İBB davasında 16 aydır tutuklu olan Gürkan Akgün, Medyascope’a konuştu: “İhale 2019 öncesindeyse sorun yok, sonrasındaysa suç sayılıyor”

Gürkan Akgün

İSTANBUL (Medyascope) – İBB davasında 16 aydır tutuklu bulunan İBB Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Akgün, Medyascope’un sorularını yanıtladı. Akgün, “Hayatınızın normali cezaeviymiş gibi geliyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, benim bu memleketin gelecek güzel günlerine dair umudum taş duvarların, demir kapıların ardına sığmaz” dedi. 

İBB’ye yönelik operasyonlar kapsamında yaklaşık 16 aydır Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İBB Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Akgün, Medyascope’a konuştu.

Gürkan Akgün İBB davasının her şeyden önce, 2019’dan bu yana hayata geçirilmeye çalışılan demokratik ve halkçı yerel yönetim anlayışının yargılanması olduğunu belirtti.

“AKP döneminde yapılıyorsa sorun yok”

Yargılama açısından AKP dönemi ile kendilerinin de görev yaptığı Ekrem İmamoğlu dönemini karşılaştıran Akgün, “Şartları aynı olsa dahi bir ihale 2019 öncesi yapılmışsa sorun yok, sonrasında yapılmışsa suç sayılıyor. Durum bu kadar net” dedi. 

Deprem alanında yapılanları özetleyen Akgün, “45 milyar TL’yi aşan bir bütçeyi İstanbul’u depreme dayanıklı hale getirebilmek için kullandık” diye konuştu. 

“Umudum demir kapıların ardına sığmaz”

16 aydır cezaevinde tutuklu bulunan Akgün’ün son mesajı ise şuydu:

“Buna alışmamam gerek biliyorum ama bir zaman sonra hayatınızın normali cezaeviymiş gibi geliyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, benim bu memleketin gelecek güzel günlerine dair umudum taş duvarların, demir kapıların ardına sığmaz. Elbet bir gün buluşacağız.”


İşte Gürkan Akgün’e ilettiğimiz ve bize verdiği cevaplar:

İBB davasında aslında bir kentin nasıl yönetilmesi gerektiği de tartışma konusu oldu. Burada yargılanan, sizin 2019’dan sonra ortaya koyduğunuz şehircilik anlayışı mı sizce? Neden böyle olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu davayı tek boyutlu ve sadece kendi tekilliği içerisinde ele almamız mümkün değil. Yaşadığımız süreçteki birçok olayı bütünlüklü olarak, onların birbiri ile ilişkiselliğini gözeterek değerlendirdiğimizde, tarihin çok önemli bir kırılma anında olduğumuz açık bir şekilde görülüyor. Türkiye’de, eksiğiyle gediğiyle, demokratik siyaset yapma imkanının artık var olup olamayacağı; Cumhuriyet’in halk iradesine ve eşit yurttaşlığa dayalı idealini yitirip yitirmeyeceğine kadar kritik meselelerden bahsediyorum. 

Buradan soruya geri dönersek; elbette ki İBB davasının önemli bir boyutu da 2019 sonrasında ortaya konulmuş ve toplumda karşılık bulmuş, teveccüh görmüş “yeni nesil belediyecilik” anlayışının hedef tahtasına konulmasıdır. Biz bu anlamda hukuksuzlukla, halkın iradesinin yok sayılmasıyla ilk kez karşılaşmıyoruz. Unutmayalım, 2019 Martında aynı zarfın içine attığımız oylardan sadece birisinde usulsüzlük, hırsızlık var iddiasıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri iptal edildi. Ne kadar büyük bir iddia, öyle değil mi? Tek bir kişi yargılandı mı? Hayır.

“Adil ve icraatçi belediyecilik yargılanıyor”

O yüzden elbette ki bu dava 2019’dan bu yana, gece gündüz emek vererek hayata geçirmeye çalıştığımız demokratik ve halkçı yerel yönetim anlayışının yargılanmasıdır.

Her türlü engellemeye rağmen, bir maraton koşucusuna dönüşüp rakiplerine fark atan o “topal ördeğin” yargılanmasıdır.

Yıllardır parsel parsel plan değişiklikleri ile bir avuç insanın zenginleşmesine yarayan, rant odaklı ve eşitsizlikten beslenen şehircilik anlayışına karşı; bilimsel, katılımcı, kamunun ve doğanın yararını gözeten, bütüncül bir planlama anlayışının yargılanmasıdır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesini bu şehrin çocuklarına, yoksullarına, kadınlarına, öğrencilerine, işsizlerine harcayan; bu şehre halkın gerçek ihtiyaçlarına yönelik kreşler, yurtlar, kent lokantaları, yaşam vadileri, kent ormanları, halk kütüphaneleri, kent meydanları, kilometrelerce metro hattı kazandıran adil ve icraatçı belediyecilik anlayışının yargılanmasıdır.

İstanbul’un su havzalarını, tarım topraklarını, bomboş askeri alanlarını lüks konut ve AVM yapmak uğruna imara açan, betona boğan; kıyılarını, meydanlarını işgal eden bir anlayışa karşı İstanbul’un muhafızlığı mücadelesi verenlere yönelik yürütülen bir yargılamadır.

Ama daha da önemlisi; yaşadığımız şey, yargılamanın ötesinde peşin cezalandırmadır. Yoksa asla hesap veremeyeceğimiz tek bir husus bile yok.

İşte tüm bu bahsettiklerim ve daha fazlası toplumda umudu büyütmüştür. Siyaset de umudu örgütleyebilmekten geçer. Şunu açıkça söyleyebilirim ki; bu davanın iddianamesini yazdıran motivasyon; Ekrem Başkan’ın “Her şey çok güzel olacak” sloganının halkın gönlünde, kalbinde edindiği yerdir. Çünkü, evet. Olabilir.

AKP dönemindeki uygulamalar, ihaleler hiç soruşturulmadığı sürekli olarak tartışma konusu. Ama 2019 sonrası hedefe kondu. Burada hedeflenen ne sizce? 

Çok açık değil mi? Toplumda filizlenen bu umudu boğmak. “Başka türlüsü de mümkünmüş”, “Bu yoksulluğa, eşitsizliğe, geleceksizliğe, neşesizliğe mahkum değilmişiz” diyenlerin seçeneklerini elinden almak, cesaretini kırmak, güven duygusunu zedelemek. Ama toplum çoktandır bu davanın siyasi olduğuna dair kanaatini netleştirdi ve yürüyüşüne devam ediyor.

Bakın, bu iddianamenin ihaleler ile ilgili kısımları bilirkişi raporlarına dayanıyor. Mahkemede yapılan savunmalar sonucu bu raporların tüm tutarsızlıkları, hataları ve hukuki açıdan birer sefalet oldukları açıkça ortaya kondu. Zaten bilirkişi raporunu yazanlar da resmi olarak bilirkişi değil. Davada bizzat müdahil olarak karşı tarafta bulunan ilgili Bakanlığın atadığı memurlar. Hatta bazıları sonra terfi bile ettiler. Ancak ortada çok daha vahim konular var. 

İBB davasına dair iki örnek

Örneğin bilirkişi raporunda konu edilen 2019 yılına ait bir ihale var. Diğerleri ile aynı suçlamalar, iddialar söz konusu. Ama, gözden kaçmış herhalde, ihale mart ayından önce yapılmış. Dolayısıyla bizim döneme ait değil. Sonra bir bakıyorsunuz ki, o ihale iddianamede yok! Diğer hepsi var ama bir tek o nedense buharlaşmış. 

Daha da vahimi var. Birçok ihalenin kararı encümende oybirliği ile alınmış. Yani 2019-2024 yılları arasında İBB Encümeni’nde AKP’li meclis üyeleri de olduğundan onlar da kararın altına, biz İBB bürokratları gibi imza atmışlar. Şimdi, ortada bir suç isnadı var, bizler tutuklu yargılanıyoruz peki AKP’li meclis üyeleri sanık mı? Hayır.

Geçtim tutuklu olmalarını, olmasınlar da zaten. Çünkü bu ihalelerde herhangi bir usulsüzlük de yok. Ama biz 16 aydır hapis yatıyorken kendileri hakkında herhangi bir suçlama, sorgulama, ifade alma dahi var mı? Yok. Peki, soruyorum. Bu nasıl eşitlik? Bu mudur adil yargılama? 

Başka bir örnek daha vereyim. İddianamede yer alan kimi ihaleler aynı iddialarla daha önceden müfettiş soruşturmasına tabi tutulmuş ve konu Danıştay’ın önüne gelmiş. Ve bu ülkenin yüksek yargısı “bu ihalelerde hiçbir usulsüzlük yoktur” diye emsal niteliğinde karar almış. Ama bizler Danıştay’ın kararına rağmen bugün tutuklu bulunuyoruz. Sayıştay’ın didik didik etmiş olduğu bu ihalelerde hiçbir kamu zararı tespit etmemesine rağmen tutuklu bulunuyoruz. 

Peki, o zaman sormak istiyorum. Anayasa’da tanımlanmış sosyal hukuk devletinin gereği bu mudur gerçekten? 

Bahse konu ihale olunca da, herkesin aklına para harcanması geliyor haliyle. Oysa şöyle bir durum var ki; iddianamede konu edilen ihalelerin büyük çoğunluğu “gelir getirici” ihaleler. Yani İBB’nin cebinden beş kuruş para çıkmamış, aksine kamuya çok ciddi bir kaynak yaratılmış. Bu yüzden tutuklanan ilk insanlar biz olabiliriz. 

Dolayısıyla geçmiş döneme ait, belgeleri ile tespit ettiğimiz, teftiş raporları ile sabit usulsüzlüklerin Bakanlıkça üzerinin kapatılması bahsini açmadım bile. Sadece bu davada yaşadıklarımız dahi her şeyiyle çok açık. Herkes neyin, neden yapıldığını çok iyi görüyor.

İfadenizde “İstanbul’da olası bir depremi önlemek için çalışan ekip tutuklu, afet toplanma alanlarını imara açanlar dışarıda çalışıyor” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? 

İstanbul, depremini bekliyor. Bu apaçık bir gerçek ve yapı stoğumuz 1999 yılındaki büyük Marmara Depremi’nin üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçmesine rağmen halen daha oldukça kötü. 

Bu anlamda İBB’de çok önemli çalışmaların altına imza attık ve süreçlerini başlattık. Yıllarca yüzüne bile bakılmamış, neredeyse tek bir ruhsatlı bina dahi bulunmayan mahallelerde imar planlarını tamamladık. Kentsel dönüşüm projeleri, sosyal konut, altyapı, ulaşım, lojistik gibi çok farklı alanlarda 45 milyar TL’yi aşan bir bütçeyi İstanbul’u depreme dayanıklı hale getirebilmek için kullandık. En riskli binalarda oturanlara hızlıca taşınabilmeleri için ilave kira yardımları, ücretsiz bina taramaları, dar gelirlilere ve emeklilere yönelik binalarını yenileyebilsinler diye hibe desteği gibi uygulamaları hayata geçirdik. 

Peki tüm bunlar yeter mi? Yetmez. 

“Bundan daha büyük bir kamu zararı olabilir mi?”

Bizler bir seferberlik ruhuyla; merkezi yönetim, büyükşehir, ilçe belediyeleri, sivil toplum ve İstanbul halkı hep birlikte var gücümüzle bu şehri depreme hazırlıklı hale getirmeliyiz. 

Ama maalesef bugün İstanbul’un seçilmiş büyükşehir belediye başkanı, ilçe belediye başkanları, bu şehri depreme hazır hale getirmesi için görevinin başında olması gereken yönetici kadroları, idarecileri aylardır dört duvar arasında tutuklu bulunuyor. Bundan daha büyük bir kamu zararı olabilir mi sizce? 

Son 25 yılın iktidarının şehircilik performansına baktığımızda yapılaşmaya açılan afet toplanma alanlarını, ranta açılan kamu arazilerini görürsünüz. İnşaat odaklı bir büyümeyi, her türlü kuralsızlıkla gerçekleştiren bu anlayış imar ve planlama alanını adeta para, güç ve siyaset ilişkisinin merkezine oturtmuştur. İstanbul, depremi beklerken zaman kaybetmiştir. İstanbullu bu plansız ve yüksek maliyetli kentleşmenin bedelini öderken birileri zenginliğine zenginlik eklemiştir. Peki tüm bunlar yaşanırken siz bir kişinin dahi ufacık bir soruşturma geçirdiğini duydunuz mu? Hayır! Bahsetmeye çalıştığım tam da bu yaman çelişki işte. 

Ne mutlu ki, binlerce sayfalık iddianamede; “Neden şu kişiye ayrıcalıklı bir imar plan değişikliği yaptınız, neden şunun usulsüzlüğünü, kaçak yapısını görmezden geldiniz ya da şurayı kamu yararına aykırı neden imara açtınız” diye tek bir iddia bile yok. Çünkü, yok! Çıkar amaçlı suç örgütü olmak iddiasıyla yargılanıyoruz ama ortada kamunun, halkın çıkarını gözetmekten başka hiçbir somut durum yok. 

2019 sonrası ne farklı yapıldı ve İBB davasında bunların suç olarak gösterilmesi neyi hedefliyor sizce? 

Aslında ihaleler söz konusu olduğunda yöntem olarak çok da bir farklılık yok. Yani mevzuat belli. Yıllardır da tüm bu işlemler İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kurumsallığı içerisinde gerçekleştirilmiş. Hatta 2019 sonrasında çok daha şeffaf ve rekabete açık hale getirilmiş. Ama neredeyse şartları aynı olsa dahi bir ihale 2019 öncesi yapılmışsa sorun yok, sonrasında yapılmışsa suç sayılıyor. Durum bu kadar net. Hedef bu kadar açık. Bu durum devletin düzen ve işleyişini bozucu niteliktedir. Bir zaman sonra devlette hizmet ve yatırımları gerçekleştirmek amacıyla yapılacak işlerin altına imza atacak bir tane memur dahi bulamazsınız. Burada hedef artık halkın bizzat kendisi olur.

“Elbet bir gün buluşacağız”

Aylardır tutuklusunuz ve davada itirafçılar, etkin pişmanlıktan yararlananlar bir bir ifadelerini çekiyor. İBB yönetiminin tamamının ‘bir suç örgütü’ gibi gösterilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Cezaevinde neler yaşıyorsunuz?

Asrın yolsuzluğu diye başlayan davanın ilk celsesi bitince, yani daha ilk savunmalar tamamlanınca, elimizde sadece tel tel dökülen bir iddianame kaldı. İBB organizasyon şemasındaki insanlardan ve nezarethanede birbirlerini ilk defa gören kişilerden suç örgütü yaratılmaya çalışılmış durumda. Ve en mühimi de ortada hala hesabı verilemeyen tek bir kuruş dahi yok. Zaten ilk günler, haftalarda bu dava ile ilgili gece gündüz yayın yapan, büyük bir coşkuyla iftiraları yayınlayan malum medya bugün sus pus olmuş durumda. Savunmalardan tek bir haber bile yapmadılar. Yani beklemiyorduk da, teyit etmiş olduk.

Ama tabi tüm bunlar yaşanırken sınırlı hayatımın 16 ayını da tecrit koşullarında geride bırakmış bulunuyorum. Buna alışmamam gerek biliyorum ama bir zaman sonra hayatınızın normali cezaeviymiş gibi geliyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, benim bu memleketin gelecek güzel günlerine dair umudum taş duvarların, demir kapıların ardına sığmaz. Elbet bir gün buluşacağız. Ve o gün geldiğinde sevgiden, barıştan, özgürlükten, adaletten, dayanışmadan ve kardeşlikten yana yürüyüşümüze, birbirimizin adımlarına adım katarak devam edeceğiz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş