Burcu Kapu ile söyleşi: Futbol insanlara yalnız olmadıklarını hissettiriyor

İSTANBUL (Medyascope) – Futbol, pek çok insan için 90 dakika boyunca oynanan bir oyundan çok daha fazlası. İnsanların aidiyet kurduğu, kahramanlar yarattığı, yenilgileri kişisel yaşadığı ve bazen hayatın başka alanlarındaki öfke ve umutlarını taşıdığı bir alan. Burcu Kapu, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Futbol” kitabında futbolun içinden insanı anlamaya çalışıyor.

burcu kapu
Burcu Kapu ile söyleşi: “Futbol insanlara yalnız olmadıklarını hissettiriyor”

Uzun yıllardır futbolu izleyen, yazan ve konuşan Burcu Kapu, oyunun içine bakarken yalnızca futbolcuları ve skorları değil, tribündeki insanları, kulüplerdeki güç ilişkilerini, transferlerdeki parayı ve yenilgide ortaya çıkan öfkeyi de görüyor.

“Futbola bakarak insan hakkında ne öğrenebiliriz?” sorusundan yola çıkan kitap, futbol ile aşk, aile, güç, para, adalet ve umut arasında bağlar kuruyor.

Kapu ile futbolun neden bu kadar güçlü bir aidiyet yarattığını, taraftarlığın nasıl “biz”den “biz ve onlar”a dönüştüğünü, futbolun nasıl bir endüstriye dönüştüğünü ve oyunun hayata dair ne anlattığını konuştuk…

Futbolun içinden insanı anlamak

Bu kitabı yazma fikri nasıl oluştu, nasıl bir süreçte yazdınız? 

Eğitimim çok farklı alanlarda olmasına rağmen uzun yıllardır futbolun içindeyim; izleyerek, yazarak, konuşarak. Hal böyle olunca da ister istemez futbola baktığımda artık sadece oyunu görmüyorum. Tribünde insanları, kulüplerde güç ilişkilerini, transferlerde parayı, teknik direktörde liderlik ihtiyacını, yenilgide öfkeyi, galibiyette coşkuyu oyunun içinden çıkarmaya başladım. Yani futbolun içinde sürekli insanla karşılaşıyordum.

Bu kitap biraz da bu meraktan çıktı. Futbola bakarak insan hakkında ne öğrenebiliriz? Neden bir insan hiç tanımadığı futbolcuları bu denli kahramanlaştırır? Neden bir takıma duyduğumuz bağlılık bazen aile ilişkilerimiz kadar güçlü hale gelir? Neden yenilgiyi bu kadar kişisel yaşarız?

Kitabı yazarken amacım futbola yukarıdan bakıp onu açıklamak değildi. Tam tersine, futbolun içinden insanı anlamaya çalıştım. Bu yüzden kitap boyunca futbol ile aşk, aile, kalabalık, güç, para, adalet, umut gibi hayatın başka alanları arasında gidip geliyorum. Bir anlamda futbolu bahane edip insanı konuşuyorum.

Futbol, sadece topa vurma eyleminden ibaret değildir. İnsanın kendini sınırlarla çevrili bir kaosun içine, üstelik gönüllü olarak, bırakma arzusudur.” Kitabın başında Homo Ludens (Oynayan İnsan) kavramından da bahsederek aslında “oyun” kavramını açıyorsunuz. Kaostan kastınız nedir?  

Kaos derken düzensizlikten çok, kontrol edemediğimiz bir belirsizlik alanını kastediyorum. Futbolun en güzel taraflarından biri de bu zaten. Kuralları belli, sınırları belli, süresi belli bir alan yaratıyoruz ama o alanın içinde ne olacağını tam olarak bilemiyoruz.

İnsan hayatında da benzer bir şey var. İlişkilerimizi, işimizi, hayatımızı hatta evden çıktığımızda neredeyse trafiği bile kontrol etmek istiyoruz, ama aslında hayatın büyük bölümü kontrolümüzün dışında. Buna rağmen oyuna giriyoruz. Futbolda da bunu gönüllü olarak yapıyoruz. 90 dakika boyunca sonucu bilmediğimiz bir hikâyenin içine giriyoruz.

Huizinga’nın Homo Ludens kavramından söz etmemin nedeni de bu. Huizinga oyunu, insanın hayatına sonradan eklenmiş bir eğlence olarak görmüyor, oyunun insan olma halinin temel parçalarından biri olduğunu söylüyor. Yani oynamak, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin biçimlerinden biri. Futbol da bunun çok güçlü örneği. Sınırları ve kuralları belli bir alanın içine giriyoruz, ama o alanın bize ne yaşatacağını önceden bilmiyoruz. Belki de oyunun cazibesi biraz burada: Hayatın kontrol edemediğimiz tarafını, isteyerek deneyimliyoruz.

“Biz” duygusundan “biz ve onlar”a

Taraftarlık bölümüyle ilgili “biz” diyorsunuz. Bu özellikle o stadyumun içine girildiğinde insanların hissettiği yegâne şeylerden biri. Günün koşturmacasından, hayat sıkıntısından kopulan yer gibi. Günümüzün ekonomik, sosyal sıkıntılarını da düşününce, futbol bir sığınak mı sizce? 

Evet, futbol bir sığınak olabilir. Ama bence bundan daha önemli bir şey yapıyor: İnsanlara yalnız olmadıklarını hissettiriyor. Stadyuma girdiğinizde yanınızdaki insanın adını bilmeyebilirsiniz, hayatınızda bir daha hiç karşılaşmayabilirsiniz. Ama aynı anda aynı şeye üzülüyor, aynı şeye seviniyorsunuz. Günlük hayatta bizi birbirimizden ayıran gelir, yaş, meslek, eğitim, hayat tarzı gibi pek çok şey bir süreliğine geri plana çekiliyor. Ortada çok güçlü bir “biz” duygusu oluşuyor.

Bugün ekonomik ve sosyal sıkıntılar arttıkça bu duygunun değeri de artıyor. Çünkü insanlar sadece bir maç izlemeye gitmiyor, ait oldukları bir yere gidiyorlar. Futbolun sığınak olması biraz da buradan geliyor. Fakat sığınakla fanatizm arasındaki sınır çok ince. Kendimizi ait hissetmek başka, o aidiyeti başkasını dışlamak için kullanmak başka. Kitapta taraftarlığın karanlık tarafına da bu yüzden bakıyorum.

Bir karanlık yüzden de bahsediyorsunuz. Futbol çoğu kez sosyal medyada insanların, kulüplerin birbirini linçlediği, erkek egemen bir anlam da taşıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yıllar içinde nasıl bu kadar ayrıştırıcı bir hale geldi sizce? Özellikle sürekli birbirine küfür etme noktasına gelen kulüpler ve sosyal medya kullanımını da düşününce…

Futbolun ayrıştırıcı hale gelmesinin tek bir nedeni olduğunu düşünmüyorum. Rekabetin kendisi zaten bir taraf seçmeyi gerektiriyor. Ama yıllar içinde bu rekabetin üzerine güç, para, kimlik ve özellikle sosyal medya eklendi.

Futbol kültürünün tarihsel olarak erkeklik kodlarıyla çok güçlü bir ilişkisi var. Oyunu bulan ve ilk oynayanların erkek olması kollektif hafızada nesilden nesile aktarılıyor diye düşünüyorum. Erkekler futbolu sadece kendi mıntıkalarına ait bir oyun olarak görüyor. Beraberinde gelen sertlik, üstün gelme, geri adım atmama, rakibi susturma gibi davranışlar da zaman zaman futbolun doğal diliymiş gibi kabul edildi. Küfür de bunun en görünür sonuçlarından biri. Oysa rekabet etmekle karşıdakinin de bir insan olduğunu unutmak arasında çok büyük bir fark var.

Sosyal medya bu problemi daha da büyüttü. Eskiden tribünde söylenip orada kalan bir küfür bugün dijital tribünde binlerce kişiye ulaşabiliyor. Üstelik kulüpler ve taraftar grupları da zaman zaman bu dili besliyor. Çünkü öfke etkileşim, etkileşim de görünürlük getiriyor.

Bence asıl mesele futbolun rekabetçi olması değil. Rekabetin hayatımızdaki bütün öfkenin taşıyıcısı haline gelmesi. İnsanlar bazen futbol üzerinden sadece rakip takımla değil, kendi hayatlarındaki bütün sıkışmışlıklarla da kavga ediyorlar. O zaman futbol, insanları bir araya getiren o güçlü “biz” duygusundan çıkıp “biz ve onlar” duygusuna dönüşüyor.

Burcu Kapu ile söyleşi: Futbol insanlara yalnız olmadıklarını hissettiriyor

Teknik direktör, futbolun endüstrileşmesi ve umut

Teknik direktörlüğe dair bir “baba” benzetmesi yapıyorsunuz. Son yıllarda da futbolculardan ziyade bir teknik direktör sporu haline geldiğini düşünüyor musunuz? 

Teknik direktörü “baba” figürüne benzetirken kastettiğim biyolojik ya da cinsiyetçi bir karşılık değil. Jung’un baba arketipinde anlattığı daha çok belirsizlik karşısında yön gösteren, karar veren, ne yapılacağını söyleyen bir figürden söz ediyorum. İnsanlar belirsizlikten hoşlanmıyor ve böyle zamanlarda birilerinin onlara yol göstermesini istiyor. Teknik direktör de futbolun içinde bu ihtiyaca cevap veriyor.

Doğru, son yıllarda futbol teknik direktör merkezli hale geldi. Bunun en büyük nedeni Pep Guardiola. Şaka bir yana Guardiola tabii çok büyük bir teknik direktör ve taktisyen ama asıl sebep bence futbolun giderek daha karmaşık hale gelmesi. Taktik, veri, antrenman bilimi, oyun planı derken teknik direktör artık sadece takımın başındaki kişi değil, bütün bu sistemi yöneten kişi olarak görülüyor. Ama futbolu teknik direktör sporu haline getirmek de biraz tehlikeli. Çünkü o zaman da sonuç kötü olduğunda bütün hata tek bir kişiye bağlanıyor. Gerçekte başarının da başarısızlığın da çok daha fazla aktörü var. Futbol hâlâ sahadaki oyuncuların oyunu. Teknik direktör ise o oyunun nasıl oynanacağına dair çerçeveyi kuruyor.

En önemli alanlardan biri ise futbolun endüstrileşmesi. “Bir zamanlar şehrinin takımı olan kulüpler, giderek dünyanın her yerinde müşteri arayan organizasyonlara dönüşmeye başladı” diyorsunuz. Bildiğimiz anlamıyla futbolun bittiğini gösteren şeyler değil mi bunlar? 

Futbolun bittiğini söylemek bana biraz fazla kolay geliyor. Çünkü futbol hâlâ milyonlarca insanın hayatında çok güçlü bir duygu yaratıyor. Ama futbolun nasıl üretildiği ve nasıl tüketildiği kesinlikle değişti. Eskiden kulüp daha çok bulunduğu şehrin hikâyesinin bir parçasıydı. Bugün ise dünyanın her yerinden taraftar toplamaya, forma satmaya, içerik üretmeye, yayın geliri yaratmaya çalışan küresel bir organizasyona dönüşebiliyor. Taraftar da giderek seyirciden müşteriye doğru kayabiliyor.

Bence asıl soru burada başlıyor. Bir kulübün ekonomik olarak büyümesiyle, o kulübün taraftarıyla kurduğu ilişkinin değişmesi arasında nasıl bir denge kurulacak? Futbol son 30 yıldır üzerine koya-koya endüstrileşti. Oyunun kendisi ortadan kalkmadı ama oyunun etrafındaki dünya çok büyüdü. Bazen o kadar büyüdü ki topu, sahayı ve tribündeki insanı gölgede bırakmaya başladı. Benim derdim de biraz bu. Futbolun para kazanması, ekonomik olarak büyümesi değil. Bu devasa ekonominin oyunun nasıl oynanacağını, nasıl izleneceğini hatta neyin değerli olduğunu belirlemeye başlaması. Bu yaz Amerika’da düzenlenen Dünya Kupası’nda Trump ve FIFA Başkanı Infantino’nun elele verip yarattıkları skandallar gibi.

“Skor tabelasında 90 yazdığında kimse gerçekten stadyumu terk etmek istemez. Hikâyeler bazen tam bittiğini düşündüğümüz anda değişir. Bazen, bütün farkı yaratan şey yalnızca üç dakikadır…” diyorsunuz. Futbolu bence diğer sporlardan ayıran da biraz bu. Zayıf takımın büyük takımı yenme ihtimali. Son düdük çalmadan maçın bitmemesi. Bu futbolun hayata dair en büyük “mesajı” da sayılabilir belki. Bu konuda neler söylersiniz? 

Futbolun bana hayatla ilgili en çok söylediği şeylerden biri, hikâyenin henüz bitmediğini bilmek. Futbol düşük skorlu bir oyun. Bu yüzden tek bir gol, bazen bütün hikâyeyi değiştirebiliyor. 90 dakika boyunca kötü oynayan bir takım son dakikada attığı bir golle bütün geceyi hatta bazen bütün bir sezonu değiştirebiliyor. Bu yüzden skor tabelasına bakıp hikâyenin bittiğini düşünmek çoğu zaman yanıltıcı.

Hayatta da böyle. Bazen bir telefon, bir karşılaşma, bir karar, hatta üç dakika bile bütün hikâyeyi değiştirebiliyor. Geçmişte bir film vardı ya hani Sliding Doors (Rastlantının Böylesi). Kaçırdığı bir metroyla hayatı değişen Gwyneth Paltrow’u izlemiştik. İşte futbolun umut veren tarafı da tam olarak burada.

Ama bunun romantik bir tarafı kadar sert bir tarafı da var. Son düdüğe kadar mücadele etmek zorundasınız. Umut, hiçbir şey yapmadan beklemek değil. O üç dakikaya kadar oyunun içinde kalabilmek. Belki futbolun hayata dair en güçlü mesajı bu: Sonuç kesinleşmediği sürece pes etme, hikâyeden çıkma.

Özellikle son zamanlarda milli takımlar üzerinden futbol ve voleybol tartışılıyor. Voleybol takımı daha başarılı ama gereken desteğin verilmediğine dair bir eleştiri de içeren düşünce var. Bu konuda görüşlerinizi almak isterim.

Voleybolun başarısının hakkının verilmediğini düşünmekten önce şunu teslim etmek gerekiyor: Türk kadın voleybolu artık sadece başarılı bir milli takım değil, kendi yıldızlarını, hikâyelerini ve seyircisini yaratmış çok güçlü bir spor kültürü. Üst üste son iki Avrupa Şampiyonası’nı kazanmak bunun en somut göstergelerinden biri.

Ama Türkiye’de spor konuşulurken hâlâ çok büyük ölçüde futbolun merkezde olduğunu da kabul etmek lazım. Bu biraz tarihsel, biraz ekonomik, biraz da kültürel bir mesele. Futbolun medyası, yayıncılığı, sponsorluk yapısı ve taraftar kültürü çok daha büyük bir ekosistem oluşturuyor. Dolayısıyla ben bunu “futbola verilen destek voleybola verilmiyor” gibi bir denklemle açıklamam. Asıl mesele, sporun başarısını yalnızca futbolla ölçme alışkanlığımız. Voleybolcuların başarıları çok büyük ama onları konuşma biçimimiz bile zaman zaman futbola göre şekilleniyor. “Futbolda olsa ne kadar konuşulurdu?” diye bakıyoruz.

Bir de kadın voleybolunun başarısının ayrıca önemli bir tarafı var. Kadın sporcuların başarılarını sadece madalya üzerinden değil, görünürlük, ekonomik bağımsızlık, rol model olma ve toplumda kadın rollerinin algısını değiştirme açısından da değerlendirmek gerekiyor.

Ben futbolun başka sporlarla rekabet etmesi gerektiğini düşünmüyorum. Ama Türkiye’de sporu futboldan ibaret olmaktan çıkarmamız gerekiyor. Çünkü sporun gücü, sadece kazandığımız kupalarda değil aynı zamanda kaç çocuğun kendisini o sporun içinde hayal edebildiğinde.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş