Medyascope.tv

Nice katliamının ardından: Terörle mücadele neden sanıldığı kadar basit değil?

Nice katliamının ardından: Terörle mücadele neden sanıldığı kadar basit değil?

Maxime Vaudano ve Marie Boscher / Le Monde – 22 Temmuz 2016

Çeviri: Haldun Bayrı

Acı, öfke ve korkuyla alınan kararlardan hayır gelir mi? Nice saldırısından sonra, Fransa yine ülkece yara bere içindeyken, biraz kolaya kaçıp kendimizi kestirme yoldan giden düşüncelere bırakmak ve siyasî sorumlulara hitaben hafif kestirip atar tonda buyruklar savurmak çekici gelebiliyor. Halbuki, gerçeklik çoğu zaman hayli karmaşık oluyor. Burada bazı basmakalıp cümleleri ve işin neden bu kadar basit olmadığınının gerekçelerini sıraladık.

Adli makamlar işlerini yapmış olsa Nice saldırısı yaşanmazdı. Terörist Mohamed Bouhlel 2016 yılının Mart ayında bir otomobil sürücüsüne palet tahtasıyla vurarak zor kullanmaktan mahkûm edilmişti. Niçin demir parmaklıklar ardında değildi?

Neden bu kadar basit değil?

Mohamed Bouhlel’in suçlandığı zor kullanma davranışları adli suçlar kapsamına giriyor. Cezası 150 bin euro para ve on yıl hapis cezasına varabilirdi; fakat bu kadar ağır bir ceza verilmesi için ağırlaştırıcı nedenler olması gerekirdi. Dolayısıyla altı aya çarptırılmış ve ceza tecil edilmişti.

Adalet mekanizması iyice laçkalaşmış!

Neden bu kadar basit değil?

Dosyanın tüm ayrıntıları elimizde olmadığı için, yargıçların sertliğini değerlendirmek güçtür. Maamafih, tıpkı Mohamed Bouhlel gibi, darp suçundan mahkûm edilenlerin yarısına yakınının cezaları tecil edilmektedir. Dolayısıyla bu adlî kararda peşinen alışılmadık olarak tanımlayabileceğimiz hiçbir şey yok.

Bunu değiştirmek lâzım!

ATTENTION EDITORS - VISUAL COVERAGE OF SCENES OF INJURY OR DEATH - A body is seen on the ground July 15, 2016 after at least 30 people were killed in Nice, France, when a truck ran into a crowd celebrating the Bastille Day national holiday July 14. REUTERS/Eric Gaillard

Tıpkı, ailesiyle Suriye’den kaçıp, Türkiye ve Ege üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışırken Bodrum sahiline vuran 3 yaşındaki Aylan’ın cesedinde olduğu gibi, Nice Katliamı’na tanıklık eden bu kare dünya çapında 100 milyonların hafızasına kazındı.

Neden bu kadar basit değil?

Tecil ya da para cezası gibi özgürlüğü kısıtlamayıcı cezalara müracaat edilmesini sınırlamak için yasayı sertleştirmek daima mümkündür.

Fakat bu halde, şimdiden rekorlar kıran Fransız cezaevlerindeki hükümlü sayısında sıçrama yaşanır. Böylece yabana atılmaz bir maliyete sebep olacak çok sayıda ilave cezaevi inşa etmek ve bunların bakımını sağlamak da gerekecektir.

Ayrıca, bütün sorunların çözümünün hapishane olduğu hususunda herkes hemfikir değil: Bazı vakalarda, mahpusların şiddete yönelmesini ya da radikalleşmesini hızlandırabiliyor bu. Gerçekten hapiste yatmış olsa, Mohamed Bouhlel’in çıktığında bir saldırıda bulunmayacağını kim söyleyebilir?

Ama o bir yabancı! Ülkemizde ağırladığımız kimselere daha sert davranıp onları daha ağır cezalara çarptırmalıyız.

Neden bu kadar basit değil?

Adalette çifte standart olamaz. Farklı şahıs kategorileri için farklı yaptırımlar öngörmek, onyıllardır Anayasa Konseyi’nin koruması altındaki, yasa önünde eşitlik ilkesine aykırıdır.

Yargılanabilir kişiler arasında milliyetlerine göre ayrım yaparak bu ilkeye aykırı davranmak, ulusal tercihe (veya daha ziyade ulus ayrımcılığına) izin vererek hukukumuzun temel ilkelerini değiştirmek anlamına gelecektir.

Daha ağır cezalara çarptırmasak bile, en azından yabancı suçluları sınırdışı edebiliriz, değil mi?

Neden bu kadar basit değil?

Topraklarına kimin girip kimin kalabileceğine karar vermek, bir devletin ayrıcalıklarındandır. Ayrıca Fransız hukukunda, adli makamlara, bir mahkûmiyetini bazı durumlarda Fransız topraklarına girme yasağıyla donatma olanağı veren ve “çifte ceza” diye adlandırılan bir tedbir vardır.

Bu durumlar yapılan reformlarla birlikte evrim gösterir (mesela Nicolas Sarkozy 2003’te bu reformları sınırlamıştır), fakat hukukun halihazırdaki durumunda Mohamed Bouhlel’in bu kıstaslara girmediği, zira Fransız çocukları olduğu, üç yıldan fazla bir süredir bir Fransız kadınla evli olduğu da (boşanmak üzere olsa bile) bir gerçektir.

Bir mahkûmiyete çarptırılan bütün yabancıları sınırdışı etmek için, sağın bir kısmının ve aşırı sağın önerdiği gibi, “çifte ceza”yı genelleştiren bir yasa değişikliği gerekirdi o zaman — ki buna da bazı hukukçular ve insan haklarını savunma örgütleri karşı çıkmaktadır.

Hem, kendimizi sadece mahkûm edilenlerle de kısıtlamamak lâzım. Son derece yüksek terör riski var. Bütün yabancıları Fransa’dan sınırdışı etmeliyiz!

 Neden bu kadar basit değil?

Her şeyden önce, şu son iki yıldaki teröristlerin büyük kısmının yabancı uyruklu olmadığını, Fransız milliyetinden olduklarını unutmamak gerek. Dolayısıyla onları sınırdışı etmek mümkün olmazdı; ancak ebeveynlerinin (dedelerinin) milliyeti hedef alındığı takdirde olabilir bu.

Ayrıca, bütün yabancıları sınırdışı etmek demek, 4 milyondan fazla kişiyi, yani nüfusun yüzde 6’sını sınırdışı etmek demektir.

Çok sayıda uluslararası taahhüdümüze aykırı olan böyle bir karar, muhtemelen vatandaşlarını sınırdışı ettiğimiz ülkelerin misillemesine yol açardı; onlar da ülkelerinde Fransızların çalışmak ya da öğrenim görmek için bulunmasını yasaklardı. Muhtemelen Fransa’nın, bu husustaki ortak kuralları saptayan (ve Fransa’da yaşayan yabancıların üçte birinin geldiği) Avrupa Birliği’nden çıkmasını gerektirirdi.

Yapılması gereken, Fransa’daki Müslümanlar’ın hepsini sınırdışı etmektir.

 Neden bu kadar basit değil?

Fransa’da 2 ila 5 milyon Müslüman var; bunların çoğu, bazıları birkaç kuşaktan beri, Fransa vatandaşı. Böyle bir karar insan haklarına düpedüz aykırı olurdu. 1958 Anayasası’nın birinci maddesi: “Fransa(‘nın), bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyet” olduğunu söyler. “Köken, ırk ya da din gözetmeden tüm yurttaşların yasa önünde eşitliği”ni temin eder.

İnsan haklarının bu temel ilkesine karşı gelmeye karar verse de çok sayıda pratik engel çıkardı:

– Nereye sınırdışı etmek? Aniden topraklarında bu kadar kişiyi ağırlamayı hangi ülke kabul ederdi?

– Kimin Müslüman olduğu nasıl tanımlanır? Kültürüne mi, yoksa dini yükümlülüklerini yerne getirip getirmediğine bakarak mı?

– Son olarak Fransa, birkaç bin radikalleşmiş unsurun istihbarat servislerince tespit edilmiş olması yüzünden, muazzam bir çoğunluğu cihadcı tezlere ve terörizme karşı olan milyonlarca kişiyi sınırdışı etme kararını gerçekten alabilir mi?

Bu olaylarda, Müslümanlar terörizmle aralarındaki mesafeyi neden daha açık biçimde göstermiyorlar?

Neden bu kadar basit değil?

Kınamalar oluyor, ama nadiren medyaya yönelik olan bu mesajlar, kamuya mal olmuş şahsiyet eksikliğinden ötürü nadiren göze çarpıyor (İslam’da Katoliklerin Papa’sı gibi tek bir manevi lider yoktur). Ama bireysel düzeyde de kolektif düzeyde de böyle şahsiyetler var.

Kurbanlar arasında çok sayıda Müslümanın bulunduğu da unutulmamalı. Nice El Furkan Camii’nin idarecisi Boubekeur Bekri’ye göre, “on kadar Müslüman aile yas tutmakta”dır.

Daha genel açıdan bakacak olursak, IŞİD’in terörist eylemlerinin baş kurbanları Müslümanlar, bilhassa Şiilerdir.

Öyleyse İslam’ın Selefilik gibi radikal akımlarını yasaklayalım!

Beden bu kadar basit değil?

Nathalie Kosciusko-Morizet’nin [1] önerdiği gibi, Selefiliğe bağlı camilere ve vaizlere karşı mücadeleyi kolaylaştırmak için Selefiliği sekter sapmalarla birlikte sınıflandırmak mümkün olurdu (oysa bugün, ancak belirgin söylemler kullanıldığı takdirde camiler kapatılmakta ve vaizler sınırdışı edilmektedir).

Bunun için İslam’ın bu katı akımının “düşünce, fikir ya da vicdan özgürlüğünü saptırdığı”nın; kamu düzenini, yasaları ya da yönetmelikleri, temel hakları, kişi güvenliği veya bütünlüğünü ihlâl ettiğinin ve “kişilerde psikolojik ya da fiziksel bir tutsaklık hali yaratıp bunu sürdürme ve bundan yararlanma”yı hedeflediğinin kanıtlanması gerekirdi.

Sorun ise bütün Selefilerin şiddet ve terörizm va’z etmemeleridir. Bunların çoğu mezheb-i sükûncudur (quiétiste); yani şiddeti va’z eden Tekfirîlerin aksine, yasayı (meşruluğunu tanımasalar bile) değiştirmekle uğraşmayan barışçı bir koldandır. Yani düpedüz Selefiliği yasaklamak, terörizmle alâkası olmayan dinî ibadetleri cezalandırma riskini ortaya çıkarabilir.

Bunun diğer mahzuru ise, Selefi camilerin hepsi kapatılsa bile, İslam’ın bu akımına bağlanan müminlerin başka yerde, yasadışı biçimde toplanmalarının, ya da başka yollarla iletişim kurmalarının (elbette daha zor kılınsa bile) engellenemeyecek olmasıdır.

Radikal İslamcılık eğiliminde olduğu istihbarat servisleri tarafından tespit edilmiş kişiler var ya. ‘S’ fişi[2] olanlar. Neden yetkililer onları hapse atmıyor? Ya da zorunlu ikamet veya elektronik kelepçe gibi tedbirlere başvurmuyor?

Neden bu kadar basit değil?

Sağda ve aşırı sağda çoğu kişi, durumun aciliyetinin, radikalleşme potansiyeli taşıdığı için istihbarat servisleri tarafından takibe alınmış ve hakkında “S” fişi düzenlenmiş kişilerin zarar veremeyecek duruma getirilmesini haklı çıkardığını düşünmektedir. Her ne kadar Mohamed Bouhlel’in “S” fişi bulunmasa da, yakın zamanda Fransa’ya saldırmış olan teröristlerin çoğunun “S” fişi vardır.

Ama dikkat: Sürekli belirtildiği gibi, “S” fişi istihbarat servislerinin iç kullanımına yönelik bir araçtır ve ille de sağlam kanıtlarla desteklendiği anlamına gelmez. Eskiden İç İstihbarat Merkez Müdürlüğü’nün (DCRI) başında olan Bernard Squarcini, 2015’te, “S fişi diye bir şey yaratmamızın nedeni, o birey hakkında elimizde hiçbir şey olmaması ve bu kuşkuyu ortadan kaldırmak için çok ağır operasyonel olanakların kullanılıp kullanılmayacağının bilinmek istenmesidir” diye açıklamıştır.

“Stop Djihadisme” (Cihadcılığı Durdurun) kampanyasının ücretsiz telefonuna herhangi bir şahıs tarafından yapılan basit bir başvurusu, “S” fişiyle damgalanmanıza yol açabilmektedir.

İslamcılık uzmanı araştırmacı Romain Caillet bunun iyi bir örneğidir: Kısa süre önce, cihadcı hareketlilikten kişilerle ilişkileri sebebiyle hakkında bir “S” fişi düzenlenmiş olduğu ortaya çıkmıştır. Bir zamanlar cihadcı fikirleri olduğunu kabul etse de, bugün bunun geçmişte kaldığını ve eski temaslarının çalışmasında ona kaynak sağladığını belirtmektedir.

Onun gibi, içlerinde sadece yetmiş-seksen, ya da üç yüz-dört yüz kişi gerçekten tehlike arz ederken 10 binden fazla kişi önlem amacıyla hapse mi atılmalıdır? Onlara karşı hiçbir kanıt bulamazsak, iki ya da üç yıl sonra ne yapacaksınız? Onları ilânihâye bir Fransız “Guantanamo”sunda tutmak mı isteniyor?

“S” fişi bulunan kimseleri hapse atmamak onların ilelebet başıboş bırakıldığı anlamına gelmez. İstihbarat servisleri zanlılar hakkında yeterince bilgi topladıkları zaman, tutuklanmaları ve yargılanmaları için bu kanıtları polise ve adalete aktarabilirler (şu son yıllarda oylanan farklı reformlar da adalete bu şekilde müracaatı kolaylaştırmıştır). “S” fişi bulunan tüm kişilere karşı önlemler alınarak bunun onlara bildirilmesi ise aksine, kanıt unsurları toplama zarureti hasıl olduğunda yetkililere engel çıkarabilecektir.

Neden düpedüz sınırları kapatarak cihadcıların Suriye’ye gitmeleri ve göçmen akını içine gizlenen muhtemel teröristlerin ülkeye girmeleri engellenmiyor?

Neden bu kadar basit değil?

Şu son iki yılda Fransa’da saldırı düzenleyen çok sayıda teröristin Suriye’den çıkıp tüm Avrupa’yı katederek ülkeye dönebildikleri doğrudur.

Gerçek olgulara bakıldığında, sınırların tamamen kapatılması, Avrupa Birliği’ne üye ülkeler için Schengen sahası sebebiyle mümkün değil. Ancak bazı noktalarda sınır kontrolleri tekrar getirilebilir; Paris’teki 13 Kasım saldırıları akabinde Fransa’da, ya da göçmen krizinin etkilediği ülkeler (Almanya, Avusturya, Danimarka, İsveç ve Norveç) arasında yapıldığı gibi. Fakat bir kişi fişleme dosyalarında yer almıyorsa onu tutma yetkisi veren hiçbir şey yoktur.

Ayrıca, Avrupa düzeyinde bile hiçbir sınır aşılmaz değildir; deniz ya da kara yoluyla gelen göçmenlerle bunu her gün görmekteyiz.

Saldırı riskini azaltmak için her yere sürekli asker ve polis koymak yeterli

Neden bu kadar basit değil?

Nice saldırısından beri belediye, hükûmet ve basını karşı karşıya getiren bir polemik bu. Her halükârda, kamyonun saldırdığı La Promenade des Anglais’deki emniyeti sağlamak için daha fazla güvenlik gücü konuşlandırmanın gerektiğine hükmedilebilir.

Bununla birlikte, Fransa’nın elindeki polis, jandarma ya da asker sayısı sınırsız değil: Şu son yıllarda sayıları artmış da olsa, sürekli yeni gözetim ve koruma görevleri verilmiştir onlara.

Ayrıca, tabancalı polislerin varlığı bir güvenlik garantisi değildir. Charlie Hebdo binası korunmaktaydı, fakat saldırganlar oradaki polis memurlarını öldürmüşlerdi. Nice saldırısında, tüm hızıyla ilerleyen 19 tonluk kamyona karşı daha fazla polis memuru olsa ne yapabilecekleri de sorgulanabilir.

Şayet yurttaşların silah taşıma hakkı olsa, terörist saldırılar sırasında kendilerini koruyabilirler

Neden bu kadar basit değil?

ABD örneği, önemli sayıda silahın dolaşımda olmasının sonunda çok daha fazla cinayete yol açtığını gösteriyor. Haziran ayı sonunda, silah taşımanın çok yaygın olduğu bir bölge olan Orlando’daki (Florida) bir gay barında vuku bulan katliam da bu önermeyi biraz zora sokmaktadır.

Çevrede başka can kaybına yol açmadan bir teröristi durdurabilmek için silahlı olmak da yetmez; talimli olmak ve bu cins kriz anlarında pişmiş olmak gerekir.

Teröristin bir kamyonla gerçekleştirdiği Nice saldırısında, silahlı vatandaşlar teröristi durdurabilirler miydi gerçekten?

Yürürlükteki Fransız hukukuna bağlı kalırsak, meşru müdafaa üç kıstasa cevap vermelidir: elzem olması, eşzamanlı olması ve saldırıyla orantılı olması. Silah taşıma haricinde, bu kıstasların ille de bir araya gelmedikleri bir durumda herkese silah kullanma olanağı vermek için, yasayı değiştirmek gerekirdi.

İbret vesilesi olması için Salah Abdeslam’la idam cezasını tekrar getirmek gerek.

 

Neden bu kadar basit değil?

Ulusal Cephe bundan yana, Fransızların yaklaşık yarısı gibi. Ama bu cezanın tekrar getirilmesi hukuken çok zor. Zira Fransa uluslararası taahhütlerin altına imza atarak bu uygulamadan imtina etmiştir. Böyle bir karar o taahhütlerden caymayı gerektirirdi; özellikle de bu uygulamayı yasaklayan Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nden çıkmayı gerektirirdi.

Ayrıca, çoğu zaman her halükârda ölmeyi kafalarına koymuş teröristler üzerinde, böyle bir kararın gerçek etkisi de sorgulanabilir. Kısa süre önce terörist cinayetler için çıkarılan hafifletilemez müebbet hapis cezası belki bu kadar, hatta daha fazla caydırıcıdır.

Niçin IŞİD’i kökünü ilelebet kazımak için Suriye’ye bir nükleer bomba atılmıyor?

Neden bu kadar basit değil?

On binlerce savaşçısı olan IŞİD örgütünün, ille de onun tezlerini onaylamayan yüzbinlerce Suriyeli ve Iraklı sivilin ortasında bulunduğunu unutmamak gerekir. Örgütün Suriye’deki kalesi Rakka’nın düşürülmesini engelleyen sorun da budur zaten: Uluslararası koalisyon, sivil binalarının arasında dağılmış olan IŞİD’in güç merkezlerini vurursa çok sayıda sivil kurbana sebep olmaktan çekinmektedir.

IŞİD’in kafasının bu şekilde koparılması bile dünyadaki cihadcılık sorununu muhakkak halletmezdi. Onun külleri üzerinde başka terörist örgütler peydahlanır ve Batı’ya karşı oluşan hınçtan beslenerek nöbeti devralırlardı. IŞİD’in de bizzat, geniş ölçüde Irak’taki Amerikan müdahalesine tepkiden doğmuş olduğunu unutmamak gerek.

“Hilafet”in topraklarını dümdüz etmek, tek sorunu IŞİD olmayan bu bölgeyi vahim istikrarsızlığa da sürükleyebilecektir.

FransizKultur

[1] Nicolas Sarkozy’nin 2012’deki cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında sözcülüğünü yapmış olan kadın siyasetçi. Selefiliğin yasadışı ilan edilmesini önermiştir (ç.n.)

[2] Fransa’da “S” fişi olanlar, Devlet Güvenliği’ne tehdit teşkil ettiği için takibe alınmış kişilerdir. “S” harfi “Devlet Güvenliği”ndeki Sûreté (Güvenlik) sözcüğünün baş harfinden gelmektedir. Esas olarak Fransız İç İstihbarat Teşkilatı (DGSE) tarafından düzenlenir (ç.n.).

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: