Yetmişlerin başı; dayımla annem daha küçük çocuk. Aralık sonu, dedem yatıda olduğu için anneannem de Aydın’a gitmiş. Nenemin Çine’de öğretmenken çok iyi komşuluk yaptığı bir Muğlalı Saniye Hanım varmış.
Nenem, tam yılbaşı günü, “Saniyânım Teyze çok hastaymış,” demiş anneanneme, “bir ziyaret edelim.” Anneannemle nenem yola düşmüşler. Çine’den komşuları Saniye Hanım’a gitmişler. Kadıncağız çok hastaymış, yatağın içinde oturuyor, adeta ölümünü bekliyormuş. Bitişik evde oturan kızı da gelmiş. Biraz sohbet etmeye başlamışlar. “Ah Şefkânım,” demiş ansızın, “baksana Osallılı Melahat Hanım da ölmüş.” Nenem Çine’den bir başka komşuları olan Melahat Hanım’ın vefat ettiğini orada öğrenmiş, tam üzülecekken, Saniye Hanım, “gari Osallılı hindiyi bu akşam orada yiceğmiş,” deyince üzüntü yerini kahkahaya bırakmış.
Anneannemin hep çok nüktedan bir kadın diye andığı Saniye Hanım’ın son şakası bizim yılbaşı sofralarımızda gülerek anlatılır, hatırası rahmetle anılırdı. Bizim evde hindi neredeyse hiç pişmezdi, öyle bir alışkanlığı yoktu anneannemin. Hıristiyanların Noel gecesinde hindi yeme âdeti, bizim eve, epey bir değişiklikle girmişti. Anneannemin yılbaşı akşamı kurduğu mükellef sofranın ortasında fırında tavuk ve ciğerli, çam fıstıklı, kuşüzümlü, az tarçınlı içpilav olurdu.
Bütün tavuk alınacak ve tütsülenecek. İçi baharatla çeşnilendirilmiş beybi patates ve mantarla doldurulacak. Üstüne domates salçası, zeytinyağı, azıcık süt, karabiber ve tuzdan oluşan sos sürülecek. Arka ayakları çapraz bağlanacak ve içi unlanmış fırın poşetine konacak. Poşette küçük delikler açılacak. Yüksek dereceli olmayan fırında uzun süre pişecek.
Anneannemin yılbaşı sofralarının en önemli zeytinyağlılarından “çanak kereviz” de çok lezzetlidir. Kerevizler, enginar gibi oyulur, böylece her çanağın bir de şapkası olur. Servis edilmeden önce içi garnitürlü kereviz çanaklarının üstüne şapkaları kapatılırdı.

Dedemle anneannemin İzmir’deki yazlıktan -önce Özdere, sonra Çeşme- dönüşte yoldan aldıkları kışlık kavunlardan biri bu akşam kesilmek üzere arka balkona asılırdı. Ne kadar canı çekerse çeksin kimse o kavuna ilişmez, yılbaşı akşamını beklerdi.
Herkes sofrada yerine oturur, anneannemin o yılbaşı için yaptığı zeytinyağlılarından, mutlaka tavuktan yerdi. Uzun bir akşam yemeği olur, geride bırakılan yılın acı olayları şöyle bir geçiştirilir, yeni yılla birlikte umut da tazelenirdi. Dedem yemekle birlikte rakısını içerdi. Dedemin rakısı ya Kulüp’tü ya da Altınbaş.
Yemekten sonra kuruyemiş yenir, mısır patlatılırdı. Bir de pasta alınırdı, yeni yılla birlikte yemek üzere. Televizyonda gerisayım başladığında sofrada el ele tutuşulur, saatler geceyarısını vurduğunda herkes birbirine sarılır, yeni yılı tebrik eder, bu yılın geçen yıldan güzel, sağlıklı, bereketli geçmesini ve seneye yine aynı sofrada hiç eksilmeden birlikte olmayı dilerdi.
Bizim Kuzu Kestanesi’ndeki ev, Kaymakamlık’la karşılıklı olduğundan çıkan yemeklerden bir tepsi hazırlanır, bekçiye gönderilirdi. Böylece, her yılbaşı soframızı paylaştığımız ama bizimle aynı sofrada oturmayan bir de misafirimiz olurdu. Artık o gün hangi bekçi nöbetteyse, anneannemin yemeklerinden nasiplenirdi.
Tombala oynanırdı. Önce “çinko!” diye bağırılır, bütün numaraları çıkan “tombala!” diye haykırırdı. Tombalayı anneannem çekerdi. Anneannemin tombalası şaibelidir; zira, anneannem tombalanın başındayken evde en küçük kimse o kazanırdı.
Anneannemde yılbaşının en büyük eğlencelerinden biri de ağaç süslemekti. Dedem, 1971 senesinde, bir Frankfurt yatısından dönüşte süsleriyle birlikte yılbaşı ağacı getirmiş. Bu ağaç, o tarihten beri her sene bizim evde kurulurdu. Bir süre sonra ağacı süsleme işi bana devredildi. 15 Aralık oldu mu, ağacı kurardık. Dayımın doğumgününden bir gün sonra, 18 Ocak’ta, toplardık. Bu ağaç da, süsleri de hâlâ durur. Ne yazık ki, eskiden dev bir mıknatıs görevi de gören bu ağacın gücü artık bizim aileyi biraraya getirmeye yetmiyor.







