Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Kayra Kocagil “İsrail seçim yolunda | Netanyahu’nun en zor sınavı” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

1. 7 Ekim’den 27 Ekim’e: İsrail neden tarihi bir seçime gidiyor?
27 Ekim 2026’da yapılacak İsrail genel seçimleri, ülkenin son yıllardaki en kritik siyasi sınavı olarak görülmektedir. Bu seçim, yalnızca 120 sandalyeli Knesset’in yeni üyelerini belirleyecek rutin bir demokratik süreç değil; aynı zamanda 7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırılarla başlayan ve İsrail’in Gazze’ye ve İran’a saldırıların ardından İsrail siyasetini kökten değiştiren dönemin seçmen tarafından nasıl değerlendirildiğini gösterecek ilk kapsamlı referandum niteliğini taşımaktadır.
7 Ekim saldırıları, İsrail’in uzun yıllardır övündüğü güvenlik ve istihbarat sistemlerinin ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır “güvenliği sağlayan lider” kimliğiyle siyaset yapan Benjamin Netanyahu için bu saldırılar yalnızca bir ulusal güvenlik krizi değil, aynı zamanda siyasi meşruiyetini doğrudan etkileyen bir dönüm noktası oldu.
Saldırıların ardından İsrail, Gazze’de bugüne kadarki en kapsamlı askerî operasyonlarından birini başlattı. Operasyonlar ilerledikçe çatışmalar yalnızca Gazze ile sınırlı kalmadı; Hizbullah’ın Lübnan sınırındaki faaliyetleri, İran ile doğrudan gerilimin yükselmesi, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıları ve bölgedeki diğer vekil aktörlerin devreye girmesiyle İsrail çok cepheli bir güvenlik ortamıyla karşı karşıya kaldı. Ülkenin güvenlik gündemi son yıllarda hiç olmadığı kadar yoğunlaşırken ekonomi, sosyal politika ve iç siyasi reformlar büyük ölçüde ikinci plana itildi.
Ancak saldırıların uzaması, İsrail toplumunda başlangıçta görülen geniş siyasi uzlaşının zamanla aşınmasına neden oldu. Gazze’de devam eden operasyonların maliyeti, rehinelerin akıbeti, uluslararası baskının artması ve ekonomik yükün ağırlaşması kamuoyunda yeni tartışmaların önünü açtı. Özellikle rehinelerin aileleri tarafından düzenlenen protestolar, operasyonların yönetimine yönelik eleştirilerin giderek daha görünür hâle gelmesini sağladı. İsrail kamuoyunda temel soru artık yalnızca “Operasyonlar nasıl kazanılacak?” değil, “Bu operasyonlar ülkenin güvenliğini gerçekten artırıyor mu?” sorusu hâline geldi.
Bu süreç, Netanyahu’nun uzun yıllar boyunca inşa ettiği siyasi kimliğini de yeniden tartışmaya açtı. 1990’lı yıllardan itibaren kendisini İsrail’in güvenliğini en iyi sağlayabilecek lider olarak konumlandıran Netanyahu, İran tehdidi, Hamas, Hizbullah ve bölgesel güvenlik riskleri konusunda sert politikalar izleyerek geniş bir sağ seçmen koalisyonunu uzun yıllar bir arada tutmayı başarmıştı. Ancak 7 Ekim saldırıları, bu güvenlik söyleminin en temel dayanağını zayıflattı. İsrail tarihinde benzeri görülmemiş ölçekteki bu saldırının Netanyahu döneminde yaşanmış olması, kamuoyunda hükümetin güvenlik performansına yönelik eleştirileri artırdı.
Bununla birlikte Netanyahu’nun siyasi geleceğini belirleyen tek unsur güvenlik tartışmaları değildir. İsrail ekonomisinin İsrail’in saldırıları nedeniyle karşı karşıya kaldığı mali yük, rezerv askerlerin uzun süre görevde kalması nedeniyle iş gücü piyasasında yaşanan sorunlar, yatırım ortamındaki belirsizlik ve uluslararası kamuoyunda İsrail’e yönelik artan eleştiriler de seçim kampanyasının önemli başlıkları arasında yer almaktadır. Özellikle genç seçmenler ve kentli orta sınıf arasında operasyonların ekonomik sonuçlarına ilişkin kaygılar önceki seçimlere kıyasla daha görünür hâle gelmiştir.
Bununla birlikte Netanyahu’nun siyasi kariyerinin sona erdiğini söylemek de doğru değildir. Likud Partisi hâlâ İsrail’in en büyük siyasi partisi olmayı sürdürmekte, sağ seçmen tabanı büyük ölçüde korunmaktadır. Netanyahu, özellikle güvenlik kaygılarının yüksek olduğu dönemlerde deneyimli lider imajını öne çıkararak seçmeni yeniden etrafında toplamaya çalışmaktadır. Bu nedenle 2026 seçimleri, bir liderin yükselişinden çok, uzun süredir iktidarda bulunan bir liderin kriz sonrası meşruiyetinin yeniden test edildiği seçim olarak değerlendirilmektedir.
Bu yönüyle 27 Ekim seçimleri yalnızca Netanyahu’nun siyasi geleceğini değil, İsrail sağının önümüzdeki yıllardaki yönünü de belirleyecektir. Eğer Netanyahu yeniden hükümet kurmayı başarırsa, operasyonlar sonrası dönemde güvenlik merkezli siyasetin toplum nezdinde hâlâ güçlü destek bulduğu sonucu ortaya çıkacaktır. Buna karşılık Netanyahu’nun iktidarı kaybetmesi, İsrail seçmeninin yalnızca hükümeti değil, son yıllardaki yönetim anlayışını da değiştirmek istediğine işaret edecektir.
Dolayısıyla seçim gecesi açıklanacak sonuçlar, yalnızca Knesset’teki sandalye dağılımını değil; İsrail toplumunun operasyonlar, güvenlik, demokrasi ve dış politika konularında nasıl bir gelecek tasavvur ettiğini de ortaya koyacaktır.
2. Neden dünyanın en karmaşık koalisyon demokrasilerinden biri?
İsrail’de seçim sonuçlarını anlamak için öncelikle ülkenin seçim sistemini anlamak gerekir. Çünkü İsrail’de bir partinin seçimlerden birinci çıkması, tek başına hükümeti kuracağı anlamına gelmemektedir. Bunun temel nedeni, İsrail’in dünyadaki en orantılı seçim sistemlerinden birini kullanmasıdır.
İsrail’de ülkenin tamamı tek seçim çevresi olarak kabul edilir. Türkiye’de olduğu gibi şehirlerin veya bölgelerin ayrı milletvekili kontenjanları bulunmaz. Seçmenler herhangi bir milletvekili adayına değil, doğrudan siyasi partilere oy verir. Partiler seçimlerden önce kapalı aday listelerini hazırlar ve seçmen bu listelerden yalnızca birini tercih eder. Dolayısıyla seçmenlerin bireysel adaylar üzerinde değil, siyasi partiler üzerinde belirleyici olduğu bir sistem söz konusudur.
Knesset yani İsrail Meclisi toplam 120 sandalyeden oluşmaktadır. Sandalyeler, ülke genelinde partilerin aldığı oy oranına göre dağıtılır. Parlamento dışında kalmamak için partilerin en az yüzde 3,25 oy almaları gerekir. Barajı geçen partiler arasında milletvekillikleri orantılı biçimde paylaştırılır.
Bu modelin en önemli sonucu, parlamentoda çok sayıda partinin temsil edilmesidir. İsrail siyasetinde merkez sağ, merkez sol, ultra-Ortodoks partiler, laik milliyetçiler, Arap partileri, sosyal demokratlar ve küçük ideolojik hareketler aynı anda parlamentoda yer alabilmektedir. Bu çeşitlilik demokratik temsil açısından önemli avantajlar sağlarken, hükümet kurmayı da son derece zorlaştırmaktadır.
İsrail Cumhurbaşkanı seçimlerden sonra parlamentoda temsil edilen parti liderleriyle görüşür ve hükümeti kurma görevini çoğunluğu sağlayabileceğine inandığı siyasetçiye verir. Bu kişi çoğu zaman en büyük partinin lideri olsa da bunun anayasal bir zorunluluğu bulunmamaktadır. Önemli olan seçimden birinci çıkmak değil, en az 61 milletvekilinin desteğini alabilecek bir koalisyon oluşturabilmektir.
Bu nedenle İsrail’de seçim kampanyaları kadar seçim sonrası pazarlıklar da büyük önem taşır. Bakanlıkların dağılımı, bütçe politikaları, din-devlet ilişkileri, güvenlik stratejileri ve yargı reformları gibi konular koalisyon görüşmelerinin merkezinde yer alır. Küçük partiler çoğu zaman sahip oldukları birkaç milletvekili sayesinde hükümetin kurulup kurulmamasını belirleyebilecek pazarlık gücüne ulaşır.
Örneğin son yıllarda Haredi partileri, hükümetlere katılmaları karşılığında dinî eğitim kurumlarına ayrılan bütçelerin artırılmasını ve askerlik muafiyetlerinin korunmasını talep ederken; milliyetçi sağ partiler Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişletilmesi ve güvenlik politikalarının sertleştirilmesini ön şart olarak öne sürmüştür. Benzer şekilde merkez partiler de yargı reformları veya ekonomik programlar konusunda koalisyon ortaklarından taviz istemektedir.
İsrail siyasetinin son yıllardaki istikrarsızlığının temel nedenlerinden biri de bu koalisyon matematiğidir. Hiçbir siyasi blok tek başına kalıcı çoğunluk sağlayamadığı için hükümetler sık sık dağılmakta ve ülke yeniden seçime gitmektedir. 2019 ile 2022 yılları arasında İsrail’in kısa aralıklarla birden fazla kez sandık başına gitmesi, bu yapısal sorunun en belirgin örneklerinden biri olmuştur.
Bu nedenle İsrail seçimlerinde kamuoyu araştırmalarında açıklanan parti oy oranları tek başına yeterli bilgi vermez. Asıl önemli olan, hangi partilerin birlikte hareket edeceği ve seçim sonrasında hangi blokun 61 sandalyeye ulaşabileceğidir. Başka bir ifadeyle İsrail’de seçimi kazanan parti değil, başarılı koalisyon kurabilen siyasi blok hükümeti oluşturur.
3. Netanyahu niye artık tek başına kazanamıyor? Sağ blok ve koalisyon ortaklarının artan gücü
İsrail siyasetinde son yılların en önemli değişimlerinden biri, Likud’un ülkenin en büyük partisi olmayı sürdürmesine rağmen tek başına hükümet kurabilecek siyasi ağırlığını giderek kaybetmesidir. Bugün Netanyahu’nun en büyük sorunu muhalefetin güçlenmesinden çok, kendi doğal ittifakının hükümet kurabilecek çoğunluğu oluşturmakta zorlanmasıdır.
İsrail’de hükümet kurabilmek için en az 61 milletvekilinin desteği gerekmektedir. Mevcut anketler Likud’un 26 ila 28 sandalye kazanabileceğini gösterirken, bu sayı tek başına iktidar için yeterli değildir. Dolayısıyla Netanyahu’nun yeniden başbakan olabilmesi, sağ blok içerisindeki diğer partilerin seçim performansına doğrudan bağlıdır.
Bu partiler arasında en önemli aktörlerden biri Shas’tır. Sefarad ve Mizrahi kökenli ultra-Ortodoks Yahudileri temsil eden Shas, İsrail siyasetinde uzun yıllardır kilit konumdadır. Parti için ekonomik politikalardan çok dinî eğitim, sosyal yardımlar ve Haredi toplumunun yaşam tarzının korunması önceliklidir. Shas’ın koalisyon görüşmelerindeki temel talepleri arasında din okullarına ayrılan bütçelerin artırılması ve dinî kurumların devlet tarafından daha güçlü desteklenmesi bulunmaktadır.
Bir diğer önemli ortak ise United Torah Judaism (UTJ)’dir. Aşkenaz Haredileri temsil eden UTJ de benzer şekilde dinî eğitim kurumlarının finansmanı ve Haredi gençlerin zorunlu askerlikten muaf tutulması konularını kırmızı çizgi olarak görmektedir. İsrail’de son yıllarda askerlik muafiyeti tartışmalarının yoğunlaşması, bu partilerin koalisyon pazarlıklarındaki önemini daha da artırmıştır.
Sağ blokun üçüncü ayağını ise daha milliyetçi partiler oluşturmaktadır. Religious Zionism ile Otzma Yehudit, güvenlik ve yerleşim politikalarında Likud’dan daha sert bir çizgiyi temsil etmektedir. Bu partiler Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesini, Filistin yönetimine yönelik baskının artırılmasını ve İsrail yargısının yürütme üzerindeki denetiminin sınırlandırılmasını savunmaktadır. Özellikle yargı reformu konusunda Netanyahu’nun attığı birçok adımın arkasındaki en önemli siyasi baskı bu partilerden gelmiştir.
Bu tablo, Netanyahu’nun seçim kampanyasını da doğrudan etkilemektedir. Çünkü Netanyahu artık yalnızca Likud’un oylarını artırmaya çalışan bir parti lideri değildir. Aynı zamanda sağ blokun bütünlüğünü korumaya çalışan bir koalisyon mimarı gibi hareket etmektedir. Seçim kampanyasında kullandığı birçok söylem, doğrudan koalisyon ortaklarının seçmenlerini de hedef almaktadır.
Bununla birlikte Netanyahu açısından en büyük risklerden biri küçük ortakların seçim barajıdır. İsrail’de yüzde 3,25’lik seçim barajı, oyların parçalı dağıldığı bir sistemde kritik önem taşımaktadır. Sağ blok içindeki partilerden yalnızca birinin bile baraj altında kalması, sağ blokun toplam sandalye sayısını hükümet kuramayacak seviyeye indirebilir. Bu nedenle Netanyahu’nun seçim stratejisinde yalnızca Likud’un başarısı değil, müttefiklerinin parlamentoda temsil edilmesi de hayati önem taşımaktadır.
Aslında bu durum, İsrail siyasetindeki güç dengesinin nasıl değiştiğini de göstermektedir. Yaklaşık on yıl önce Likud’un güçlü performansı hükümet kurmak için büyük ölçüde yeterli görülürken, bugün Netanyahu’nun siyasi geleceği birkaç küçük partinin alacağı oy oranına bağlı hâle gelmiştir. Başka bir ifadeyle, İsrail sağı büyümeye devam etse bile giderek daha parçalı bir yapıya dönüşmektedir. Bu parçalanma ise küçük partilerin koalisyon pazarlıklarındaki etkisini her seçimde biraz daha artırmaktadır.
4. Muhalefet bloğu: Netanyahu karşıtlığı ortak bir program için yeterli mi?
2026 seçimlerinin en dikkat çekici özelliklerinden biri, Netanyahu karşıtı muhalefetin önceki seçimlere kıyasla daha güçlü görünmesine rağmen ideolojik açıdan oldukça heterojen bir yapıya sahip olmasıdır. Muhalefet bloğunu bir araya getiren temel unsur ortak bir ekonomi programı ya da ortak bir dış politika vizyonundan çok, Netanyahu’nun uzun süredir devam eden iktidarına son verme isteğidir.
Bu blokun yükselen yıldızı, eski İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’tur. Uzun yıllar İsrail Savunma Kuvvetleri’nde görev yapan Eisenkot, 7 Ekim sonrasında kurulan operasyon kabinesine katılmış ancak daha sonra Gazze operasyonlarının yönetimi konusunda Netanyahu ile yaşadığı görüş ayrılıkları nedeniyle hükümetten ayrılmıştır. Kurduğu Yashar Partisi, özellikle güvenlik konusunda deneyimli ve yönetim değişikliği isteyen merkez seçmenler arasında kısa sürede önemli destek toplamıştır.
Eisenkot’un siyasi yükselişinin en önemli nedeni, güvenlik konusunda Netanyahu’ya alternatif oluşturabilen nadir isimlerden biri olmasıdır. İsrail siyasetinde uzun yıllardır güvenlik alanındaki tartışmalar büyük ölçüde Netanyahu’nun üstünlüğü altında yürütülürken, eski bir genelkurmay başkanının siyasete girmesi bu dengeleri değiştirmiştir. Kamuoyu araştırmaları, özellikle operasyonların yönetiminden memnun olmayan ancak güvenlik politikalarında sertlikten vazgeçmek istemeyen seçmenlerin önemli bölümünün Eisenkot’a yöneldiğini göstermektedir.
Muhalefetin ikinci önemli aktörü ise Birlikte ittifakıdır. Eski başbakan Naftali Bennett ile Yair Lapid’in oluşturduğu bu oluşum, merkez sağ ve liberal seçmenleri aynı çatı altında toplamayı hedeflemektedir. Together, ekonomik reformlar, devlet kurumlarının güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığının korunması ve Batı ile ilişkilerin yeniden normalleştirilmesi gibi başlıkları öne çıkarmaktadır. Bununla birlikte güvenlik konusunda da sertlikten tamamen vazgeçmeyen pragmatik bir çizgi izlemektedir.
Muhalefetin bir diğer önemli bileşeni olan Yisrael Beiteinu, Avigdor Lieberman liderliğinde özellikle Rusya kökenli göçmenler ve laik milliyetçi seçmenler arasında etkili olmaya devam etmektedir. Parti, güvenlik politikalarında sert bir tutum benimserken, Haredilere tanınan askerlik muafiyetlerinin kaldırılması ve ultra-Ortodoks partilerin devlet üzerindeki etkisinin sınırlandırılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yönüyle hem Netanyahu’nun dinî ortaklarından hem de merkez soldan ayrışmaktadır.
Merkez solda yer alan Demokratlar ise hukuk devleti, sosyal adalet, demokratik kurumların güçlendirilmesi ve Filistin meselesinde diplomatik çözüm arayışını savunan bloğun en sol bileşenini oluşturmaktadır. Ancak bu partinin öncelikleri ile Yisrael Beiteinu veya Birlikte ittifakı gibi merkez sağ partilerin öncelikleri arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır.
Muhalefet bloğunun en büyük avantajı, kamuoyunda oluşan değişim talebini temsil etmesidir. Buna karşılık en büyük dezavantajı ise Netanyahu sonrasında nasıl bir hükümet modeli kurulacağı konusunda ortak ve net bir vizyon ortaya koymakta zorlanmasıdır. Güvenlik, din-devlet ilişkileri, Filistin politikası ve Arap partileriyle iş birliği gibi temel başlıklarda blok içerisindeki görüş ayrılıkları devam etmektedir.
Bu nedenle 2026 seçimlerinde muhalefetin başarısı yalnızca Netanyahu’nun oy kaybetmesine değil, seçim sonrasında bu farklı siyasi aktörlerin ortak bir koalisyon kurup kuramayacağına da bağlı olacaktır. İsrail siyasetinin doğası gereği seçim gecesi başlayan süreç, aslında gerçek siyasi mücadelenin yalnızca ilk aşamasını oluşturacaktır.
5. Gadi Eisenkot: Sessiz generalden başbakan adayına
2026 seçimlerinin en dikkat çekici isimlerinden biri, hiç kuşkusuz eski İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’tur. İsrail siyasetinde güvenlik geçmişine sahip isimler her zaman önemli rol oynamış olsa da Eisenkot’u diğerlerinden ayıran temel unsur, yalnızca askerî kariyeri değil, operasyonlar döneminde hükümetin en üst düzey karar alma mekanizmasında bulunmuş ve daha sonra bu yönetim anlayışına açık şekilde karşı çıkmış olmasıdır. Bu yönüyle Eisenkot, hem güvenlik konusunda deneyimli hem de mevcut iktidara alternatif oluşturabilecek bir lider profili çizmektedir.
1959 yılında İsrail’in kuzeyindeki Tiberias kentinde Fas kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Eisenkot, genç yaşta İsrail Savunma Kuvvetleri’ne katıldı. Kariyerinin büyük bölümünü piyade birliklerinde ve Kuzey Komutanlığı’nda geçirdi. Lübnan sınırındaki operasyonlarda görev aldı, İkinci Lübnan Saldırısı’nın planlanmasında etkili isimlerden biri oldu ve 2015-2019 yılları arasında İsrail Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüttü.
Görev süresi boyunca İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması, Hizbullah’ın askerî kapasitesine karşı hazırlık yapılması ve ordunun teknolojik dönüşümünün hızlandırılması gibi başlıklara öncelik verdi. Özellikle “Dahiya Doktrini” olarak bilinen ve İsrail’in yoğun askerî güç kullanımını esas alan caydırıcılık anlayışının uygulanmasında önemli rol oynadı. Ancak aynı zamanda askerî gücün siyasi hedeflerle uyumlu kullanılması gerektiğini savunması, onu İsrail’deki daha ideolojik güvenlik aktörlerinden ayırdı.
7 Ekim 2023 saldırılarının ardından kurulan kabinede yer alan Eisenkot, başlangıçta ulusal birlik görüntüsünün önemli sembollerinden biri olarak görüldü. Ancak saldırıların ilerleyen dönemlerinde Netanyahu hükümetiyle stratejik ayrılıklar yaşamaya başladı. Gazze operasyonlarının hedefleri, rehinelerin kurtarılması için izlenecek yöntem ve saldırıın siyasi hedeflerinin belirsizliği konusundaki eleştirileri kamuoyuna yansıdı. Sonunda kabineden ayrılması, Netanyahu yönetimine yönelik en güçlü kurumsal eleştirilerden biri olarak değerlendirildi.
Eisenkot’un kişisel yaşamı da kamuoyundaki algısını önemli ölçüde etkiledi. Gazze operasyonları sırasında oğlunu ve daha sonra bir yeğenini kaybetmesi, onu saldırıların bedelini doğrudan yaşamış bir lider konumuna taşıdı. Bu durum, özellikle güvenlik politikalarını eleştirirken “bedel ödememiş bir siyasetçi” değil, saldırıların acısını bizzat yaşamış bir komutan olarak konuşmasını sağladı.
Siyasete atıldıktan sonra kurduğu Yashar Partisi, ideolojik kutuplaşmadan yorulan seçmenlere hitap etmeyi amaçladı. Parti, güvenlik konusunda tavizsiz ancak devlet kurumlarının güçlendirilmesini, yargının bağımsızlığını ve kamu yönetiminde hesap verebilirliği savunan merkez çizgide konumlandı. Böylece hem Netanyahu’ya mesafeli sağ seçmenlerden hem de merkez seçmenlerden destek alma potansiyeli yakaladı.
Anketler, Eisenkot’un özellikle kararsız seçmenler ve saldırılar sonrası yeni bir lider arayan muhafazakâr seçmenler arasında dikkat çekici bir yükseliş gösterdiğini ortaya koymaktadır. İsrail siyasetinde uzun yıllardır “güvenlik konusunda Netanyahu’dan daha güçlü bir isim yok” algısının ilk kez ciddi biçimde sorgulanmasında Eisenkot’un etkisi büyüktür.
Bununla birlikte Eisenkot’un önündeki en büyük zorluk, kişisel popülaritesini sürdürülebilir bir siyasi harekete dönüştürebilmektir. Başarılı askerî kariyer, her zaman başarılı siyasi liderlik anlamına gelmemektedir. İsrail seçmeni güvenlik deneyimine önem verse de koalisyon kurabilme, farklı ideolojik grupları uzlaştırabilme ve ekonomik sorunlara çözüm üretebilme kapasitesi de başbakanlık için belirleyici olacaktır.
6. Arap partileri: Azınlık temsilinden koalisyonların anahtarına
İsrail seçimlerinde kamuoyunun dikkati çoğunlukla Likud ile merkez sağ veya merkez sol partiler arasındaki rekabete yönelse de, ülkenin Arap partileri uzun süredir hükümet kurma denkleminin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Bunun temel nedeni, İsrail’deki seçim sisteminin küçük partilere sağladığı temsil imkânı ve büyük bloklar arasındaki sandalye farkının giderek azalmasıdır.
İsrail nüfusunun yaklaşık beşte birini Arap vatandaşlar oluşturmaktadır. Bu topluluk, İsrail vatandaşı olmakla birlikte tarihsel, ekonomik ve siyasi açıdan Yahudi çoğunluktan farklı taleplere sahiptir. Yerel yönetimlere daha fazla kaynak aktarılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinde eşitlik, suç oranlarının düşürülmesi, ayrımcılıkla mücadele ve Filistin meselesinde diplomatik çözüm arayışı Arap partilerinin temel gündem maddeleri arasında yer almaktadır.
Bugün Arap seçmenlerin önemli bölümü iki siyasi oluşum etrafında toplanmaktadır. Bunlardan ilki daha pragmatik çizgide yer alan Ra’am, diğeri ise daha sol ve Filistin merkezli siyaset izleyen Hadash-Ta’al ittifakıdır. Her iki oluşum da Gazze saldırılarına yönelik eleştirileriyle öne çıkmakta ve operasyonların diplomatik yollarla sona erdirilmesini savunmaktadır.
Ancak Arap partilerinin İsrail siyasetindeki rolü son yıllarda önemli ölçüde değişmiştir. Uzun süre hükümetlerin dışında kalan bu partiler, özellikle koalisyon aritmetiğinin zorlaşmasıyla birlikte “destek alınabilecek aktörler” olarak görülmeye başlanmıştır. Naftali Bennett ve Yair Lapid hükümeti döneminde Ra’am’ın koalisyona dışarıdan değil doğrudan ortak olması, İsrail siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir.
2026 seçimlerinde de benzer bir tablo ortaya çıkabilir. Eğer ne Netanyahu liderliğindeki sağ blok ne de muhalefet bloğu 61 sandalyeye ulaşabilirse, Arap partilerinin dışarıdan vereceği destek hükümetin kurulup kurulamamasını belirleyebilir. Özellikle Netanyahu karşıtı blok açısından bu ihtimal daha güçlü görünmektedir.
Bununla birlikte bu senaryonun önünde ciddi siyasi engeller bulunmaktadır. Muhalefet içindeki bazı sağ partiler, Arap partilerinin resmî koalisyon ortağı olmasına sıcak bakmamaktadır. Öte yandan Arap partileri de Gazze Saldırıları ve Filistin politikası konusunda taviz vermek istememektedir. Bu nedenle seçim sonrasında kurulabilecek olası hükümet modellerinde dışarıdan destek, güvenoyu anlaşmaları veya belirli konularda iş birliği gibi daha esnek formüller gündeme gelebilir.
Dolayısıyla Arap partilerinin başarısı yalnızca kaç milletvekili çıkaracaklarıyla ölçülmemelidir. Asıl belirleyici olan, seçim sonrasında hangi blokun hükümet kurabilmesi için bu partilerin desteğine ihtiyaç duyacağıdır. İsrail’in parçalı siyasi yapısı, geçmişte sistemin kenarında kalan aktörleri bugün hükümet denkleminin merkezine taşımıştır.
7. Netanyahu neden kaybedebilir? Seçimi belirleyecek beş temel dinamik
Benjamin Netanyahu, İsrail tarihinin en deneyimli ve en başarılı siyasetçilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Buna rağmen 2026 seçimleri, kariyerinin en zorlu mücadelelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bunun nedeni yalnızca güçlü rakiplerin ortaya çıkması değil, aynı zamanda son üç yılda yaşanan gelişmelerin seçmen davranışını önemli ölçüde değiştirmesidir.
İlk ve en önemli unsur, 7 Ekim saldırılarının yarattığı güven kaybıdır. Netanyahu uzun yıllardır siyasi meşruiyetini büyük ölçüde güvenlik alanındaki başarısı üzerine inşa etmişti. Ancak İsrail tarihinin en büyük güvenlik zafiyetlerinden birinin onun döneminde yaşanması, bu temel söylemi ciddi biçimde zedeledi. Kamuoyu araştırmaları, saldırının sorumluluğu konusunda hükümete yönelik eleştirilerin hâlâ güçlü olduğunu göstermektedir.
İkinci unsur, Gazze’ye yönelik saldırıların uzamasıdır. Saldırıların ilk dönemlerinde kamuoyunda geniş destek gören askerî operasyonlar, zaman içinde artan ekonomik maliyetler, uzun süre silah altında kalan yedek askerler ve rehinelerin kurtarılamaması nedeniyle daha fazla sorgulanmaya başlanmıştır. Özellikle rehinelerin ailelerinin düzenlediği protestolar, hükümet üzerindeki toplumsal baskının sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Üçüncü unsur ekonomik etkidir. Savunma harcamalarının artması, turizm gelirlerindeki düşüş, yatırımcı güvenindeki dalgalanmalar ve askeri operasyonlar nedeniyle iş gücü piyasasında yaşanan sorunlar günlük yaşamı doğrudan etkilemektedir. İsrail ekonomisi güçlü temellerini korusa da seçmen davranışında yalnızca güvenlik değil yaşam maliyeti de giderek daha önemli bir faktör hâline gelmektedir.
Dördüncü unsur, muhalefetin güvenlik konusunda daha ikna edici isimler çıkarabilmesidir. Geçmiş seçimlerde Netanyahu’nun en büyük avantajı güvenlik alanında rakipsiz görülmesiydi. Ancak Gadi Eisenkot gibi eski üst düzey askerlerin siyasete girmesi, bu üstünlüğü kısmen ortadan kaldırmıştır. Artık yönetim değişikliği isteyen seçmenler için güvenlikten ödün vermeden farklı bir lider seçme ihtimali bulunmaktadır.
Beşinci ve belki de en kritik unsur ise koalisyon matematiğidir. İsrail’de seçimler yalnızca oy oranlarıyla kazanılmamaktadır. En büyük parti olmak, hükümeti kurmak için yeterli değildir. Sağ blok içindeki küçük partilerden birinin baraj altında kalması veya beklenenden düşük performans göstermesi, Likud birinci parti olsa bile Netanyahu’nun çoğunluğu kaybetmesine neden olabilir. Benzer şekilde muhalefetin küçük partileri parlamentoda güçlü şekilde temsil edilirse hükümet kurma görevi farklı bir lidere verilebilir.
Bununla birlikte Netanyahu’nun hâlâ önemli avantajları bulunmaktadır. Deneyimi, uluslararası ilişkilerdeki ağı, sadık seçmen kitlesi ve kriz dönemlerinde güçlü lider imajı onu yarışın en güçlü aktörlerinden biri olmaya devam ettirmektedir. Bu nedenle 2026 seçimlerini “Netanyahu’nun kesin kaybedeceği” bir seçim olarak değerlendirmek doğru değildir. Daha doğru tanım, İsrail siyasetinin uzun yıllardır ilk kez Netanyahu’nun kazanmasının da kaybetmesinin de eşit derecede mümkün göründüğü bir döneme girmiş olmasıdır.
Sonuç olarak seçim gecesi açıklanacak sandalye dağılımı kadar, seçim sonrasında başlayacak koalisyon görüşmeleri de İsrail’in siyasi geleceğini belirleyecektir. Bu nedenle 27 Ekim seçimleri yalnızca bir seçim değil; saldırılar sonrası İsrail’in nasıl yönetileceğine ilişkin kapsamlı bir siyasi karar niteliği taşımaktadır.
8. Kamuoyu İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını nasıl değerlendiriyor?
2026 seçimlerini anlamak için yalnızca partilerin oy oranlarına veya koalisyon aritmetiğine bakmak yeterli değildir. Seçmen davranışını belirleyen en önemli unsurlardan biri de yaklaşık üç yıldır devam eden İsrail’in Gazze’ye yönelik askerî saldırılarına ilişkin toplumsal algıdır. 7 Ekim 2023 saldırılarının ardından İsrail toplumunda oluşan geniş ulusal birlik havası zaman içinde yerini daha karmaşık ve eleştirel bir kamuoyu görünümüne bırakmıştır. Bugün İsrail kamuoyunda temel tartışma, Hamas’ın oluşturduğu güvenlik tehdidinden çok, Gazze’ye yönelik askerî operasyonların nasıl yürütüldüğü, hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı ve İsrail’e yüklediği ekonomik, siyasi ve diplomatik maliyetler üzerinde yoğunlaşmaktadır.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ilk döneminde kamuoyunun önemli bir bölümü hükümetin askerî operasyonlarına destek vermiştir. Ancak saldırıların uzaması, rehinelerin önemli bir bölümünün hâlen serbest bırakılamamış olması, ekonomik maliyetlerin artması ve uluslararası baskının yoğunlaşması kamuoyundaki değerlendirmeleri değiştirmiştir. Son dönemde yapılan araştırmalar, İsraillilerin önemli bir kısmının artık Gazze’ye yönelik askerî operasyonların mevcut biçimiyle İsrail’in güvenlik hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağını sorguladığını göstermektedir.
Institute for National Security Studies (INSS) tarafından Mayıs 2026’da gerçekleştirilen ulusal güvenlik araştırmasına göre İsrail toplumu, Gazze’ye yönelik askerî operasyonların başarısı konusunda belirgin biçimde bölünmüştür. Katılımcıların yalnızca %42’si, İsrail’in Hamas’a karşı yürüttüğü askerî operasyonların hedeflerine ulaşacağını veya ulaştığını düşünürken, %49’u bunun gerçekleşmeyeceği görüşündedir. Aynı araştırmada kamuoyunun %59’u, Gazze’deki ateşkes sürecinin yönetilme biçiminden memnun olmadığını ifade etmiştir. Bu bulgular, İsrail kamuoyunda Hamas’a yönelik askerî müdahalenin tamamen reddedildiğini değil; hükümetin Gazze’ye yönelik saldırıları yönetme biçimine yönelik eleştirilerin giderek güçlendiğini göstermektedir.
TABLO 4. Gazze’ye yönelik askerî operasyonlara ilişkin İsrail kamuoyu (Mayıs 2026)
| Kamuoyu Göstergesi | Oran |
| Hamas’a karşı yürütülen askerî operasyonların hedeflerine ulaşacağını/ulaştığını düşünenler | %42 |
| Operasyonların hedeflerine ulaşamayacağını düşünenler | %49 |
| Gazze’deki ateşkes sürecinin yönetiminden memnun olmayanlar | %59 |
| İsrail hükümetine yüksek düzeyde güven duyanlar | %26 |
| İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) yüksek düzeyde güven duyanlar | %74 |
Araştırmaların ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç ise kamuoyundaki siyasi kutuplaşmadır. Koalisyon seçmenleri hükümetin Gazze’ye yönelik politikalarına ve askerî operasyonların yürütülme biçimine muhalefet seçmenlerine kıyasla daha olumlu yaklaşmaktadır. Buna karşılık Netanyahu karşıtı seçmenler arasında saldırıların hedeflerine ulaşamadığı, hükümetin rehineler konusunda başarısız olduğu ve operasyonların gereğinden uzun sürdüğü yönündeki değerlendirmeler daha yaygındır. Dolayısıyla İsrail kamuoyu, Gazze’ye yönelik askerî operasyonları destekleyenler ve karşı çıkanlar şeklinde iki homojen gruba ayrılmamaktadır. Asıl ayrışma, operasyonların nasıl yürütüldüğü, hangi siyasi hedeflere hizmet ettiği ve mevcut hükümetin performansı üzerinden şekillenmektedir.
Bu durum seçim kampanyasına da doğrudan yansımaktadır. Muhalefet partileri Hamas’a yönelik güvenlik politikalarının tamamen değiştirilmesini savunmaktan ziyade, Gazze’ye yönelik askerî operasyonların daha etkin yönetilmesi, rehinelerin serbest bırakılmasının önceliklendirilmesi ve İsrail’in uluslararası alandaki diplomatik konumunun güçlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde Gadi Eisenkot gibi güvenlik bürokrasisinden gelen isimlerin yükselişi de, İsrail seçmeninin güvenlik kaygılarından vazgeçmediğini; ancak mevcut hükümetin Gazze’ye yönelik saldırıları yönetme biçimini giderek daha fazla sorguladığını göstermektedir. Sonuç olarak güncel kamuoyu araştırmaları, İsrail toplumunda Hamas’ın oluşturduğu güvenlik tehdidine ilişkin geniş bir uzlaşının sürdüğünü; buna karşılık İsrail’in Gazze’ye yönelik askerî saldırılarının yönetimi, süresi ve siyasi sonuçları konusunda belirgin görüş ayrılıklarının ortaya çıktığını göstermektedir. Bu nedenle 27 Ekim seçimleri yalnızca hükümetin değişip değişmeyeceğini değil, aynı zamanda İsrail seçmeninin hükümetin Gazze politikasına ne ölçüde destek vermeye devam ettiğini de ortaya koyacak önemli bir gösterge olacaktır.
9. Netanyahu sonrası İsrail: Dış politikada değişim mi, devamlılık mı?
İsrail’de 2026 seçimleri yalnızca hükümetin kim tarafından kurulacağını belirlemeyecek, aynı zamanda ülkenin önümüzdeki yıllarda nasıl bir dış politika izleyeceğine ilişkin önemli ipuçları da verecektir. Ancak seçim sonuçlarını değerlendirirken sıkça yapılan bir hatadan kaçınmak gerekir. İsrail’de liderler değişebilse de devletin temel güvenlik doktrini büyük ölçüde süreklilik göstermektedir. Bu nedenle Netanyahu’nun olası bir seçim yenilgisi, İsrail dış politikasının kökten değişeceği anlamına gelmemektedir.
İsrail’in güvenlik stratejisinin temelinde yaklaşık yetmiş yıldır değişmeyen üç öncelik bulunmaktadır: İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması, İsrail’in askerî caydırıcılığının korunması ve ABD ile stratejik ortaklığın sürdürülmesi. İktidara hangi parti gelirse gelsin bu üç başlığın dış politika gündemindeki merkezi konumunu koruması beklenmektedir. Dolayısıyla seçimler, İsrail’in temel hedeflerinden çok bu hedeflere ulaşırken kullanılacak yöntemleri etkileyebilir.
Bu çerçevede Netanyahu ile muhalefet arasındaki en önemli fark, güvenlik anlayışından ziyade diplomasi tarzında ortaya çıkmaktadır. Netanyahu, uzun yıllardır güvenlik tehditlerini ön plana çıkaran, kriz dönemlerinde sert söylemler kullanan ve kişisel liderlik üzerinden şekillenen bir dış politika yürütmektedir. Özellikle İran konusunda uluslararası kamuoyunu sürekli alarm durumunda tutmaya çalışan Netanyahu, dış politikayı büyük ölçüde güvenlik merkezli bir çerçevede ele almıştır.
Muhalefet ise İsrail’in güvenlik önceliklerini reddetmemekle birlikte, diplomatik ilişkilerin daha kurumsal bir zeminde yürütülmesini savunmaktadır. Gadi Eisenkot ve merkez partiler, ABD ile ilişkilerin kişisel liderler üzerinden değil devlet kurumları arasında güçlendirilmesini, Avrupa ülkeleriyle son yıllarda gerilen ilişkilerin onarılmasını ve bölgesel ortaklarla daha öngörülebilir diplomatik kanallar kurulmasını desteklemektedir. Bu yaklaşım, güvenlik politikalarının değişmesinden çok bunların uluslararası meşruiyetinin güçlendirilmesini hedeflemektedir.
İran dosyası ise hangi hükümet kurulursa kurulsun İsrail dış politikasının merkezinde kalmaya devam edecektir. Netanyahu yıllardır İran’ın nükleer programını İsrail için “varoluşsal tehdit” olarak tanımlamaktadır. Muhalefet de bu değerlendirmeyi büyük ölçüde paylaşmaktadır. Fark, askeri güç kullanımının zamanlaması ve diplomatik koordinasyon konularında ortaya çıkmaktadır. Netanyahu daha tek taraflı ve hızlı karar almayı tercih ederken, muhalefet ABD ve Avrupalı müttefiklerle daha yakın koordinasyon kurulmasını savunmaktadır.
Benzer şekilde Gazze ve Filistin meselesinde de köklü bir politika değişikliği beklemek gerçekçi değildir. İsrail toplumunda 7 Ekim saldırılarının ardından güvenlik kaygıları önemli ölçüde artmış ve bu durum siyasi yelpazenin geniş bir bölümünü etkilemiştir. Bu nedenle olası bir hükümet değişikliği, Hamas’a yönelik güvenlik politikalarının tamamen terk edilmesi anlamına gelmeyecektir. Ancak saldırıların yürütülme biçimi, insani yardım mekanizmaları, ateşkes müzakereleri ve uluslararası kuruluşlarla ilişkiler konusunda daha pragmatik bir yaklaşım benimsenebilir.
Arap dünyasıyla ilişkiler de seçim sonrasında dikkatle izlenecek başlıklardan biridir. Netanyahu döneminde imzalanan İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in bölgesel diplomasi anlayışında önemli bir kırılma yaratmıştı. Yeni hükümetin bu süreci devam ettirmesi, özellikle Suudi Arabistan ile normalleşme ihtimalini yeniden gündeme getirebilir. Bununla birlikte Gazze saldırılarının yarattığı siyasi atmosfer, kısa vadede kapsamlı bir normalleşme sürecini zorlaştırmaktadır.
Sonuç olarak 2026 seçimleri, İsrail’in dış politika hedeflerini değil, bu hedeflere ulaşmak için kullanılacak diplomatik yöntemleri belirleyecektir. İsrail’in güvenlik odaklı stratejik yaklaşımının devam etmesi beklenirken, hükümet değişikliği gerçekleşmesi durumunda uluslararası aktörlerle daha koordineli, daha öngörülebilir ve diplomatik kanalları daha fazla kullanan bir dış politika tarzının ortaya çıkması mümkündür.
2026 seçimlerine ilişkin Temmuz ayında yayımlanan son kamuoyu araştırmaları, İsrail siyasetinde son yılların en rekabetçi seçimlerinden birine işaret etmektedir. Ancak bu seçimde yarış yalnızca partiler arasında değil, hükümeti kurabilecek koalisyon blokları arasında yaşanmaktadır. İsrail’in orantılı temsil sisteminde seçimlerin kazananı en fazla oyu alan parti değil, 61 sandalyelik çoğunluğu oluşturabilen siyasi blok olacaktır. Bu nedenle anketlerde parti oylarından çok blokların toplam sandalye sayısı belirleyici hâle gelmiştir.
TABLO 1. Temmuz 2026 Son Kamuoyu Araştırmaları (Sandalye Tahminleri)
| Parti | Maariv25 Temmuz | Maariv22-23 Temmuz | Channel 13 | Ortalama |
| Likud | 20 | 23 | 22 | 21,7 |
| Together (Bennett) | 17 | 22 | 23 | 20,7 |
| Yashar (Eisenkot) | 23 | 9 | 4 | 12,0 |
| Yesh Atid | – | 8 | 8 | 8,0 |
| Yisrael Beiteinu | 10 | 11 | 10 | 10,3 |
| Democrats | 11 | 9 | 9 | 9,7 |
| Otzma Yehudit | 8 | 8 | 9 | 8,3 |
| Shas | 8 | 8 | 10 | 8,7 |
| United Torah Judaism | 8 | – | 7 | 7,5 |
| Religious Zionism | – | – | 4 | 4,0* |
Not: Religious Zionism (RZ), son üç büyük araştırmanın yalnızca birinde seçim barajını aşabilmiştir. Bu nedenle ortalama sandalye sayısı 4 görünse de parti fiilen baraj sınırında bulunmaktadır ve seçim gecesinin en kritik belirsizliklerinden birini oluşturmaktadır.
Tablo 1’in ortaya koyduğu gibi Likud, ortalama 21,7 sandalye ile hâlâ İsrail’in en büyük partisi konumundadır. Ancak önceki seçimlerle kıyaslandığında parti belirgin bir güç kaybı yaşamaktadır. Muhalefetin en büyük partisi Together ortalama 20,7 sandalye ile Likud’u yakından takip ederken, seçim döneminin en dikkat çekici yükselişini eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un kurduğu Yashar Partisi gerçekleştirmiştir. Üç anket ortalamasında 12 sandalyeye ulaşan Yashar, seçim sonrasındaki koalisyon pazarlıklarının en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir.
Bununla birlikte İsrail seçimlerinin kaderini belirleyen unsur, tek tek partilerin kaç sandalye kazandığından çok, hangi siyasi blokların 61 sandalyelik çoğunluğa yaklaşabildiğidir.
TABLO 2. Koalisyon bloklarının sandalye ortalaması
| Blok | Partiler | Ortalama Sandalye | 61 Çoğunluğuna Uzaklık |
| Netanyahu Bloğu | Likud + Otzma + Shas + UTJ + RZ | 50,2 | -10,8 |
| Muhalefet Bloğu | Together + Yesh Atid + Lieberman + Democrats | 48,7 | -12,3 |
| Yashar | Eisenkot | 12,0 | Anahtar Parti |
| Arap Partileri | Ra’am + Hadash-Ta’al + Balad | ≈12 | Muhalefete dış destek potansiyeli |
Tablo 2, seçim yarışının neden yalnızca Likud ile Together arasında olmadığını açık biçimde göstermektedir. Ne Netanyahu liderliğindeki sağ blok ne de Bennett öncülüğündeki muhalefet bloğu tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşabilmektedir. Her iki blok da seçim sonrasında yeni ortaklara ihtiyaç duyacaktır.
Sağ blok açısından en önemli belirsizliklerden biri Religious Zionism’in durumudur. Parti yalnızca üç araştırmanın birinde barajı aşabildiği için, parlamentoya girip giremeyeceği hâlâ belirsizliğini korumaktadır. İsrail’de seçim barajını geçemeyen partiler hiç temsil edilmediğinden, Religious Zionism’in Meclis dışında kalması Netanyahu bloğunun sandalye sayısını daha da aşağı çekebilir. Bu nedenle Netanyahu’nun seçim stratejisi yalnızca Likud’un oylarını artırmaya değil, küçük ortaklarının da parlamentoya girmesini sağlamaya odaklanmaktadır.
Muhalefet cephesinde ise en kritik unsur Gadi Eisenkot’un siyasi konumudur. Yashar Partisi’nin ortalama 12 sandalyesi, seçim sonrasında hangi bloğa destek vereceğine bağlı olarak hükümetin kaderini belirleyebilir. Özellikle 25 Temmuz tarihli Maariv araştırmasında Yashar’ın 23 sandalyeye ulaşarak Likud’u geride bırakması, saldırılar sonrası dönemde seçmenlerin yeni bir lider arayışında olduğuna işaret etmektedir.
Anket sonuçları dikkate alındığında dört temel koalisyon senaryosu öne çıkmaktadır.
TABLO 3. Olası Koalisyon Senaryoları
| Senaryo | Sandalye | Değerlendirme |
| A. Netanyahu (Mevcut Sağ Blok) | 50,2 | Çoğunluk için yetersiz |
| B. Netanyahu + Yashar | 62,2 | Matematiksel olarak mümkün, siyasi olarak zor |
| C. Muhalefet + Arap Partilerinin Dış Desteği | ≈61 | En güçlü senaryolardan biri |
| D. Muhalefet + Yashar | ≈61 | Geniş tabanlı alternatif koalisyon |
Tablo 3’te görüldüğü üzere mevcut veriler ışığında Netanyahu’nun yalnızca geleneksel sağ blok ortaklarıyla hükümet kurması mümkün görünmemektedir. Teorik olarak Yashar’ın desteğiyle çoğunluk sağlanabilse de Eisenkot’un seçim kampanyasını büyük ölçüde Netanyahu karşıtlığı üzerine inşa etmiş olması, bu ihtimali siyasi açıdan oldukça zayıflatmaktadır.
Muhalefet açısından ise iki farklı yol öne çıkmaktadır. İlki, Arap partilerinin dışarıdan sağlayacağı destekle kurulacak bir azınlık ya da geniş tabanlı koalisyon modelidir. İkinci seçenek ise Eisenkot’un Yashar Partisi’nin muhalefete katılmasıyla oluşacak merkez ağırlıklı bir hükümettir. Her iki senaryoda da seçim sonrasındaki müzakereler belirleyici olacaktır.
Analiz
Temmuz 2026 anketleri, İsrail siyasetinin yeni bir denge arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Likud hâlâ en büyük parti olmasına rağmen tek başına iktidar kurabilecek güçten uzaktır. Muhalefet ise önceki yıllara göre daha güçlü görünmekle birlikte kendi içinde parçalı bir yapıya sahiptir. Bu nedenle seçimlerin gerçek belirleyicisi, büyük partilerden ziyade küçük ortaklar olacaktır.
Özellikle üç unsur seçim gecesinin kaderini belirleyebilir:
- Religious Zionism’in seçim barajını geçip geçememesi
- Gadi Eisenkot’un Yashar Partisi’nin seçim sonrası izleyeceği siyasi rota
- Arap partilerinin muhalefete dışarıdan destek verip vermeyeceği
Dolayısıyla 27 Ekim seçimleri yalnızca Netanyahu ile muhalefet arasındaki bir liderlik yarışı değildir. Aynı zamanda koalisyon matematiğinin, küçük partilerin ve seçim sonrası pazarlıkların belirleyeceği çok aktörlü bir siyasi mücadeledir. İsrail’de hükümeti kimin kuracağını belirleyecek olan, seçim gecesi açıklanacak oy oranlarından çok, ertesi gün başlayacak koalisyon görüşmeleri olacaktır.
Sonuç
27 Ekim 2026 seçimleri, İsrail’in yalnızca yeni hükümetini belirleyecek bir parlamento seçimi olmanın ötesinde, ülkenin 7 Ekim sonrasında şekillenen yeni siyasi düzenine ilişkin kapsamlı bir referandum niteliği taşımaktadır. Yaklaşık yirmi yıldır İsrail siyasetinin en baskın aktörü olan Benjamin Netanyahu, bu seçimlerde yalnızca güçlü bir muhalefetle değil; saldırıların yarattığı güven kaybı, ekonomik maliyetler, değişen seçmen tercihleri ve giderek karmaşıklaşan koalisyon matematiğiyle karşı karşıyadır.
Temmuz 2026 kamuoyu araştırmaları, İsrail siyasetinde tek bir partinin belirleyici olduğu dönemin büyük ölçüde geride kaldığını göstermektedir. Likud hâlâ ülkenin en büyük partisi olsa da sağ blok tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamamaktadır. Benzer şekilde muhalefet bloğu da seçimlerden birinci çıkması hâlinde dahi yeni ortaklara ihtiyaç duyacaktır. Bu tablo, İsrail siyasetinin giderek daha parçalı ve koalisyonlara bağımlı bir yapıya dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Seçimlerin şuana kadar ki en dikkat çekici aktörlerinden biri ise Gadi Eisenkot olmuştur. Güvenlik alanındaki tecrübesi ve operasyon döneminde hükümete yönelttiği eleştiriler sayesinde yalnızca yeni bir parti lideri değil, Netanyahu sonrası dönemin en güçlü alternatiflerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bunun yanında Arap partileri ve seçim barajında bulunan küçük sağ partiler de hükümet denklemini doğrudan etkileyebilecek aktörler hâline gelmiştir. Bu nedenle seçim gecesi açıklanacak sonuçlardan çok, ardından başlayacak koalisyon görüşmeleri İsrail’in siyasi geleceğini belirleyecektir.
Bununla birlikte seçim sonucundan bağımsız olarak İsrail’in temel güvenlik önceliklerinde köklü bir değişim beklenmemektedir. İran’ın bölgesel etkisi, Gazze, Lübnan sınırı ve ABD ile stratejik ortaklık, hangi hükümet kurulursa kurulsun dış politikanın merkezinde yer almaya devam edecektir. Değişebilecek olan, bu hedeflere ulaşmak için izlenecek diplomatik yöntemler ve uluslararası aktörlerle kurulacak ilişkilerin niteliğidir.
Türkiye açısından da benzer bir tablo söz konusudur. Olası bir hükümet değişikliği iki ülke arasındaki diplomatik üslubu yumuşatabilir ve iletişim kanallarını güçlendirebilir. Ancak Suriye, Filistin, İran ve Doğu Akdeniz gibi yapısal meseleler varlığını koruyacağı için seçimlerin Ankara-Tel Aviv ilişkilerinde köklü bir dönüşüm yaratması beklenmemektedir.
Sonuç olarak 2026 İsrail seçimleri, yalnızca bir iktidar değişimi ihtimalini değil; operasyonlar sonrası dönemde İsrail toplumunun nasıl bir güvenlik anlayışı, nasıl bir yönetim modeli ve nasıl bir dış politika istediğini de ortaya koyacaktır. Bu nedenle 27 Ekim gecesi açıklanacak sandalye dağılımı, yalnızca yeni hükümetin değil, İsrail siyasetinin önümüzdeki yıllardaki yönünün de en önemli göstergelerinden biri olacaktır.








