Medyascope.tv

Olayların Gidişi - Ruşen Çakır

MHP’nin derin krizi

Devlet Bahçeli’ye karşı genel başkan adaylıklarını ilan eden Meral Akşener, Sinan Oğan, Koray Aydın ve Ümit Özdağ, mahkemeden, MHP’yi olağanüstü tüzük kurultayına götürme kararı çıkartarak ilk başarılarını elde ettiler. Eğer parti genel merkezinin üst mahkemeye itirazı sonuç vermezse MHP muhtemelen Mayıs ayında tüzük değişikliği için kurultaya gidecek. Bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde Bahçeli muhalifleri, partinin seçimli yeni bir kurultaya gitmesini sağlayacak bir tüzük değişikliğini bu kurultayda gerçekleştirmek isteyecekler. Onda da başarılı olurlarsa hedefleri Devlet Bahçeli’yi genel başkanlıktan indirmek olacak.

Görüldüğü gibi Bahçeli muhalifleri için çok karmaşık ve zorlu bir süreç söz konusu. İlk akla gelen zorluk 6 Temmuz 1997’den beri MHP’yi yöneten Bahçeli’nin parti teşkilatına büyük ölçüde hakim olması ve kongre işlerindeki deneyimi. Yine de muhaliflerin tüzük kurultayı için yeterli delege imzasına ulaşabilmiş olmaları Bahçeli’nin MHP üzerindeki hakimiyetinin mutlak olmadığını gösterdi. Dolayısıyla tüzük kurultayı toplanabilirse, buradan seçimli yeni bir olağanüstü kurultay çıkma ihtimalini, düşük de olsa, yabana atmamak gerek.

Bahçeli’nin rakipleri

Muhaliflerin bir diğer sorunu çok parçalı olmaları. Şu aşamada birlikte hareket edebiliyorlar ama bunun nereye kadar süreceği belirsiz. Örneğin Bahçeli adaylardan birini, hatta birden fazlasını bir şekilde yanına çekebilir veya en azından nötralize edebilir. Tabii en önemlisi, dört rakibe (ki ilerde sayı daha da artabilir) karşı Bahçeli’nin seçimli bir kurultayda şansının daha yüksek olması. Bu nedenle, seçimli bir olağanüstü kurultayın netleşmesi halinde aday sayısında ve ittifaklarda birçok değişikliğe tanık olabiliriz.

Şu ana kadar Bahçeli’nin karşısına aday olarak çıkan dört kişiden ikisi, Ümit Özdağ ve Koray Aydın daha önce de şanslarını denemiş ama başarılı olamamışlardı. Fakat Bahçeli bu rakiplerini dışlamamış, milletvekili seçilmelerini mümkün kılmış; hatta Özdağ’ın genel başkan yardımcısı yapmıştı. Buna karşılık Meral Akşener’i 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde sürpriz bir şekilde aday göstermemiş; Sinan Oğan’ı ise partiden atmıştı (Oğan daha sonra mahkeme kararıyla MHP’ye geri dönebildi).

Bu dört aday içerisinde Akşener’in bir adım daha önde gözüktüğünü söyleyebiliriz. Ama MHP gibi bir partide böyle bir izlenim pek iyi bir şey olmayabilir. Galiba Akşener de bunu hesaba katarak, kampanyasını fazlasıyla temkinli bir şekilde yürütmeye çalışıyor; örneğin medyada normalin altında bir görünümü tercih ediyor. Bahçeli’nin rakiplerinin ortak özelliği siyasi/ideolojik olarak yeni ve güçlü şeyler söylememeleri, belki de söyleyememeleri. Her biri ayrı ayrı, “MHP’yi Bahçeli’den daha iyi bir yere, iktidara taşırım” diyor, bunu söylerken de Bahçeli’ye karşı olabildiğince saygılı bir üsluba başvuruyor, ama en önemlisi, bu vaatlerini nasıl gerçekleştirebileceklerini inandırıcı bir şekilde açmıyorlar.

Sorun sadece liderde mi?

Kuşkusuz MHP’nin 7 Haziran ile 1 Kasım 2015 genel seçimleri arasında yaşadığı oy kaybı ve milletvekili sayısı açısından HDP’nin de gerisine düşmüş olması çok vahim bir durumdur ve bu durumun genel başkan değişimini de beraberinde getirmesi anlaşılır bir şeydir. Ancak bu bariz başarısızlığın tek nedeninin Bahçeli, yani “lider” olmadığı da açıktır.

Malum, ülkücü hareket öteden beri “lider-teşkilat-doktrin” sacayağı üzerinde yükselir. Halihazırda tartışma esas olarak, hatta sadece lider üzerinden yürütülmek isteniyor. Lider değişikliği için delegelerin desteğine ihtiyaç olduğu için, teşkilata toz kondurulmuyor. Halbuki MHP’nin İç ve Doğu Anadolu ile Karadeniz’de geleneksel olarak güçlü olduğu yerleri gürültülü bir şekilde AKP’ye kaptırıyor olmasının ardında teşkilatlarının zaman aşımına uğramış yapılanması ve işleyişinin rolü ıskalanamaz.

Ancak esas sorun “doktrin”de. Aslında MHP’nin ideolojik krizi, Soğuk Savaş’ın etkisini kaybetmeye başlamasıyla birlikte kaçınılmaz olarak ortaya çıkmış ama Alparslan Türkeş’in güçlü liderliği nedeniyle görünür olamamıştı. Türkeş’in 4 Nisan 1997’de ölümün ardından yapılan ilk genel seçimlerde Bahçeli liderliğindeki MHP’nin ikinci parti olmasıyla birlikte kriz yine gözden kaçmış; DSP ve ANAP’la kurulan koalisyonun bariz fiyaskosuna ve ardından 2002 genel seçimlerinde TBMM dışı kalmaya rağmen MHP içerisinde herhangi bir ciddi politik/ideolojik sorgulama, arayış ve özeleştiri yaşanmadı.

Erdoğan’ın MHP üzerindeki tahakkümü

Kasım 2002 genel seçimlerinden bu yana CHP’nin, AKP’nin, dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın yörüngesinden çıkamadığı dile getiriliyor. Ana muhalefet partisi olması nedeniyle CHP’nin öne çıkması anlaşılabilir bir durum ancak Erdoğan tahakkümünden esas mustarip olan partinin MHP olduğu da açık. Bunun en temel nedeni AKP ve MHP’nin ülkenin önemli bir kısmında (İç ve Doğu Anadolu, Karadeniz) son derece geçişken tabanlara sahip olmaları. 1973’ten bu yana yapılan seçimlerde MSP-RP-FP-AKP ile MHP’nin (ve kısa bir dönem MÇP) oy oranları karşılaştırıldığında bu geçişkenlik net bir şekilde görülür. Fakat bir süredir MHP’nin nerdeyse tüm kalelerini AKP’ye (yani Erdoğan’a) teslim etmiş olduğu da anlaşılır.

MHP’nin politik/ideolojik krizinin ilk akla gelen nedeni hiç kuşkusuz küreselleşme çağına uygun bir milliyetçi söylem geliştirememesidir. Fakat küreselleşmeyle doğrudan bağlantılı olarak, Kürt sorunu bağlamında gerek bölgede, gerekse Türkiye’de yaşanan gelişmelere doğası gereği uyum sağlayamaması MHP’yi giderek etkisizleştiriyor.

Hatırlayalım: Erdoğan’ın değişik isimler verilen süreçlerle Kürt sorununu PKK ve Abdullah Öcalan ile doğrudan ya da dolaylı görüşmeler yoluyla çözme girişimleri Bahçeli başta olmak üzere MHP kurmaylarının iştahını kabartmış ama “süreç karşıtı” pozisyonları kendilerine pek bir şey kazandırmamıştı.

Paradoksal bir şekilde Erdoğan’ın 7 Haziran seçimleri arifesinden itibaren “barışçı çözüm” perspektifini terk edip MHP’nin çizgisine doğru yönelmiş olmasından da bu parti istifade edemiyor; hatta tam tersine seçmen tabanından AKP’ye yönelmenin önünü kesmekte zorlanıyor.
Öyle ki, yapılacak bir erken seçime bugünkü koşullar altında girilmesi halinde MHP’nin, başında kim olursa olsun, yüzde 10 barajını aşabilmesi hiç de kolay olmayacaktır.

Sonuç olarak, derin ideolojik/politik kriziyle yüzleşmediği takdirde yaşanmakta olan olağanüstü kurultay(lar) sürecinin MHP’de kalıcı iyileştirmelere vesile olmasını beklemek pek gerçekçi olmayacaktır.

Cemaat notu

Bahçeli’nin isim vermeden de olsa rakiplerini Gülen cemaatiyle irtibatlı olmakla itham etmesi onu AKP/Erdoğan çizgisine iyice yaklaştırıyor. Ancak bu tür suçlamalarının esas nedeni MHP’nin ve tabii ki Bahçeli’nin sahici ideolojik/politik sorunlarla yüzleş(e)memesi olsa gerek. Öte yandan rakiplerinden herhangi biri (veya birden fazlası) sahiden Cemaat ile işbirliği yapıyorsa baştan kazanma şansını tepiyor demektir. Zira Gülen cemaati belli bir süredir “kaybeden” konumunda. Kimsenin kazanmasına katkıda bulunamayacağı gibi, şu ya da bu şekilde yanında duranlara da kaybettireceği çok açık.

Bunlar da ilginizi çekebilir: