Ruşen Çakır yorumladı | Devrimciler: Yarım yüzyıl sonra ‘78 kuşağını anlamak

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Tanıl Bora’nın yeni kitabı “Devrimciler – ’78’liler: Bir Kuşak Biyografisi”nden hareketle ‘78 kuşağının hikâyesini, Türkiye solunun geçmişini ve 12 Eylül darbesinin yarattığı kırılmayı değerlendirdi. Çakır, ‘78 kuşağının yaşadığı yenilginin yalnızca örgütsel değil, psikolojik olduğunu belirterek “78’in kahramanı yok” dedi.


Ruşen Çakır, Tanıl Bora’nın ‘78 kuşağını ele aldığı yeni kitabı “Devrimciler – ’78’liler: Bir Kuşak Biyografisi” üzerine değerlendirmelerde bulundu. Kendi gençlik yıllarına ve sol hareket içindeki deneyimlerine de değinen Çakır, 1970’lerin devrimci kuşağının neden 1968 kuşağı kadar görünür olmadığını ve kendi geçmişiyle yüzleşmekte neden zorlandığını anlattı.

Bora’nın yaklaşık 760 sayfalık kitabının, ‘78 kuşağını o dönemi yaşayanların doğrudan ve dolaylı tanıklıkları üzerinden ele aldığını belirten Çakır, anlatıların aile, eğitim, solcu olmak, örgütlenme, şiddet, Kürt meselesi, işkence ve hapis gibi başlıklar etrafında toplandığını söyledi.

Kitabın kendisini, kendi deneyimlerini neden yazmadığı sorusuyla da karşı karşıya bıraktığını anlatan Çakır, 1976’da, 14 yaşındayken Galatasaray Lisesi’nde solcu olduğunu hatırlattı.

Tanıl Bora'nın yeni kitabı

“78 kuşağı 68’in gölgesinde kaldı”

Çakır, ‘78 kuşağının en önemli özelliklerinden birinin 1968 hareketinden devraldığı birikim olduğunu, ancak bunun aynı zamanda kuşağın görünürlüğünü sınırlayan etkenlerden biri haline geldiğini söyledi.

1968 kuşağının daha fazla efsaneleştirildiğini belirten Çakır, iki dönem arasında kitlesellik, kadro sayısı, toplumsal taban ve eylemlilik bakımından önemli farklılıklar bulunduğunu ifade etti.

‘68 kuşağının Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya gibi simge isimlerle hatırlandığını belirten Çakır, ‘78 kuşağının ise benzer bir tarihsel hafıza oluşturamadığını söyledi. Çok sayıda kişinin işkencede, çatışmalarda ve ölüm oruçlarında hayatını kaybetmesine rağmen ‘78 kuşağının bir kahraman figürü etrafında anılmadığını dile getirdi.

Çakır’a göre ‘78 kuşağının kendisini ayrı bir kuşak olarak tanımlamakta zorlanmasının nedenlerinden biri de 12 Eylül 1980 darbesinin ardından yaşanan yenilgiydi.

“12 Eylül’den sonra çok büyük bir yenilgi, örgütsel anlamda yenilgi ama esas olarak psikolojik anlamda bir yenilgi yaşandı” diyen Çakır, ‘78 kuşağının geçmişini sahiplenmenin ve anlatmanın daha zor olduğunu belirtti.

“İnsanlar anlatmaktan çekiniyor”

Çakır, 1970’lerin devrimci örgütlerinin geçmişine ilişkin anlatıların eşit ölçüde ortaya çıkmadığına da dikkat çekti. Bazı örgütlerin çok sayıda tanıklık ve anlatıya sahip olduğunu, bazılarının ise daha sınırlı biçimde ele alındığını söyledi.

Geçmişteki yasadışı faaliyetler, açılan davalar, alınan cezalar ve cezaevi deneyimlerinin de insanların konuşmaktan kaçınmasına yol açabildiğini belirtti.

Kitabın ’78 kuşağının toplumsal kökenlerine ilişkin tespitlerine de değinen Çakır, ‘78 kuşağında yoksul ailelerden gelenlerin önemli bir yer tuttuğunu söyledi. Büyük şehirlere eğitim için gelen gençlerin ve yakın dönemde göç etmiş ailelerin çocuklarının yanı sıra orta ve üst orta sınıf ailelerden gelenlerin de bu hareketin parçası olduğunu vurguladı.

Bülent Uluer anması

Ruşen Çakır, yayının sonunda ‘78 kuşağının öne çıkan isimlerinden, Dev-Genç’in eski başkanlarından Bülent Uluer’i andı.

1952 doğumlu Uluer’in gençlik hareketi içinde tanınan bir lider olduğunu belirten Çakır, Uluer’in 12 Eylül döneminde yurtdışına gittiğini ve uzun süre Fransa’da yaşadığını anlattı. Uluer’in yalnızca militan kimliğiyle değil, teorik birikimi ve dünya solunu yakından takip etmesiyle de öne çıktığını söyledi.

Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir

“Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve tabii ki iyi sabahlar.

Bu hafta Ekrem İmamoğlu’nun savunmasını göreceğiz. Hangi gün olacağı henüz belli değil ama en erken salı, muhtemelen çarşamba ya da perşembe günü olacak. Oraya yoğunlaşacağız diyelim ama diğer yandan fon meselesi hâlâ gündemde. Geçen haftadan kalan ne var? Gazetecilerin tutuklanması var ya da ev hapsine konulması var. Bu arada YENİ Parti Milletvekili Ümit Özlale’nin tekzip edilen açıklamaları var. Bunlar da bir şekilde sürecek. Liste açıklanacak mı, açıklanmayacak mı meselesiyle yoğunlaşan bir fon tartışması olacak herhâlde. Ama ben bütün bunların dışında haftaya bir kitapla başlamak istiyorum. Evet, Tanıl Bora’nın ‘‘Devrimciler;’78’liler: Bir Kuşak Biyografisi’’. Ne zamandır beklediğimiz, en azından benim beklediğim bu kitabı dün büyük bir heyecanla alıp Moda’da çay bahçesine gittim. Hava da çok güzeldi ve orada okumaya başladım. Karıştırmaya ve okumaya başladım. Kallavi bir kitap. Kaç sayfa? 750’yi aşmış. Neredeyse 800 sayfa diyeceğim. 760 sayfalık bir kitap. Bunu ancak Tanıl yapardı diyoruz.

Tanıl’ı da bu arada bilmeyenlere bir gösterelim. Neredeyse 40 yıllık bir dostluğumuz var Tanıl’la. Ve bu kitap benim çok beklediğim, çok önem verdiğim bir kitap. Maalesef çıkmasından önce kapağıyla ilgili gereksiz, saçma bir tartışma oldu ve sosyal medyada özellikle Tanıl’a yüklenmeyi seven kişiler bunu da bahane ettiler. Neyse kapak değişti, kitap çıktı ve burada bir kuşağın öyküsü anlatılıyor. Nasıl anlatılıyor? Tanıl epey sayıda anlatı bulmuş. Yani ’78’lileri bizzat yaşamış kişilerin doğrudan ya da dolaylı tanıklıkları; kimi zaman kendileri otobiyografi gibi yazıyorlar, kimi zaman birileri onlarla konuşuyor, kimi zaman toplu olarak bir grup insan tartışıyor. Tanıl bütün bunları tek tek okumuş, notlar almış ve bize kitapta bölüm bölüm bunlardan çok önemli ayrıntıları anlatıyor, aktarıyor ve bize bir tablo çıkartıyor. Kitabın tamamını okumadım ama bayağı bir kısmına baktım, girişten itibaren. Zaten kitabın esprisi belli başlıklar etrafında anlatıları aktarmak. Mesela 21 tane başlık var: ‘‘aile meselesi, solcu olmak, tedrisat, adanmak, örgüt…’’ diye gidiyor. Şiddet kısmı da var, şu da var bu da var. Sol içi çatışmalar da var. Kürt meselesi, işkence, hapis diye gidiyor.

Ben de bir 78’liyim. 76 yılında, tam 50 yıl önce solcu olduk 14 yaşında Galatasaray Lisesi’nde. Dönem dönem yayınlarda da bahsediyorum, yazılarda da bahsediyorum ama bu kitabı görünce şunu sordum kendime: Niye kendi deneyimlerimi yazmadım? Açıkçası zor bir soru ve kitaba baktığım zaman da şöyle bir şey var. Tanıl da girişte söylüyor ki bazı örgütler, 78’in örgütleri, 70’li yılların örgütleri Devrimci Yol, Kurtuluş başta olmak üzere çok sayıda anlatıya sahip. Bazıları da güçleriyle kıyaslandığı zaman çok az. Mesela Partizan bunlardan birisi, Devrimci Sol bunlardan birisi. Neden böyle? Bunun birçok nedeni olabilir ama kendi bildiğimden şunu söyleyeyim: Devrimci Sol’un şu anda bir devamı iddiasında bir hareket var ve o hareket bir şekilde, nasıl söyleyeyim, bir şeyleri kontrol ediyor ve zamanında o hareket içerisinde yer almış olan insanların onunla yüzleşmek, onu aktarmak konusunda daha tutuk olduklarını da söyleyebilirim. Bir diğer husus da tabii ki 70’li yıllara çok hâkim olan, özellikle belli bir tarihten sonra çok hâkim olan yasa dışı faaliyet meselesi, illegalite meselesi. Aslında davalar görüldü, cezalar alındı, hapisler yatıldı vesaire o defterler kapandı ama hâlâ insanlar bir şeyleri anlatmaktan çekiniyorlar diyelim. Öyle bir boyutu da var.

Burada kitabın girişinde de var zaten. ’78’in en büyük şansı ’68’in devamı olması, oradan gelen bir birikimin taşınıyor olması ama bu aynı zamanda da onun şanssızlığı. ’68 çok daha fazla efsaneleştirilmiş bir kuşak ama kıyaslandığı zaman ’68 ile ’78 arasında bir kere kitlesellik anlamında, kadro sayısı anlamında, taban anlamında ve eylemlilik anlamında büyük uçurumlar var. Ama buna karşılık ’68’in mesela Deniz, Mahir, İbo gibi birtakım efsaneleri varken ’78’de efsane yok. Çok sayıda hayatını kaybeden var; işkencede ölen, çatışmada ölen, ölüm orucunda ölen çok sayıda kişi olmasına rağmen ’78’in kahramanı yok. Ve bu anlamda da sadece bu değil tabii, birçok anlamda ’78, ’68’in gölgesinde kalmış. Tanıl kitapta ailelere bakmış. Birbirinden farklı aile kökenleri var ama ’78’in en önemli özelliği yoksulların oranının çok yüksek olması, birçok açıdan. Özellikle de kitabı hazırlarken başvurduğu anlatıları, doğrudan anlatı sahiplerinin şeyine baktığı zaman onu da görüyor, ki yaşadığımız için ben de biliyorum, mesela İstanbul gibi bir yerde de bizim en çok gördüğümüz, ettiğimiz insanlar yoksul insanların çocukları ama okuyan ya da okumaya çalışan gençlerdi. Bu kimi zaman okumak için büyük şehirlere gelenler olduğu gibi bir de yakın zamanda aileleri göçmüş ve genellikle ‘‘varoş’’ tabir edilen yerlerde yaşayan insanların çocukları. Ama hatırı sayılır ölçüde de ’68 kadar olmasa da daha bir orta sınıf ya da üst orta sınıf ailelerin çocukları da vardı. Bunu da özellikle vurgulamak lâzım.

’78’in bana göre en büyük talihsizliği devamının olmaması. Bence yok. Ya da şöyle söyleyeyim; ’68’in peşinden bir ’78 geldi ama ’88 ya da ’98 kuşağı ki tabii ki sol hareketin içerisine giren o kuşaklarda da gençler var, kimileri artık yaşı da bayağı bir ilerledi ama bir kuşak olarak tanımlama ihtiyacı nedense hissedilmiyor. Çünkü ’78’de 12 Eylül’den sonra çok büyük bir yenilgi, örgütsel anlamda yenilgi ama esas olarak psikolojik anlamda bir yenilgi yaşandı. Böyle bir kuşak ’78’liler. Kendini bir kuşak olarak tanımlamaktan da çekiniyor. Birtakım vakıflar var biliyorsunuz, ’78’lilerin örgütlendiği vakıflar var. Bunlar bir dönem ilk çıktıkları anda biraz etkili olmuşlardı ama zamanla daha geri planda kaldılar. Bir şekilde sahiplenilmesi zor bir kuşak. Sahiplenirken insanların ürktüğü bir kuşak. ’68’liler öyle değil. Mesela ’68’de çok da fazla bir şeye bulaşmamış olup da kendisini ’68’li olarak tarif eden çok kişi vardır. Ama ’78’de çok şeye bulaşmış olup bunları konuşmayan, konuşmak istemeyenlerin sayısı da hayli yüksek. Neyse, çok uzatmayayım. Güzel bir pazar günü, güzel bir okuma başlangıcı oldu ama açıkçası yüreğim burkuldu okurken. Yani böyle acı şeyler yok burada ama onları okurken aile örnekleri, eğitim, teorik çalışmalar vesaire o günler hep aklıma geldi. Birtakım çoğu artık hayatta olmayan arkadaşım aklıma geldi. Ve şunu da söyleyeyim, Tanıl ile sözleştik. İlk fırsatta kitapla ilgili bir yayın yapacağız Medyascope’ta.

Tabii bugünün ithafı da o kuşaktan birisi olacak, Bülent Uluer. Bülent Uluer bir zamanların çok meşhur bir ismiydi. 1952 doğumlu. Yani ben onu tanıdığımda 24 yaşındaymış. Çok meşhurdu Bülent Uluer. Burada göreceksiniz; mitinglerde konuşan, çok iyi konuşan, uzun uzun konuşan birisiydi. Çerkes’miş. Kastamonu, İnebolu doğumlu. Bu da hapishanede arkadaşlarıyla beraber. İçeri girip çıktığı çok oldu ama çok uzun yatmadı. Dev-Genç’in başkanıydı İstanbul’da. Sonra da federasyonun başkanı oldu. Bir süre sonra, 12 Eylül’den sonra ya da tam o sırada yurt dışına gitti. Galiba önce Almanya ama uzun bir süre Fransa’da yaşadı. Fransa’da kendisini bir kere gördüğümü hatırlıyorum. Bir de İstanbul’a sonra, hakkındaki suçlamalar düştükten sonra Türkiye’ye geldi. İstanbul’da da kısaca bir sohbetimiz olmuştu. Ama şöyle bir şey var, biz başladığımız zaman bizim liderlerimizdendi ve her gün gazetelerdeydi. Ve o dönemin meşhur bir polis şefi vardı. Onunla Bülent arasında kaçmaca kovalamaca haberlerini bu işleri çok seven Hürriyet gazetesi falan gibi gazeteler hep birinci sayfadan verirdi. Kendisiyle Sezgin Sarıoğlu uzun bir röportaj dizisi yaptı ve biz de bunu, evet burada görüyorsunuz, Medyascope’ta onları olduğu gibi verdik. İsterseniz Medyascope’ta da bulabilirsiniz. Birçok bölümden oluşan ve bütün o dönemi anlatan bir şey. Bülent Uluer’in özelliği esas olarak militan olarak biliniyordu, gençlik lideri olarak biliniyordu ama teorik yönüyle çok güçlü olan, özellikle Fransa ve daha sonra İsviçre yıllarında dünya solunu da çok yakından takip ettiğini biliyoruz. Dev-Genç hareketinden yurt dışına gittikten sonra ayrılıp başka bir harekete geçti, başka bir gruba geçti. Yani bizim onunla yollarımız ayrıldı ama hep bizim için bir efsane isim oldu. Ve kendisi kanserden ya da kansere benzer bir şey diyeceğim, tam şimdi emin olamadım, bir bakayım, akciğer embolisi. Evet, 2017’de 65 yaşında hayatını kaybetti Bülent Uluer. Kendisini sevgiyle anıyorum.

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.“

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş