Medyascope.tv

Leyla Dakhli: “Akdeniz bir ütopyadır”

 Leyla Dakhli: “Akdeniz bir ütopyadır”

Söyleşiyi derleyen Juliette Cerf – Télérama – Çeviri: Haldun Bayrı

Üç kıtanın buluştuğu, uzun zaman boyunca Kuzey ve Güney kültürleri arasında bir uyum modeli olarak üzerine hayaller kurulmuş bir deniz. Oysa Cenova’dan mı Şam’dan mı bakıldığına göre algılanışı hayli farklı.

Günlük güneşlik bir buluşma noktası mı? Matemli bir mezarlık mı? İçine kabul eden bir mekân mı? Yoksa dışlayan mı? Akdeniz bütün izdüşümlere açık bir yüzey… Çoğu zaman soluklaşmış bir kartpostala dönüşen bu renkli çiçekdürbününe bakış açımızı değiştirmek için, Leyla Dakhli’yle söyleşerek gözümüzü başka yerlere kaydırmayı tercih ettik. 1973’te Tunus’ta doğan, çağdaş Arap dünyasının toplumsal ve entelektüel tarihinde uzmanlaşan, 20. yüzyılın birinci yarısında Suriye ve Lübnan’daki Arap entelektüelleri üzerine bir tezi olan tarihçi Leyla Dakhli, bugün Berlin’de yaşıyor. Marc-Bloch Araştırma Merkezi’ne bağlı ve “Forum Transregionale Studien” ile birlikte, 19-29 Eylül 2016 tarihleri arasında Girit Adası’ndaki Rethymnon’da, “Akdeniz’i 21. yüzyıldan yola çıkarak tekrar düşünmek: yerler, güzergâhlar, etkenler” konulu bir yaz akademisi düzenledi. Etudier en liberté les mondes méditerranéens (“Akdeniz Dünyalarını Özgürce Araştırmak”) (éd. Publications de la Sorbonne) kitabını yayına hazırlayanlardan biri. Akdeniz daha büyük bir özgürlük anlamına gelince ne oluyormuş bakalım:

leyla-dakhli

1973’de Tunus’da doğan Leyla Dakhli, Arap entelektüel ve sosyal tarihi uzmanı.

Bayatlamış bir etiket

“Akdeniz’i 21. yüzyıldan yola çıkarak ele almak ve bunun neyi değiştirdiğini görmek gerek. Suriye’deki savaş, göçmenler sorunu, kısa süre önceki Arap devrimleri, iklim değişikliği… bütün bunlar sosyalbilimcilerin Akdeniz alanını ele alırken büyük bir güvensizlik göstermeleriyle çakışıyor. Akdeniz aslında aşırı yüklü ve aşırı araştırılmış bir mefhum; Fernand Braudel’in çalışmalarına ve çok uzun bir tarihsel zamana hâlâ sıkı sıkıya bağlı; çoğu zaman da epey yapmacık bir hayalgücüne dayanıyor. Birçok bakımdan biçimsiz bir alan haline gelmiş. Bizzat ‘Akdeniz’ sözcüğü günümüzde bir yaşama sanatının etiketi anlamına geliyor: İklimi, turizmi, beslenmeyi – zeytinyağıyla, domatesiyle, balıyla, yoğurduyla– düşünün!

Bu ‘Akdeniz’ etiketi, ortak bir kültüre, biraz mayışık ve sık sık nostaljik bir kozmopolit ütopya biçimine, halklar ve kültürler arasında bir buluşma ve beraber varolma mekânına, Batı’yla Doğu arasında bir gidiş-gelişe işaret ediyor. Bu kültürel yaklaşım, onu özellikle teşvik eden çok sayıda sanat festivaline, Mucem (Avrupa ve Akdeniz Uygarlıkları Müzesi) gibi müzelere evsahipliği yapan Marsilya’da mekânı haddinden fazla dolduruyor. Oryantalistlerden Albert Camus’ye, aynı muhayyile hüküm sürüyor: Akdeniz güneşi, harabelerin ve manzaraların güzelliği, ışığın parlaklığı, bağlar ve zeytinlikler, vb.. Bu idilimsi kültürel yaklaşım, ellerini kollarını bağladığı araştırmacıları güç duruma düşürüyor. Ve bu muhayyile Akdeniz’den uzaklaşıldıkça daha da güçleniyor: Dört yıldır yaşadığım ve mültecilerin azar azar gelişine tanık olduğum Berlin’de son kertesine varmış. Söylemlerde Akdeniz’in ortak bir dünya olduğu ne kadar vurgulanırsa, fiiliyatta da ayrılıklar ve bölünmeler o kadar belirginleşiyor.”

Ütopyadan kıyamete

“Kaldı ki bugün Akdeniz ütopyasının tam olumsuz aksi de var: Uygarlıklar çarpışmasının mekânı, mezar deniz olarak. Devâsâ Suriye çatışmasının da içinde yer aldığı çok sayıda krizin son durağı olduğu için, Akdeniz’i, savaşlar tarafından kemirilen, ölümün kırıp geçirdiği bir kıyamet bölgesi olarak tasvir etme eğilimine kapılınıyor. Ama bütün göçler savaş yüzünden olmuyor; çok sayıda göçmenin ölmesi de, hepsinin illâki aşırı durumlardan kaçtığı anlamına gelmiyor. Kimileri sadece köylerine biraz parayla dönme, ya da başka yerlerdeki durumun ne olduğunu görme derdinde. 1970’li yılların ortasından beri, tıkama politikaları da krize yol açıyor. Avrupa’nın inşasının göçler üzerinde muazzam bir etkisi oldu: Avrupa kendi içinde açıldıkça; mevsimlik, ekonomik vb. de olsa genel olarak Akdenizli göçmenlere vize uygulamalarını dayatarak dışa kapanıyor. Bu göçmenler, zamanla birlikte kriz bölgesine dönüşmüş bir tıkaç yaratan her tür tertibatlardan geçmek zorundalar, oysa Akdeniz alanındaki göçler önceden bir tür rutinin parçasıydı.”

leyla-dakhli2İnsan Hakları: Uluslararası Af Örgütü sığınmacılar karşısında “zengin ülkelerin bencilliği”ni eleştiriyor

 Tarih-Coğrafya

“Akdeniz mefhumu ütopik bir yaklaşım ile kıyametimsi bir görüş arasında sıkışıp kalmış. Bundan çıkmak için, bence, muhayyile üzerine araştırmaların ya da monografik yaklaşımların sesini alçaltarak, bağlantı halindeki mekânlar üzerine, gidiş-gelişler üzerine, ve Tarih’in en çağdaş şekilde nasıl bir perspektifte konumlandırıldığı üzerine çalışmak gerek. Girit’teki yaz akademisinde, Avrupa, Güney Akdeniz ve Amerika’dan, her uyruktan on beş kadar doktora öğrencisi ve doktora-sonrası araştırmacıyla yaptığımız bu oldu. Tartışılan konular arasında, Türkiye’nin Akdeniz kıyısındaki köle torunları üzerine tezini kısa süre önce bitiren ve İzmir şehri üzerine bir doktora projesine başlayan bir tarihçi vardı.  İzmir’den geçişlerini gördüğü Suriyeli sığınmacılarla temasa girince, şeyler arasındaki bağlantıları kurmak; bugün olup bitenler üzerine, yerlerin ve mahallelerin art arda işgal edilme şekli üzerine, göçmen hareketlerinin gelenlerle gidenler arasında örgütlenmesi üzerine bir etnografya çalışması yapmak istemişti. Bir başka çalışma, denizde kaybolanlar üzerineydi, ‘insanî yardım alanı’ olarak Akdeniz üzerineydi, ölüm ve kurtarma ekonomisi üzerineydi. Bu denizi tanımlarken hangi anda bir savaş bölgesine geçmiş oluruz? Örneğin Sınır Tanımayan Doktorlar’ın cesetleri toplaması, bu bölgenin açık bir çatışma bölgesi haline geldiğini mi göstermektedir?”

Kuzey-Güney, Doğu-Batı

“Akdeniz üç kıtayı birbirine bağlar: Avrupa, Afrika ve Asya. Ama coğrafi mekân olarak bile tam olarak ne kastedildiği belli değildir: Deniz mi, yoksa kıyıları mı? Bu alanın nereye kadar gittiği de bilinmez; üstelik bugün Akdeniz’e ulaşanlar çoğunlukla Sahra-Altı’ndan gelirler. Sahra’nın bu sınırına kadar mı gitmek gerekmektedir? Suriye’deki savaş ise, nereyse unutulmuş olan, Ortadoğu ve Ege Adaları üzerinden gidiş-gelişleri açığa vurmaktadır; Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türk-Yunan nüfus mübadelesi gibi nice faciaların vuku bulduğu o ‘Doğu Yolu’dur bu. Kapalı ve yuvarlak bir iç deniz gibi görünmesine rağmen, Akdeniz aslında bütün çatlamaların taşıyıcısıdır: Kuzey-Güney ve Batı-Doğu. Kuzey-Güney, yani sömürge ve sömürgecilik-sonrası cephe ve Batı-Doğu, yani Mağrip-Maşrik, Garp-Şark, Akdeniz-Karadeniz.

leyla-dakhli3La Méditerranée, c’est notre histoire (Akdeniz, bizim tarihimizdir)
 Louis-Jean Calvet : “Kuzey ülkelerinde Güney dillerine de bir yer açabiliriz”.

Bu bölünmeler bizim dallarımızda da yeniden üretiliyor, çünkü çoğu zaman özel bir kültürel alan üzerine uzmanlaşıyoruz. Akdeniz’in şu ya da bu yakasında konumlanıyoruz; kuzeyde veya güneyde, batıda veya doğuda. Farklı Akdeniz dünyaları arasında tekrar bağlantı kurarak kırmaya çalıştığım da bu yönelimdir. Zira Ortadoğu geleneksel olarak Akdeniz’e o kadar da ilgi göstermez… Tabii asıl Ortadoğu’ya ilgi göstermeyen Akdeniz değilse! Bu mekânın Akdeniz olarak kayda geçilmesi her halükârda hiç bâriz değildir. Ortadoğu’nun tarihi daha ziyade Arap dünyasında, Arap birliğinde ve potansiyel Arap ulusunda kayda geçer. Güney’in bu diğer ütopyasında, Arap dünyası İsrail-Filistin kutsal toprağına doğru ve kutsal Arabistan toprağına, Mekke’ye, ve ayrıca Irak’a ve halifelerin ve Arap uygarlığının beşiklerine doğru dönüktür.”

Mare Nostrum (Bizim Deniz)

“Akdeniz’in sadece Avrupa gözünde, Kuzey’den, yukarıdan bakılarak varolduğunu söyleyebilirdik neredeyse. Akdeniz’in sömürgeleştirilmiş, ekonomik ve siyasî bakımdan hükmedilmiş kıyı alanları ise, kendilerini buna bağlamazlar ve böyle adlandırmazlar. Hangisi olursa olsun, iktidar, mekâna ad vererek onu gerçekte ve zihninde fethetme olanağına kavuşur. Her şeyden önce, Romalılar’ın imparatorluk mekânı, Mare nostrum, ‘Bizim Deniz’dir bu. Tabii ki her şey iyelik öğesi ‘bizim’dedir; bu sahiplenmede, bu fetihtedir: bizim değerlerimiz, bizim dinimiz, bizim mimarimiz, bizim yapılarımız, bizim sitelerimiz, bizim toprak işleme tarzımız, kısacası bizim dünyayı düzenleme tarzımız.

O da bir Akdeniz imparatorluğu olan El Endülüs’ün Müslümanlar tarafından fethinin, Arap fethinin gözünde, deniz uzun zaman boyunca el-bahr el rûmî, yani ‘Hıristiyan denizi’ olmuştur: Hıristiyanlar’la bir temas yeri olmasından ötürü böyle tanımlanmıştır. Akdeniz hem paylaşım hem çatışma anlamında gerçekten bir temas yeridir; orada bir dizi aracının yolları kesişir — din değiştirenler, çevirmenler, yolu buradan geçenler, her tür tacirler (zahire, insan). Ortaçağ döneminin özelliği, Müslüman güney yakası ile Hıristiyan kuzey yakası arasında paylaşılan bir imparatorluk vaziyetidir — Doğu ve Batı Hıristiyanlıkları arasındaki çatışmalar bazen Güney ve Kuzey yakaları arasındakileri geçer…”

Bonaparte ve Mussolini

“Napoléon Bonaparte’ın Akdeniz düşü Mısır’a kadar uzanır. Devrim’i ve evrensel değerleri ihraç etmek için, Akdeniz kıyılarının üç büyük uygarlığı olan Roma, Atina ve Mısır’ı uzlaştırmayı umar. Ondan ve nice şarkiyatçıdan sonra, Akdeniz alanının fethi ideolojisini en açık biçimde tekrar ele alan da Mussolini olur. Roma’nın destansı tavrını tekrar hayata geçirmek; bütün bir sömürge ve mimarî tahayyülüyle ve 20. yüzyıl başından beri Akdeniz kıyılarına, Mısır’a, Tunus’a, ama aynı zamanda Ortadoğu’ya da yerleşmiş İtalyan toplulukları üzerinde adamakıllı bir çalışma yürüterek, Mare nostrum’u tekrar kuşatmak istemektedir. İlle de faşist olmayan bu topluluklar, İtalya’nın Akdeniz’in merkezinde, kalbinde bulunduğu farzedildiğinden, büyük bir Akdeniz İtalyası, yeni bir Roma İmparatorluğu fikri etrafında seferber edilmişlerdir.”

Ortak olan ne?

“Akdeniz’in tektanrıcı dinlerin beşiği olduğu göz önüne alındığında, gönüller Kutsal Topraklar’a doğru kayar; bu mekânda ortak olan İbrahimoğulları’dır ve dinlerin bağdaştırılmasına elverişli bir ortamdır bu. Bazı kutsal mekânlar paylaşılır, hem Müslümanlar hem Hıristiyanlar tarafından ziyaret edilir; zira İbrahim ya da Musa gibi üç dinde de bulunan şahsiyetlere bağlıdırlar. Nitekim, Lampedusa’da bir mağara, oraya dua etmek için hem Müslüman Afrika’dan hem Hıristiyan Avrupa’dan gelen denizcilere açıktı. ‘Tipik olarak’ Akdenizli’dir bu. Ama tipik olandan ve ortak olandan söz ettiğimizde, tüm artakalanları unutmuş oluruz. Bağlardan ve zeytinliklerden söz ettiğimizde de, buğdayı unutmuş oluruz —ki Kıbrıs adası modern döneme kadar hem büyük bir buğday üreticisi hem de ihracatçısıdır—, ya da ipekböceği yetiştiriciliği yapılan dutlukları. Uzaktan bakılınca, ortak olan her şey görülür; ama daha yakından bakar bakmaz, tüm farklılıklar ve bu farklılıkların ürettiği tüm alışverişler görülür. Tarihsel olarak Akdeniz, hiç kendi üzerine kapalı bir mekân gibi tasarlanmaz; daha ziyade bir farklılaşma alanı gibidir. Bir sürü ufak ülkenin dizilişidir; bunların içinde de, her biri ayrı beş bin ada… Akdeniz, bir münferit vakalar mirasıdır.”

FransizKultur

Leyla Dakhli’nin kitapları:

Etudier en liberté les mondes méditerranéens. Mélanges offerts à Robert Ilbert, yön: Leyla Dakhli et Vincent Lemire, éd. Publications de la Sorbonne, 592 s., 39€.

Histoire du Proche-Orient contemporain, Leyla Dakhli, éd. La Découverte, 128 s., 10€.

Bunlar da ilginizi çekebilir: