamından koparılmış bir beyinden yoksun kırık bir bacak, ağrı olarak deneyimlenmez. Bir anlamda, incinmiş duyguları ağrı olarak tanımlamak, onları fiziksel yaralanmayla eşit zemine koymaktan çok, tıp dünyasına şunu hatırlatmaktır: Hem fiziksel yaralanmaya hem de duygusal travmaya yaklaşım biçimleri, modern tıp tarihinin büyük bölümünde yanlış bir zeminde olagelmiştir. İlke basittir: Bir kişi acı çektiğini söylüyorsa, ona inanırsınız ve oradan ilerlersiniz. Bu, otomatik olarak hasar bulunduğu anlamına gelmez; hasar olduğunda bile ağrıyı otomatik olarak hasara indirgemek doğru değildir. Hasar yoksa bu, otomatik olarak “psikolojik” bir vaka sayılamaz. Zihin ve beden arasındaki bu ayrım, insan sisteminin işleyişini kavrayamamaktadır.

“Kapitalizm kronik ağrının en büyük kaynağı”

  • Kronik ağrıyı ele alırken belki de en çarpıcı argümanınızı ortaya koyuyor ve “modern toplumların en büyük ağrı kaynağının kapitalizm olduğunu” söylüyorsunuz. Üretkenliğe dayalı kapitalist zaman algısı (ya da “engelli zaman”) ile toplumsal yalnızlık, kronik ağrı deneyimini nasıl biçimlendiriyor ve onu kaçınılmaz kılıyor?

Kulağa radikal geliyor, ama tarih boyunca ağrı hakkında bildiklerimizle örtüşüyor: Ağrı, içinde gerçekleştiği kültürel ve siyasi bağlama göre anlam kazanan bir deneyimdir. İnsanlar her zaman uzun süreli ağrılarla yaşamıştır; ancak başka dönemlerde bu ağrıları anlamlandırmak için çok daha erişilebilir çerçeveler ya da onları amaçlılaştırmanın yolları vardı. Herkesin ağrısının dinî bir amaca hizmet ettiğine derinden inandığı bir bağlamda, acı hoş olmayabilirdi; ama bir anlamı vardı ve bu anlam sayesinde acı çekenler — acı çekenlerin oluşturduğu bir topluluk — teselli bulabiliyordu. Laik bir toplumda kapitalizm böyle bir olanak sunmaz. Ağrı, yukarıdan bakıldığında; verimsizlik, devamsızlık, kayıp kâr, vergi yükü ve sağlık sistemine binen ağırlık olarak görülen bir sorundur. Çözülmesi gerekir, yalnızca makinenin daha iyi işlemesi için. Kronik ağrı, acı çekeni hayatın ritmi dışına iter. Hasta yalnızlaşır; sistemle bağdaşamaz hale gelir ve ağrısına anlam katmanın belirgin bir yolu kalmaz. Gerçekte kronik ağrının kapitalist mantıktaki anlamlılığı, tam da anlamsızlığında yatar. Bu, milyonlar için trajik bir paradokstur; insanların umutları, ya devletten para almaya devam edebilmek için yetersizliklerini kanıtlamayla ya da bir başkası için kâr üretimine geri dönebilmek amacıyla ağrılarını yeterince yönetmeyle sınırlı kalır.

Tarihçi Rob Boddice: “Kolay geliyorsa yanlış yapıyorsunuzdur”

“Plasebo etkisi sahte değil, bağlamsal bir araç”

  • Tarihçilerin geçmişteki pek çok tedaviyi “şarlatanlık” olarak nitelendirmesini eleştiriyor, plasebo ve nosebo etkilerini biyokültürel beynin normal işleyişinin bir parçası olarak değerlendiriyorsunuz. Kültürel ritüeller, hekimin telkini ve hastanın inancının iyileşme ya da ağrının hafiflemesinde farmakolojik ilaçlar kadar güçlü gerçek bir rol oynadığını söyleyebilir miyiz?

Kısaca yanıtlayacak olursam, evet söyleyebiliriz; ancak “farmakolojik ilaçlar kadar güçlü” ifadesi genelleme olarak yeterli değil; çünkü acıyı hafifletmede ve ağır hastalıkları iyileştirmede olağanüstü işe yarayan pek çok güçlü ilaç mevcuttur. Plasebo etkileri kanseri, sıtmayı ya da HIV’i iyileştiremez. Bununla birlikte her durumda, olumlu, yetkin ve insancıl bir bağlam insanların kendilerini daha iyi hissetmesine kesinlikle katkı sağlar. Tüm ağrı türlerinde ise plasebo etkilerinin aktif biçimde yönetilmesi ve hayata geçirilmesi için her türlü neden mevcuttur. Bu, sahte ilaç yazmak değil; hastanın beklentilerini bağlamsal olarak yönetmek demektir. Klinik ortamda hastaya mümkün olan en iyi yerde olduğunu ne kadar hissettirirsek, plasebo etkisinin terapötik gücünden o kadar yararlanmış oluruz. Öte yandan tıp; yetersizlik, zayıf iletişim, verimsizlik ve güveni sarsan diğer etkenlerle örülüyse (bugün Amerika Birleşik Devletleri’ndeki duruma bakınız) bu, nosebo etkilerini güçlendirir ve insanların hastalanmasına ya da kendini daha kötü hissetmesine yol açar.

  • Empatiyi, yaygın kanaatin aksine, bir başkasına “erişim” olarak değil, kendi deneyimlerimizi ötekine yansıttığımız bir “öz-pratik” olarak tanımlıyorsunuz. “Acını anlıyorum” demenin ya da empatiye yaslanmanın, ötekinin tekil acısını geçersiz kılma riski taşıdığını savunuyorsunuz. Bir başkasının acısına tanıklık ederken nasıl bir tutum benimsemek gerekir?

Her şeyden önce hiçbir şeyi varsaymamak gerekir. Empati karşıtı sayılmaktan çok, gerçek empatinin son derece zor olduğuna ve ciddi bir çaba gerektirdiğine inanıyorum. Üstelik bu çaba, acı çeken kişiye bir yük haline gelebilir; zira o kişi sizin güçlüklerinizle mutlaka ilgilenmek zorunda değildir. Tarihsel olarak tanıklık etmek, kendinizi başkasının yerine koymak anlamına geldi; ama tehlike de tam burada, yansıtma riskinde yatıyor. Kişi kendi ayakkabılarının içinde ne hissediyor? Bu konuda kolay bir yöntem yok; ama dinlemeye başlamaktan daha kötüsünü yapamayız — gerçekten dinlemek, kendi yansımalarımız ya da duyduklarımızın çevirisi üzerinden değil, acı çekenin kendi terimleriyle anlamaya çalışmak. Paylaşılan duygu, çaba gerektirmelidir. Kolay geliyorsa büyük olasılıkla yanlış yapıyorsunuzdur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş