Medyascope.tv

Giorgio Agamben: Hukuk devletinden güvenlik devletine

İtalyan filozof Giorgio Agamben’in Fransa’nın ünlü gazetesi Le Monde’da “Hukuk devletinden güvenlik devletine” başlığı ile yayınlanan yazısı, Paris Saldırıları ardından Avrupa’da artan güvenlikçi politakaları tarihi bir perspektifle ele alıyor. 24 Aralık 2015’de yayınlanan makalenin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Yazının Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Hukuk devletinden güvenlik devletine

Âşinâ olduğumuz devlet modelinde kökten bir dönüşüm bağlamına oturtulmadığı takdirde, Fransa’daki olağanüstü halin (Şubat sonuna kadar) uzatılmasındaki gerçek hedef anlaşılmaz. Her şeyden önce, olağanüstü halin demokrasiye kalkan olacağını ileri süren sorumsuz politikacıların sözlerini tekzip etmek gerek.

Tarihçiler bunun tam aksinin doğru olduğunu bilir. Olağanüstü hal tam da Avrupa’daki totaliter iktidarların kurulma tertibatı olmuştur. Nitekim, Hitler’in iktidarı alışından önceki yıllarda Weimar’daki sosyal-demokrat hükümetler olağanüstü hale o kadar sık müracaat etmişlerdir ki, daha 1933 öncesinde Almanya’nın parlamenter bir demokrasi olmaktan çıkmış olduğu söylenebilmiştir.

Göreve geldiğinde Hitler’in ilk işi de, bir daha hiç yürürlükten kaldırılmayacak olan bir olağanüstü hal ilan etmek olmuştur. Almanya’da Nazilerin fütursuzca işleyebilmiş oldukları cinayetlere şaşırıldığında, bu işlerin bütünüyle yasal oldukları unutulmaktadır; zira ülke olağanüstü hale tâbidir ve bireysel özgürlükler askıya alınmıştır.

Olivier Bonhomme / Le Monde

Olivier Bonhomme / Le Monde

Benzer bir senaryonun Fransa’da neden tekrarlanamayacağı bilinmez: Sosyalist hükümetlerin yurttaşlara artık kanıksatmış olacağı bir olağanüstü halin aşırı sağcı bir hükümet tarafından kendi amaçları doğrultusunda kullanılacağını tahayyül etmek zor değil. Uzatmalı bir olağanüstü halde yaşayan ve polis operasyonlarının tedricen adalet erkinin yerini aldığı bir ülkede, kamu kurumlarının çabuk ve geri dönüşsüz bir biçimde bozulmalarını beklemek gerekir.

Korkuyu ayakta tutmak

Olağanüstü halin bugün, Batı demokrasilerini artık Güvenlik Devleti (Amerikalı siyasetbilimcilerin deyişiyle “security state”) diye adlandırmak gereken bir şeye doğru evriltmekte olan bir sürecin içinde yer alması ölçüsünde daha da doğrudur bu. “Güvenlik” sözcüğü siyasî söyleme öyle bir girmiştir ki, yanılmaktan çekinmeden, vaktiyle “hikmet-i hükûmet” diye adlandırılan şeyin yerini “güvenlik hikmetleri”nin aldığı söylenebilir. Bununla birlikte, bu yeni hükûmet biçiminin bir tahlili yapılmamıştır. Güvenlik Devleti, Hukuk Devleti’ne de, Michel Foucault’nun “disiplin toplumları” diye adlandırdığına da bağlı olmadığına göre, bir tanımı mümkün kılma amacıyla burada birkaç ana noktayı belirlemek uygun olur.

Siyaset felsefemizi derinlemesine etkilemiş olan Britanyalı Thomas Hobbes’un modelinde, erkleri hükümdara aktaran sözleşme, herkesin birbirinden korkmasını ve herkesin birbiriyle savaşta olmasını gerektirir: Devlet de tam olarak korkuya son vermeye gelendir. Güvenlik Devleti’nde bu şema tersyüz olur: Devlet kalıcı bir biçimde korku üzerine kurulur ve ne pahasına olursa olsun onu ayakta tutmalıdır; zira esas işlevini ve meşruiyetini bundan alır.

Foucault “güvenlik” sözcüğünün Fransa’nın siyasî söyleminde ilk kez Devrim öncesindeki fizyokrat hükümetlerle belirdiğini göstermişti; felaketleri ve kıtlıkları öngörüp tedbir almak söz konusu değildi, vuku bulmalarına ses çıkarmayıp daha sonra onları idare etmek ve yararlı görülen bir istikamete yöneltmek söz konusuydu.

Hiçbir hukukî anlamı yok

Aynı şekilde, günümüzde söz konusu edilen güvenlik, terörist eylemleri öngörmeyi hedeflemiyor (kaldı ki imkânsız olmasa bile son derece zordur bu; çünkü güvenlik önlemleri ancak sonradan etkisini hissettirir; oysa terörizm, tanımı itibariyle bir dizi ilk darbedir), insanlarla umumî ve sınırsız bir denetim getiren yeni bir ilişki kurmayı hedefliyor —yurttaşların bilgisayarlarındaki ve iletişimlerindeki verilerin tamamının denetim altına alınmasını mümkün kılan tertibatlar üzerinde özel bir ısrar gösterilmesi, hatta bilgisayarların içeriğinin bütünüyle alınması bundandır.

Saptadığımız risk, terörizm ile Güvenlik Devleti arasında sistemli bir ilişkinin kurulmasına doğru sapmadır: Şayet Devlet’in kendini meşrulaştırmak için korkuya ihtiyacı varsa, öyleyse eninde sonunda terör üretmesi, ya da en azından terörün vuku bulmasına engel olmaması gerekir. Nitekim içeride savaşmak zorunda oldukları terörizmi besleyici bir dış politika izleyen ve terörist örgütlere mali kaynak sağladığı mâlûm devletlerle yakın ilişkiler sürdüren, hatta onlara silah satan ülkeler görülür.

Kavranması önemli olan ikinci bir nokta ise, egemenliğin asıl sahibi kabul edilen yurttaşların ve halkın siyasî statüsündeki değişimdir. Güvenlik Devleti’nde, siyasî yaşama katılımları seçim yoklamalarıyla sınırlı kalan yurttaşların tedrici apolitikleşmesi diye adlandırmak gereken önüne geçilmez bir eğilimin yayıldığı görülür. Bu eğilimin endişe vericiliği, halkı, Devlet’in koruma ve büyüme temin etmesi gereken ve özünde siyasî olmayan bir unsur gibi tanımlayan Nazi hukukçuları tarafından kuramlaştırılmış olması ölçüsünde artar.

Bu hukukçulara göre, siyasî olmayan bu unsuru siyasî kılmanın tek bir yolu vardır: Onu yabancıdan ve düşmandan ayıracak olan köken ve ırk eşitliği. Burada Nazi Devleti’yle çağımızdaki Güvenlik Devleti’ni karıştırmak söz konusu değil: Anlamak gereken, yurttaşlar apolitikleştirildiğinde, ancak kendilerine sadece dışsal olmayan bir yabancı düşmana karşı korkuyla seferber edildikleri takdirde edilgenliklerinden çıkabilmeleridir (Almanya’da Yahudiler idi; günümüz Fransa’sında da Müslümanlardır).

Belirsizlik ve terör

“İtalyan yurttaşlığına lâyık olmayan yurttaşlar”ın vatandaşlıktan çıkarılmasını öngören 1926 tarihli faşist yasayı ve Yahudiler’in vatandaşlıktan çıkarılmasının önünü açan Nazi yasalarını hatırlatan iki-milliyetli yurttaşların vatandaşlıktan çıkarılabilmesini öngören uğursuz tasarıyı bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Önemini küçümsememek gereken üçüncü bir nokta ise, kamusal alanda hakikati ve kesinliği ortaya koyan kıstaslardaki radikal dönüşümdür. Terör cinayetlerinin raporlarını dikkatle inceleyen bir gözlemciyi her şeyden önce sarsan şey, adlî kesinliği sağlamaktan bütünüyle vazgeçilmiş olmasıdır.

Bir Hukuk Devleti’nde bir cinayetin ancak adlî bir tahkikatla açığa kavuşturulduğu hususunda herkes hemfikir ise de, güvenlikçi paradigmada, polisin ve ona bağımlı olan basının –yani hep az güvenilir olduğu düşünülen iki mercinin– dedikleriyle yetinmek zorunda kalınır. Tüm doğrulama ve çarpıtma ihtimallerini bile bile atlayan ve soruşturmadan ziyade dedikoduyu andıran, olayların nasıl yaşandığını aceleci bir biçimde tekrar oluşturma denemelerindeki inanılmaz belirsizlikler ve bâriz çelişkiler bundandır. Bu da kendilerini neyin tehdit ettiği konusunda yurttaşların belirsizlik içinde kalmalarının –onları koruması gereken– Güvenlik Devleti’nin çıkarına olduğu anlamına gelmektedir; zira belirsizlik ve terör yan yana gider.

20 Kasım tarihli, “davranışlarının kamu düzeni ve güvenlik için bir tehdit teşkil ettiğini düşündürecek ciddi nedenler bulunan her kişi”ye atıfta bulunan, olağanüstü hal üzerine yasa metninde de aynı belirsizlik görülmektedir. “Düşündürecek ciddi nedenler” formülünün hiçbir hukukî anlamı olmadığı tamamen açıktır; “düşünen”in keyfiyetini referans aldığı ölçüde her an her kişiye uygulanabilir olduğu da bârizdir. Oysa hukukçular tarafından daima hukukun kesinliğine aykırı telâkki edilen ne idüğü belirsiz bu formüller kaide haline gelmektedir.

Yurttaşların apolitikleşmesi

Fransa’nın terörizme karşı savaş halinde olduğunu düşünen siyasetçilerin beyanlarında da aynı belirsizlik ve aynı muğlaklıklar görülüyor. Terörizme karşı savaş ifadesi, kendi içinde çelişir; zira savaş hâli tam da dövüşmek gereken düşmanın teşhisinin mümkün olmasıyla tanımlanır. Güvenlikçi bakış açısında ise düşman –aksine– bulanık kalmalıdır; böylelikle herhangi biri –içeride, ama dışarıda da– böyle tanımlanabilecektir.

Umumî bir korku hâlinin ayakta tutulması, yurttaşların apolitikleştirilmesi, her tür hukukî kesinlikten vazgeçiş: İşte Güvenlik Devleti’nin kafaları bulandırması kaçınılmaz üç özelliği. Zira bunun bir anlamı, içine gömülmekte olduğumuz Güvenlik Devleti’nin, vaat ettiğinin tam aksini yapmasıdır; çünkü güvenlik, yükümlülüksüz (sine cura) olmak anlamına gelir, halbuki bu devlet tam aksine korkuyu ve terörü ayakta tutmaktadır. Güvenlik Devleti diğer yandan da bir polis devletidir, zira adlî erkin sönükleştirilmesi yoluyla, normal hale gelmiş bir olağanüstü halde git gide daha fazla başına buyruk davranan polisin hesap sorulmazlık/ketumiyet marjını umumîleştirir.

Yurttaşın tedrici apolitikleşmesi ve bir nevi potansiyel terörist haline gelmesiyle, Güvenlik Devleti sonunda siyasetin bilinen alanından çıkar ve kamusal ile özelin iç içe geçtiği, sınırları belirlenemeyen müphem bir mıntıkaya yönelir.

Giorgio Agamben hakkında:

Walter Benjamin, Heidegger, Carl Schmitt ve Aby Warburg’un düşünceleri konusunda uzman olan İtalyan filozof Giorgio Agamben 1942 Roma doğumludur. Tüm dünyada tanınan ve çevrilmiş olan teorik eserler yazmıştır.

Türkçe’de Agamben:

  • Kutsal İnsan, çeviri: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2001.
  • Auschwitz’den Artakalanlar, çeviri: Ali İhsan Başgül, Bağımsız Kitaplar, 2004.
  • İstisna Hali, çeviri: Kemal Atakay, Otonom Yayıncılık, 2006.
  • Olağan Üstü Hal, çeviri: Kemal Atakay, Varlık Yayınları, 2008.
  • Açıklık – İnsan ve Hayvan, çeviri: Meryem Mine Çilingiroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2009
  • Nesir Fikri (Idea della prosa), çeviri: Fırat Genç, Metis Yayınları, 2009.
  • Tanık ve Arşiv & Auschwitz’den Artakalanlar, çeviri: Ali İhsan Başgül, Dipnot Yayınları, 2010.
  • Çocukluk ve Tarih – Deneyimin Yıkımı Üzerine Bir Deneme, çeviri: Orhan Koçak, Kanat Kitap, 2010.
  • Dünyevileşmeler, çeviri: Betül Parlak, Monokl Yayınları, 2011.

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: