görmez

İkinci Pelikan vakası: Prof. Mehmet Görmez

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler! Geçen hafta burada Diyanet’in FETÖ Raporu’ndan hareketle Diyanet’ten ve Prof. Mehmet Görmez’den bahsetmiştim ve orada, Mehmet Görmez’in herhalde Diyanet’te son günlerini yaşadığını söylemiştik; nitekim öyle oldu. Dün akşam emekliliğe ayrıldı, Diyanet’i bıraktı, bugün de bir veda konuşması yaptı, herkesten hakkını helal etmesini istedi. O gün söylediklerimin bir kısmını tekrarlayabilirim; ama açıkçası, 14 yıldır bu kurumda üst düzey görev üstlenmiş, bunun yedi yılı başkan yardımcılığı yedi yılı başkanlık olarak görev üstlenmiş bir kişinin, böyle hızlı bir şekilde ayrılması diyelim — bir iddiaya göre görevden alındı, yani ayrılmak zorunda bırakıldığı söyleniyor. Şunu biliyoruz ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan orada kalmasını isteseydi büyük bir ihtimalle orada tutardı kendisini. Zaten en son bu spekülasyonlar olduğu zaman da Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mehmet Görmez’in kendisinin daha farklı bir görev talep ettiğini söylemişti ve onun ayrılmasının da yeşil ışığını yakmıştı. Ama şunu biliyoruz ki Mehmet Görmez’in gidişinin startı değişik şekillerde verilmişti ve bu anlamda da ben bugünkü yayının başlığını “İkinci Pelikan Vakası” olarak koydum. Aslında Mehmet Görmez’in gitmesi birazcık Ahmet Davutoğlu’nun gitmesine benziyor, onu andırıyor. Oradaki gibi, böyle internete yüklenmiş çok şatafatlı bir deklarasyon yok; ama burada iki tane kritik olay vardı: Birisi Kutlu Doğum Haftası’nın Fethullah Gülen’in doğumuna denk getirildiği iddiasıyla Diyanet’in ve dolayısıyla Mehmet Görmez’in FETÖ’cülükle suçlanması; daha sonra da TGRT Haber’de bir sabah programında birisinin çıkıp Mehmet Görmez’in Fethullah Gülen’e bir mektup yazdığı, daha doğrusu bir kitabını yolladığını, ithaf ettiğini söylemesi. Ve orada Mehmet Görmez açık bir şekilde FETÖ’cülükle itham edildi. İtham edenlerin başına bir şey gelmedi; zaten kıstaslardan birisi bu. Hükümete bu kadar yakın, siyasî iktidara yakın bir yayın organında böyle bir şey yapılıp, yapanın yanına kâr kalıyorsa, bu bir işarettir. Anladığım kadarıyla Mehmet Görmez de bu olayı, kendisine yönelik operasyonun önemli bir aşaması olarak gördü ve bu olaydan kısa bir süre sonra görevi bıraktı, emekliye ayrıldı.
O olayda dile getirilen kitap meselesini Karar gazetesinde Elif Çakır anlatmıştı –Mehmet Görmez’e dayanarak herhalde, ya da Mehmet Görmez’e yakın isimlerden– söz konusu olan kitabı ABD’de Mehmet Görmez’in çok önem verdiği Prof. Yusuf Ziya Kavakçı’ya yolladığı –Merve Kavakçı’nın babası, şu anda Türkiye’ye döndü kendisi, ama o tarihte Amerika’da Teksas eyaletinde yaşıyordu–, ona yollamış olduğu, ama yolladığı kişinin bu kitabı kendi tasarrufuyla Yusuf Ziya Kavakçı yerine Fethullah Gülen’e verdiğini yazdı orada Elif Çakır. Doğru olabilir, ama her halükârda Mehmet Görmez’i az buçuk tanıyan birisi olarak, onun Fethullah Gülen’e böyle bir kitap yazma ya da ithaf etmesinin bana çok inandırıcı gelmediğini söylemeliyim, ilk duyduğumda çok inandırıcı gelmemişti, sonra bu açıklama da yüzde yüz inandırıcı olmasa bile daha akla yatkın görünüyor. Her neyse, sonuç olarak o yayının ardından hızlı bir şekilde Mehmet Görmez ayrıldı.

Niteliğin bir yük olduğu zamanlar

Şimdi ne oldu da bu oldu? Bu arada da tabii Abdülkadir Selvi’nin daha geçen gün yazdığı, 15 Temmuz gecesi Mehmet Görmez’in MİT’te yemekte olduğu, bir Suriyeli muhalif din adamı ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la beraber MİT’te yemek yediği ve darbeyi de eşinden öğrendiğini yazdı Abdülkadir Selvi ve bildiğim kadarıyla bu yalanlanmadı ve bu da işleri iyice karıştırdı. Tabii buraya tekrar sonra geleceğim; orada bir başka hususa, diğer kişiye, Hakan Fidan noktasına tekrar geleceğim. Ve birden bir çorap söküğü gibi Mehmet Görmez gitti. Şimdi bakıyoruz, Görmez’e saldıranların, Görmez’in gitmesinin iyi olduğunu söyleyenlerin önemli bir kısmı, zamanında Davutoğlu’nun gitmesinin iyi olduğunu söyleyenler, Görmez’i savunanların neredeyse hemen hemen hepsi de dün Davutoğlu’nu savunanlar, özellikle Karar gazetesindeki yazarlar. Burada mesela Galip Dalay’ın çok önemli bir saptaması var, çok önemli bir saptama, daha Mehmet Görmez gitmeden, ama gideceği anlaşıldığı zaman yazdığı bir yazıda, “Niteliğin bir değer değil yük olduğu zamanlardan geçiyoruz” demişti Galip Dalay. Mehmet Görmez’in nitelikli bir kişi olduğu, ama artık günümüzde niteliğin siyasî iktidarın çok arzu ettiği bir şey olmadığını söylemişti.
Ben bunu başka bir şekilde ifade etmek isterim, büyük ölçüde katılıyorum Galip’in söylediklerine, ben de bunu kendi ayakları üzerinde durabilen, duran, durma kapasitesine sahip olanların bu dönemde, yani Erdoğan’ın bütün iktidarı tekelinde topladığı dönemde çok arzu edilen kişiler olmadığını düşünüyorum ve bu tür kişiler hangi alanda olursa olsun, kim olurlarsa olsunlar, bir şekilde, hemen olmamakla birlikte belli bir süre sonunda çok sert bir şekilde olmasa da, kibar bir şekilde de olsa, yumuşak bir şekilde de olsa kenara alınıyorlar –öyle diyelim–, tasfiye etme daha açık ifadesi, daha usturuplu ifadesi ise kenara alınıyorlar. Mehmet Görmez de yaşı çok ileri birisi değil, Diyanet’te 14 yıl boyunca burada görev yapmış olması, onun çok yaşlı birisi olduğu anlamına gelmiyor; çünkü genç yaşta başlamıştı, diğer Diyanet İşleri başkanlarıyla kıyaslandığı zaman genç yaşta başlamıştı.
Buradaki mesele büyük ölçüde Mehmet Görmez’in kendince belli bir ağırlığı olması. Tabii bu ağırlığını ne derece hayata geçirdi? Geçen yayında bu konuyu biraz ele almıştım ve açıkçası benim beklentim, olanların ötesinde birtakım açılımlar yapabilmesi gerekiyordu.

Diyanet devletin basit bir parçası mı?

Tabii şu denecektir: Diyanet zaten devlet kurumu, devletin Diyanet’i olmadan nasıl olur? Ama o zaman da zaten bizim Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Diyanet’e atfedilen rolü, iktidarda kim olursa olsun, Diyanet’in başında kim olursa olsun aynen kabullenmesi gerektiğini savunmamız gerekir. Ama benim bildiğim kadarıyla Mehmet Görmez ve ekibinde yer alan kişiler, Diyanet’in Cumhuriyet tarihi boyunca bu öyküsünü eleştiren kişilerdi, buraya eleştirel yaklaşan kişilerdi. Birtakım adımlar atmış olabilirler, birtakım düzenlemeler yapmış olabilirler, ama şunu açık bir şekilde söylemek gerekir ki, Diyanet bütün bu süre boyunca devletin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın –ki bir döneminde başbakandı– Recep Tayyip Erdoğan’ın gölgesinden pek kurtulabilmiş bir yapı olmadı. Ama buna rağmen birileri bundan rahatsız oldular. Bu noktada Mehmet Görmez’in İslam anlayışından, İslam’a bakışından duyulan rahatsızlığın altını çizmek lazım; bunun en bariz örneklerinden birisi Cübbeli Ahmet Hoca’nın kalkıp çok net bir şekilde Mehmet Görmez’i tarihin kaydettiği en kötü Diyanet İşleri Başkanı ilan etmesi ve onu Ehl-i Sünnet inancının dışında, ona aykırı birisi olarak ilan etmesi.
Benzer şekillerde, Cübbeli Ahmet Hoca gibi İslamî kimliği olmamakla beraber özellikle sosyal medyada etkili olan bazı isimler de Mehmet Görmez’in Türkiye’de Ehl-i Sünnet düşmanlarının sözcüsü olduğunu ilan ettiler. Tabii bu ilan etmeler genellikle son dönemde oluyor, yedi yıl boyunca ses çıkarılmıyor; tıpkı Davutoğlu olayında olduğu gibi, belli bir yere kadar ses çıkarılmıyor, hatta tam tersine göklere çıkarılıyor, övülüyorlar. Mesela Davutoğlu döneminde, hatırlanacaktır, ilk geldiği zaman Davutoğlu ve Erdoğan’ın yan yana olduğu fotoğraflar –hatta buna bir ara Hakan Fidan da eklenmişti–, fotoğraflarla beraber hep birlikte yüceltme, ama daha sonra Davutoğlu’nun artık gözden çıkarıldığı görüldüğü andan itibaren de ona kademe kademe yükselen bir eleştiri ve saldırı, hatta hakaret görüyoruz. Benzer bir şey de, birdenbire Mehmet Görmez’e yönelik cüretkâr saldırılar gelmesi.
Savunanlarınki de çaresiz bir savunma. Sahip çıkma, ona saygı şeklinde. Mesela hakkının helal edilmesini istedikten sonra, birçok kişi sosyal medyada ya da gazete köşelerinde, helal ettiklerini belirttikleri yazılar yazdılar, ifadelerde bulundular. Ama bunu söyleyen insanların şu andaki iktidar yapısında çok da önemli rolleri olmadığını, çok ciddi bir iktidar alanını kontrol edemediklerini görüyoruz. Yani Mehmet Görmez de aslında AKP’nin 15 yıllık öyküsünde, yaklaşık 15 yılı bulan öyküsünde, belli bir dönem öne çıkan, fonksiyonel olan, belli bir kalitesi olan, birikimi olan ve önemli eşiklerin geçilmesinde çok ciddi bir şekilde çaba sarf eden, hatalarıyla ve doğrularıyla, doğruları ve yanlışlarıyla çaba sarf eden, ama belli bir aşamadan sonra artık kendisine ihtiyaç duyulmayan ve kenara alınan kişilerden birisi oldu. Bir nevi jübile yaptırıldı kendisine. Bu saatten sonra kendisinin herhangi bir üniversitenin rektörü olması vs. gibi şeyler olabilir, pek sanmıyorum ama olabilir. Ama bunlar hiçbir zaman bir Diyanet İşleri Başkanlığı gibi olmayacaktır. Zamanında Abdullah Gül için de benzer birtakım şeyler telaffuz edilmişti, hatırlayacaksınız, uluslararası bir kurumun başına geçmesi vs. gibi. Ama hiçbirisi olmadı. Olabilecek gibi de değildi. Zaten Abdullah Gül’ün de bunu istediğini sanmıyorum. Abdullah Gül ne zamandan beri köşesinde, eski Cumhurbaşkanı olarak kalıyor. Mehmet Görmez de büyük bir ihtimalle eski Diyanet İşleri Başkanı olarak kalacak.

Sıra Fidan’da mı?

Peki bu neden böyle oluyor? Tekrar söyleyeyim: Galip Dalay’ın dediği gibi niteliğin değer değil yük olduğu, benim ifademle de kendi ayakları üzerinde duran, durabilecek kişilerin artık istenmediği bir dönemdeyiz. Dolayısıyla şu anda Erdoğan’ın, iktidarını paylaşması değil, iktidarını uygun gördüğü kişilere belli ölçülerde dağıtması sürecindeyiz uzun bir süreden beri. Ve bu anlamda Mehmet Görmez’in artık bu döneme çok uygun birisi olmadığı ortaya çıkıyor. Hakkında başka şeyler de çıkacaktır büyük bir ihtimalle. Rivayetler de çıkacaktır, spekülasyonlar da çıkacaktır. Ama büyük bir ihtimalle de kısa bir süre sonra adı çok fazla anılmayacaktır. Tıpkı şu anda, ne zamandır hiçbir şekilde adlarını duymadığımız, AKP’nin bir önceki dönemlerine kadar çok etkili olmuş birtakım bakanlar, başbakan yardımcıları gibi o da bir şekilde sessizliğe mahkûm olacaktır, köşesine çekilecektir diye tahmin ediyorum.
Bu noktada demin sözünü ettiğim MİT Müsteşarı Hakan Fidan meselesi var. Ona da şu son günlerde Mehmet Görmez’den farklı olarak çok ciddi bir şekilde çok sert eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz. Yöneltilen mecralara baktığımız zaman da bunlar siyasî iktidara yakın mecralarda, normal şartlarda Hakan Fidan hakkında o tür yazıları yazabilecek kapasite, altyapı ve güce sahip olmayan insanların yazdığı birtakım yazılara baktığımız zaman, bu kişilerin bir yerlerden destek aldıklarını da görebiliriz. Dolayısıyla insanın aklına ister istemez benzer bir olayın Hakan Fidan için de geçerli olup olmayacağı geliyor. Şu anda devletin içerisine, kurumlarına, kurum derken Meclis’ten başlayalım, hükümetle devam edelim, yüksek yargıya bakalım, özel kurumlara bakalım. Bunların hemen hemen hiçbirisinde son dönemin popüler tabiriyle yüksek profilli isim kalmadı. Mehmet Görmez bunların sonuncularından birisiydi. O da kenara çekildi. Belki de kala kala Hakan Fidan kaldı; belli bir gücü olan, belli bir etkisi olan, belli bir ağırlığı olan. Tabii ki bütün bunların hepsi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıyla olabilecek şeyler. Ama şu anda da Hakan Fidan hakkında spekülasyonlar yapıldığını görüyoruz. Mehmet Görmez’in hakkında yapılan spekülasyonlar çok uzun boylu değildi. Hızlı bir şekilde bir operasyonla birdenbire, ne olduğunu anlamadan… kendisi anlamıştır herhalde, ama bizlere anlatır mı emin değilim. Ama bizlerin bu olayın gerçek yüzünü, detaylarını bilmemiz herhalde bayağı bir zaman alacak. Tıpkı Davutoğlu olayının tam olarak bütün boyutlarını anlamadığımız gibi, anlatmadıkları gibi. Ne Davutoğlu ne de onu tasfiye edenler bize olayın gerçek boyutlarını anlatmıyorlar, anlatma ihtiyacı hissetmiyorlar. Bu olay da böyle oldu.

Görmez de FETÖ’cüyse…

Mehmet Görmez, Ali Bardakoğlu’nun yanında Başkan Yardımcısı olarak başladığı Diyanet’te etkili, iddialı bir Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı bakıldığı zaman. Ama gidişi aslında çok da fazla etkili olamadı, kalıcı işler yapmadı. Kendi adını gerçekten Diyanet’le özdeşleştiremediğini bize gösterdi. Gayet sakin bir şekilde kenara çekildi, gürültü yapmadan sonuna razı olarak. Ve bunun bir kavga meselesi olmadığı intibaı bırakarak. Yani bir operasyon sonucu gitmemiş gibi yaptı herhalde, o da bunu tercih ediyor. Ama böyle birisinin böyle bir dönemde, kritik bir dönemde –ki Türkiye’de kritik dönemler bitmez biliyorsunuz– Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan kenara çekilmesi, isim olarak yerine geçmesi söz konusu olan isimlerin hemen hemen hiçbirisinin benim gibi ilgili insanlar tarafından bile doğru dürüst bilinmiyor, duyulmamış olması da bize gösteriyor ki, Diyanet de bayağı etkisiz bir yer haline getirilecek.
Son bir nokta: Her önüne gelene yapıştırılan bir FETÖ’cülük meselesi var. En kolayı bu. Mehmet Görmez’e FETÖ’cülük yakıştırmasını yapanlar da olduğunu görüyorum çok şaşırtıcı bir şekilde. Bu artık işin hakikaten tadının iyice kaçırılması anlamına gelir. Eğer Türkiye’de Mehmet Görmez de Fethullahçıysa artık herhalde Diyanet’teki her yapı Fethullahçıdır diye söyleyebiliriz. Birazcık bu işlerden anlayan insanlar bunun hiçbir iler tutar yanı olmadığını görebiliriz. Öte yandan kendisine yönelik olarak getirilen “Ehl-i Sünnet karşıtı” vs. gibi argümanların belli anlamlarda doğruluk değil de tartışılabilir yönleri var. Çünkü Mehmet Görmez ve onun Ankara İlahiyat’tan çevresini oluşturduğu kişilerin Türkiye’deki egemen olan Ehl-i Sünnet anlayışıyla aralarının çok iyi olmadığını biliyoruz. Ama bu onların Ehl-i Sünnet karşıtı, Sünnilik karşıtı vs. olduğu anlamına gelmiyor. Bu sadece Türkiye’de egemen olan bu anlayışın ne kadar muhafazakâr, tutucu ve hiçbir esnekliğe vs.’ye yatkın olmadığını gösteriyor. Çok açık bir olay var: Şu anda Türkiye’de bir tarafa Cübbeli Ahmet Hoca’yı koyuyorsunuz, bir tarafa Mehmet Görmez’i koyuyorsunuz. Bunlardan hangisinin Türkiye’de Diyanet gibi bir kurumun başında olması ya da hangisinin perspektifinin Diyanet gibi bir kurumun içinde etkisi olması gerektiği sorusu herhalde çok basit bir sorudur. Ama kaybedenin şu anda Mehmet Görmez olduğunu görüyoruz. Mehmet Görmez’in bu tür yaklaşımlar karşısında bir anlamda yenik düşmesi ya da mücadeleye girmeye çok yanaşmadan kendini kenara çekmiş olması da Türkiye için kesinlikle iyi bir şey değil, bunu söyleyebilirim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.