Medyascope.tv

Jean-Luc Nancy: Uluslar-ötesi bir hadiseyle karşı karşıyayız; Hem savaştayız, hem değiliz.

21 Kasım’da Strasbourg’da Japon dergisi Gendai shisõ (“Bugünün Düşüncesi”) adına Prof. Shoichi Matsuba, ünlü Fransız düşünür Jean-Luc Nancy[1] ile Paris saldırıları üzerine bir söyleşi yaptı. Bu söyleşinin, felsefeci Jerome Lebre tarafından derlenen geniş bir bölümü 6 Aralık’ta Fransız internet platformu Mediapart’ta yayınlandı. Söyleşinin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Uluslar-ötesi bir hadiseyle karşı karşıyayız: Hem savaştayız, hem değiliz.

Matsuba: Sorum çok yalın: Savaşta mıyız?

Nancy: Önce evet, sonra da hayır diye cevaplayacağım bunu.

Hayır, çünkü uluslararası hukukun alanına giren sarih savaş kavramının şimdi olup bitenle bağı yok. Carl Schmitt’e atıfta bulunarak bunun bir “partizanlar savaşı” olduğu söylenebilir; fakat yine de tam aynı şey değil. Sanırım Carl Schmitt’in verdiği ilk örnek Napolyon’a karşı İspanyolların direnişidir; düzenli ordu şeklinde bir araya gelmeyen İspanyol partizanları söz konusudur; ama cephe iki ulusu ilgilendirir ve ülkenin içerisinde yer alır. Halbuki şimdi uluslar-ötesi (transnational) bir hâdiseyle karşı karşıyayız. Paris saldırıları bir devlete bağlı değil, zira IŞİD bir devlet değil; kısa süre önce de Bamako’da bir başka saldırı oldu, El Kaide tarafından üstlenildi. Demek ki o zaman burada daha ziyade bir nebuladan bahsediliyor; ki bu yüzden de hiçbir savaş hukuku söz konusu edilemez. Biçimsel, ya da terminolojik bir sorun değil bu. Dünyadan savaş fikrinin kaybolması anlamında savaşı kaybettiğimiz söylenebilir; her tarafta çatışmalar var, bazıları bir ülkenin içindeki devrimci çatışmalar, ama çoğu bir ülkeden diğerine taşınıyor ve hakiki kaynakları ya da referansları devletler değil. Bir anlamda elbette uluslararası hukuku etkiler, ama uluslara dayanan uluslararası hukuku değil; ulusların dışında, onların üzerinde ve hiçbiri tüm ülkeler tarafından tanınmayan uluslararası mahkemelerde icra edilen hukuku… Bu mahkemelerin hakikaten hukukî değil ahlakî bir gücü var. Bu uluslar-üstü hukuk imkânının ortaya çıkarabileceği sorunlar çözülmemiştir.

İkinci cevabım evet: İçinde açıkça bir düşmanın gösterildiği silahlı ve ölümlü bir çatışmayı genel anlamda savaş diye anlıyorsak, savaştır bu. Burada düşman Batı’dır, ya da Batı’nın müttefikleridir. Burada düşman, saldırgandan –düşmanı gösterenden– daha açıktır. Bunu bizzat Carl Schmitt demese de, onun yetiştirdiği Julien Freund, düşmanı gösterenin daima öteki olduğunu söylüyordu: Kendini düşmanım olarak tanıtan düşmanımdır bu. Ama kendini Batı’nın düşmanları olarak tanıtanları tanımlamak yine de hayli zordur. “İslamcılar”dır bunlar. Ama kimdir onlar? Fondamantalist Müslümanlar denebilir, ama Slavoj Žižek’in de gösterdiği gibi kusursuz bir şekilde barış yanlısı olan fondamantalistler de olabiliyor. Öyleyse fanatikleşenlerle fanatik olmayanları birbirinden ayırmak gerekmektedir. Ama bu ayrım üzerinden de şu soru sorulur: İslam’dan yana olduğunu söyleyen ve şimdi olup bitene ulaşabilecek güçte bir fanatizm neden ve nasıl var?

Alanı Akdeniz havzasının doğusunu, Ortadoğu’yu, Doğu’yu, Endonezya’yı, Pakistan’ı, Hindistan’ı… kaplayan ideolojik-siyasî-kültürel sebeplerin varlığını gerektirir bu öncelikle. Hayli gerçek olan bu alan İslam’ın yayılma alanıdır; o da Hıristiyanlık gibi bir toplumsal doku üretmektedir. Afrikalı öğrencilerle teşrikimesaim sırasında farkına vardım bunun. İçlerinden Malili bir öğrenci, uzun zaman önce, Müslüman olmanın iyi bir sosyalleşme yolu olduğunu söylemişti bana. Hıristiyanlık Avrupa’da Pagan toplumsal dokuda iyice yerleşiktir, ama Afrika’ya toplumsal bir uygulamadan ziyade bir din olarak gelmiştir. Afrika’da İslam diğer tapınma biçimlerinin ayakta kalmasına ses çıkarmamış ve toplumsal doku rolü oynamıştır. Avrupa’da sekülarizasyona yol açmış bir dinî hâdiseyle karşı karşıyayız burada: Toplumsal doku demokratikleşmiş, hukukîleşmiş, ahlâkîleşmiştir o zaman… Günde beş vakit namaz, hac, tanınmaz ve görünmez bir tanrı gerektiren tüm bu İslamî bütün, hiç de fanatikleşmeye hasredilmemiştir âdeta… Her üç tektanrıcı dinde de bulunan tüm bu boyut, manevî bir yöne, ahlâkî vb. bir yöne de götürebilir pekâlâ.

Fanatizmi başlatan nedir öyleyse? İslam’da elbette hükmetme iradesi vardır; tıpkı Hıristiyanlık’ta da olduğu gibi… Ama daima başka şey vardır; sosyo-ekonomik bir durum. Arap ülkelerinin sosyo-ekonomik durumu 70’li yıllarda mali şoklarla beraber gelen petrol şoklarından beri allak bullak olmuştur. İlk petrol şoku ABD’nin azami petrol üretmesine ve Ortadoğu petrolüne ihtiyacı olmasına bağlıydı. Ortadoğu’yla ilişkileri allak bullak eden, enerji ihtiyacıyla birleşmiş kapitalist ekonominin gücüydü. Suudi Arabistan gibi ülkeler son derece güçlü hale geldiler. Cezayir vakasını da analım. Cezayir yirmi beş yıl önce cihadcı olan ilk büyük hareketin (GIA) başladığı ve bu hareketin siyasî kolunun seçimleri kazandığı, bunun da tepkiye ve yıllarca süren teröre yol açtığı bir ülke. Üstelik Cezayir’de çok petrol var ve bu ülke bu petrol tarihinin gerçekliğinde bir gösterge, bir şeyin belirtisi olmuş. Petrol enerjidir, enerji de büyümedir, küreselleşmedir… Çatışmayı başlatan ekonomik koşullar Reagan ve Thatcher döneminin koşullarıdır. Ama bu isimlerin ötesinde, önemli olan kapitalizmin uzun soluklu hareketi ve dünyada göz diktikleridir. Avrupa’da ulusal egemenlikleri de allak bullak eden bir iç çöküşe yol açmıştır bu (iki dünya savaşı). Bunlar uzun zamandır savaştadırlar, ama 1870’de ve 1914-18’de savaş “Avrupa İç Savaşı” haline gelir. Almanya’nın ekonomik kalkınmasının bunda hiç etkisi yoktur. Her şeyi tarihe boğmak istemiyorum, fakat bütün bu olanların, bütünüyle zayıflamış, siyasî bir güç olmakta aciz kalmış, yegâne bileşeni olmasa da bir bileşeni, kendi içinde bölünmüş bir bileşeni İslam olan tam bir bütünle karşı karşıya kalan bir Avrupa’nın başına gelmesine şaşakalmış durumdayım.

IŞİD’in, El Kaide’nin, Boko Haram’ın parası nereden geliyor? Terörizmin parası Irak, Suriye, Afrika halklarının ödedikleri vergilerden geliyor, ama aynı zamanda tahıl veya petrol kaçakçılığından da geliyor. IŞİD’in petrolünü kim satın alıyor peki? Orada çok karanlık bölgeler bulunuyor. Büyük ekonomik güçler bu bölgelerde hangi yerleri işgal ediyorlar? Ne roller oynuyorlar? IŞİD’e para verdiklerini söylemiyorum; bundan daha ince ve daha karmaşık. Terörizmin Avrupa’da eski bir tarihi var; Rusya’yı düşünelim, ama Rus teröristleri yoksuldu, elyapımı bombalar kullanıyorlardı, gerçek bir cephanelikleri olduğunu sanmıyorum. Şimdi ise gerçek bir silah kaçakçılığı var; bunun için de kaçakçılar lâzım; dolayısıyla Fransa’da, Almanya’da ya da benzer ülkelerde bulunan ağır sanayi lâzım. Küreselleşmede, şimdiye kadar yaşanmamış bir şiddeti yaratma olanaklarını veren para ve silah dolaşımı var. Günümüzdeki patlama bundan.

Matsuba: “Savaş” sözcüğüyle ilgili bu soru aklıma başka  bir bağlamı düşünürken geldi; bir anayasa reformu hazırlamak için başbakanı Çin’le “savaş”tan bahseden Japonya’da soruyoruz bu soruyu…

Nancy: Japon başbakanının durumunda, bu “savaş” sözcüğü iktidarın güçlendirilmesine hazırlıktır. Tabiî ki Japonların güvenliğine bağlı değil; Japonya’da Çinli terörizmi yok. Bununla birlikte Çin’le, Kore’yle, bölgenin tüm tarihine bağlı olan bâriz bir ekonomik savaş var. Asıl mesele, Japon anayasasındaki bir dönüşümün iktidarı nereye kadar güçlendireceğini bilmektir; Japonlar için baskıcı olabilir bu; şimdi Fransa’da olağanüstü hale geçilmesiyle sorulan soru da bu. Mali’nin başkenti Bamako’da olağanüstü hal 15 günlük iken, Fransa’da üç ay sürecek.

Bu olağanüstü hal meselesi korkunç bir şey; şimdiden bir anayasal reform fikrine bağlanıyor burada. Geçen perşembe günü Kleber Kitabevi’nde yapılan Mutations (“Değişimler”) konulu kolokyum sırasında dinleyicilerden birinin sorduğu soruyu hatırlıyorsunuzdur belki[2] [1]. Bu hanım bize güvenliğin bir hükmetme yolu olup olmadığını soruyordu. Benim için, böyle akıl yürütmek şartlı refleksi andırıyor… Libération’da Judith Butler’in benimsediği tavırda da var bu. Elbette ben de Fransa’da bir polis devleti istemiyorum. Ama terörizm durumunda nasıl yapmalı? Strasbourg’da silahlı insan mevcudiyetinin son saldırılardan beri arttığını görüyorum.

Halkı korumak mı denetlemek mi söz konusu? Ben sadece denetimde ısrar eden bir tepkiden başkasını yeğlerim. “Görünmez Komite”nin tepkisini tercih ederim: “Sitüasyonistler”in (Durumcular) mirasçısı bir gruptur ve Tiqqun adlı bir dergiyle iki kitap (L’Insurrection qui vient [Yaklaşan İsyan, çev. D. Işık Güngör, Sel Yayıncılık, Şubat 2012] ve A nos amis [“Dostlarımıza”]) çıkarmıştır. Düşünceleri belki de daha zekice; aynı zamanda siyaset sahnesi nazarında bir geri çekilme tutumu. Belki Tarnac Davası’nı hatırlarsınız; bu grubun üyeleri terörizmle suçlandılar ve suçlama geri alındı[3]… Normal yaşamdan çekilerek yaşamayı tercih etmiş kimseler bunlar. Her marjinalleşme girişiminin bir sınırı vardır, ama yazdıklarına bir hava da katar bu… Sitelerinin başyazısı “ne güvenlikten yanayız, ne de korkudan” der. Eğer gerçekten güvenliğe karşı iseniz hiç korkmamanız gerekir; kaldı ki tüm bir toplum düzeyinde hiçbir anlama gelmez bu. Bütün Fransızlar gibi, yakınları için korktuklarını da söylüyorlar.

Biliyorsunuz, kendi payıma saldırılarda ölen bir düzine kadar kurbanla dolaylı ilişkim var; hayatımda hiç böyle bir şey olmamıştı. Bu yakınlığın çok kuvvetli psikolojik etkileri oluyor; çünkü burada, Cezayir, Kahire veya Musul ahalilerinin tecrübelerine sahip değiliz. Kısa süre önce, Jean-Claude Meyer, heyecandan istifade ederek kuvvetlendirilmiş bir güvenliğin yerleştirildiğini de söyledi. Ama bu sadece bir heyecan değil, gerçek ölülerden bahsediyoruz. Ancak “Görünmez Komite”nin cevabıyla çözülebilecek bir düğüm var burada: “Ne güvenlik ne korku”. Dolayısıyla herkes kendini korumaya, dikkatli olmaya uğraşacak.

Düzenlenen Mutations kolokyumu için gelecek üç kişi bu yüzden gelmedi, korktular… İçlerinden biri, tehlikenin farkında olmadığımı söyledi bana. Yurtdışında, İtalya’da, Kanada’da, Şili’de ailelerinin katılımcıları bırakmak istemediklerini anladım… Terörizm gerçek terör etkileri üretiyor. Maruz kalınan bu terör durumu, itiraz edemeyeceğimiz bir gerçeklikte. Tabii ki siyasî bir tepki ve etkinlik göstermek için acil durum da var. Ama Fransa’da zaten polis ve ordunun kullanım olanaklarının sınırındayız. Önceye nazaran ordunun daha az parası var; Suriye’deki savaşa karışmış durumda; muazzam olanaklara sahip değil… Güvenlik üzerindeki tehditlerin sınırsızca büyümesine izin vermeyen bir ekonomik mantık var burada; ama aynı zamanda da halkı rahatlatmak için bedel ödemeyi zorunlu kılıyor.

Matsuba: Ne yapmalı?

Nancy: “Tamam, şimdi ne yapıyoruz?” Strasbourg’daki Ulusal Tiyatro’da Jean-Pierre Vincent’ın sahneye koyduğu Godot’yu Beklerken’i seyretmeye gitmiştik; orada duydum bu lâfı. Karım ve ben, piyesin başında bu cümlenin bulunmasının bir belirti olduğunu söyledik birbirimize.

“Ne yapmalı” sorusu güvenlikle ilgili olabilir, savaşla ilgili olabilir, kara savaşı ihtimaliyle de ilgili olabilir – bunun olacağını zannetmiyorum, eğer bu kara savaşı olursa IŞİD’in mevcudu ânında artacaktır; ya da bu sorun, sözünü ettiğim, daha esasî olan ekonomik, mali, jeopolitik bağlama aktarılır ve şuna dönüşür: “Dünyada halihazırdaki durumunda kapitalizme ne yapmalı?” Sorun bir uluslararası hukuk sorunudur: Ulusal egemenlikler arasındaki ilişkiler nasıl idare edilebilir? Aynı zamanda devletlerin uluslararası büyük şirketler karşısındaki hakları sorunudur da: Uzun zamandır, –belki ABD ve Çin istisnaları dışında– ulus-devletler çokuluslu şirketler nazarında bütünüyle dengesiz bir durumda iş görüyorlar. Fransız devleti istihdamı kurtarmak için çokuluslu şirketlerin peşinde koşuyor (Mittal ve Google ondan güçlüler; onların hükümran bir iktidarı var).

Daha felsefîleştiriyorum… “Ne yapmalı” sorusunun kendi sorunsallaşmıştır. “Yapmak” demek daima üretmek demektir. Öyleyse daha çok silah üretmek mi gerekiyor? Yoksa, üretilen hukukî ve ekonomik araçlarla şirketlerin hizmete koyulması mı… ama neyin hizmetine? İyi demokrasinin; fakat terörizmin kökünü kazıyacak ve şirketler arasında paylaşılan o hükümranlıktan başka şey olacak o “iyi” demokrasi ne olabilir? Şirketlerin ya da devletlerin iktidar mevkilerinde bulunmayan bizlerin yapması gereken, bir uygarlığın sonunu gösteren tüm bu dünyadaki infilâka hazır durumu düşünmeyi denemektir belki. Ama öngörmeden düşünmek gerek. Tahmin ya da öngörü alanındaysanız, atom enerjisinden vazgeçmek zordur; öyleyse bu durumda Japon hükümeti haklı gösterilebilir. Almanya’nın nükleer enerjiyi durdurmayı seçmesinin geçici olduğuna kaniyim; enerji kullanımının halihazırdaki şeklini bütünüyle değiştirmediği takdirde. Kapitalist uygarlığımızın sınırdaki durumunu herkes hissediyor duygusundayım. Bunun en çok acısını çekenler, en yoksullar, kuşkusuz hissetmiyorlar bunu. Ama bu teknik ve bütünüyle ekonomik, hesaplanabilir uygarlığı yaratmış olan bizler, bizi nasıl bir kopmanın beklediğini, nasıl bir kopuş yapabileceğimizi sorabiliriz kendimize.

Hıristiyanlığın, daha az şiddetli bir biçimde Budizmin de, zenginliğe yöneltilen bir eleştiriyle beraber işleyen dinler olmasından çok etkilendim. O dönemdeki diğer dinler (Mısır, Mezopotamya, Maya, Hindu…) zenginliği eleştirmemişlerdi. Oysa Hıristiyanlıktan hemen önceki iki yüzyılda, Marx’ın prekapitalizm dediği şey doğmuştu bile. Ortaya çıkan şey, artık hiçbir kutsallığı kalmamış olan bir zenginlikti. Mısır piramitleri ya da Hindu tapınakları bir kutsal ekonomi bağlamında inşa edilebilirdi, ama verili bir anda, kutsallığı olmayan bir kârın ortaya çıkışıyla ekonomi doğa değiştirdi. Budizm’de ne oldu bilmiyorum…

Başka türlü söylersek: Star Wars’da, hep “Kuvvet” söz konusudur. Modern dünyada, kuvvetin gayr-i maddî kuvvet olarak bir temsili var, ama derhal maddî ve savaşçı bir kullanımı oluyor. Silahlı kolun kuvvetli ve cesur olmasını sağlayan zihin kuvveti… kuşkusuz bütün kültürlerde var bu; ama cenk meydanlarında ölümle yüzleşemez hale gelmiş bir Batı’da gelişiyor. Ölüm kaygısı savaşın fikrini bile etkiler. Baudrillard’ın La Guerre du Golfe n’a pas eu lieu (“Körfez Savaşı Olmadı”) adlı yazısı düşünülsün. Muazzam bir kuvvet sorunu var… Manevi kuvveti artık gözümüzün önüne ancak sihirli bir kuvvet, aynı zamanda da süper-teknik bir kuvvet olarak getirebiliyoruz (lazer kılıçları, vb.).

Oysa Batı’nın Roma ve Hıristiyanlık etrafında yaşadığı büyük değişim, aynı zamanda kuvvetteki bir değişimdi de; Hıristiyanlık Romalılar’da artık olmayan bir kuvveti ortaya çıkarttı; daha sonra da bu kuvvet kapitalizmin kuvvetine dönüştü. Kapitalizm burjuvazinin, burg’larda oturanların, feodallikten çıkanların doğuşudur –şimdi tarihçilerin eleştirdiği bir sözcük bu, ama şövalyelik onun gücüydü –; oysa sonunda şövalyelik, önce arkebüzlere, sonra da tüfeklere, yani kuvvetin başka icra biçimlerine yenilmiştir. Burjuvazi çok hızlı bir biçimde, Rembrandt’ın Gece Devriyesi’ndekiler gibi, milisler kurmuştur. Paranın kuvveti arttıkça, kaydadeğer simgesel ve maddî düzeylerde, kuvvetin yer değiştirmeleri vardır.

Ama şimdi… kuvvetle vuku bulanı düşünmek hayli zordur; bununla da sadece Batı, o her şeyin suçlusu, suçlanamaz… ./.

[1] Jean-Luc Nancy’nin Türkçeye çevrilmiş eserleri :

Özgürlük Deneyimi, çev: Aziz Ufuk Kılıç, Ara-lık yayınları, 2006

Demokrasinin Hakikati, çev: Murat Erşen, Monokl yayınları, 2010.

Gitmek/Yola çıkış, çev: Murat Erşen, Monokl yayınları, 2012.

Dünyayı yaratmak ya da küreselleşme, çev: Murat Erşen, Monokl yayınları, 2014.

 

[2] Bu açık oturum 19 Kasım’da Jérome Lèbre ve Jacob Rogozinski tarafından düzenlenen Mutations, autour de Jean-Luc Nancy (“Dönüşümler, Jean-Luc Nancy etrafında”) konulu kolokyum bağlamında Avital Ronell, Jean-Christophe Bailly ve Jean-Luc Nancy’nin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.

[3] Fransız ulusal demiryolu ağı üzerindeki elektrik hatlarına düzenlenen bir sabotaja karıştıkları ileri sürülerek “Terör amaçlı yasadışı örgüt kurmak”la suçlandılar (ç.n.).

Bunlar da ilginizi çekebilir: