Ekran Resmi 2018-02-28 18.50.24

Transatlantik: Dış siyaset, iç siyaseti belirler mi? BMGK’nin ateşkes kararı & Afrin harekatının gidişatı

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Merhaba, iyi günler. Yeni bir Transatlantik’te karşınızdayız. Yine Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la bölgesel konuları konuşacağız; ama bu hafta genel bir soruyla başlayacağız. Arkadaşlar, merhaba. Ömer, seninle başlamak istiyorum. Bu senin özellikle altını çizdiğin bir husustu; hatta bunu uzun uzun konuşalım demiştin. O soru da şu: Dış siyasetteki gelişmeler iç siyaseti nasıl etkiler? Doğrudan etkiler mi? Hatta daha da ileri götürürsek belirler mi iç siyaseti? Ve konumuz tabii özel olarak Türkiye ve Türkiye’de de süren bir harekât var. Bir ayı geçti Afrin Harekâtı. Bunun siyasete ve Türkiye’ye, önümüzdeki dönemde yapılacak seçimlere etkisi olup olmayacağı gibi bir soru da var somut olarak. Ama genel bir soru bu. Özel olarak da bu konjonktürde buna denk geliyor. Ne dersin? Ne düşünürsün?
Ömer Taşpınar
: Geniş kapsamlı bakmak gerekirse, birazcık geriye gidip darbe olduğundan beri 2016’da Türkiye’deki siyasî havaya bir bakmak gerekiyor. Ve Erdoğan’ın darbe sonrası nasıl bir söylem geliştirdiğini, nasıl ittifaklar kurduğunu ve bu ittifakların dış politikaya nasıl baktığını anlamak gerekiyor. Kısaca şöyle değerlendirelim: Türkiye’de bir milliyetçi infial hali var. Bu Kürt meselesi, PKK ile açılım çöktükten sonra, 2015’ten bu yana devam eden, çok ciddi bir güvenlik penceresinden bakış var Kürt meselesine. Buna bir de darbe sonrası FETÖ diyelim, Cemaat diyelim, ona karşı mücadelede bunu terörizm çerçevesinde görme nedeni ile Türkiye’nin dış ilişkilerinde Kürt meselesine ek olarak Amerika’yla ve Avrupa’yla bir de FETÖ meselesi çıktı. Bu da bir milliyetçi infial yaratıyor. Dolayısıyla adeta bir Kurtuluş Savaşı veriyoruz söylemi belirdi. Bu durumda Erdoğan için bu milliyetçi ittifakı devam ettirmek, güçlü tutmak ve bu milliyetçi dalgayı kullanmak çok önemli. Ben Afrin Operasyonu’nu bu çerçevede Erdoğan’a yarayan bir operasyon olarak görüyorum; çünkü Türkiye’deki havaya baktığımda bir milliyetçi hava var. Türkiye’deki havaya baktığımda, Erdoğan kesinlikle bu milliyetçi söylemi bir ulusal kurtuluş söylemi çerçevesinde, anti-Amerikanizmi pompalayarak yürütmek istiyor. Dolayısıyla Erdoğan’a yaradığı açık ve Erdoğan’ın kendini emniyette hissetmediği de açık. Niye emniyette hissetmiyor? Çünkü birinci turda kazanma ihtimali sıfıra yakın başkanlık seçimlerini. Hele istediği takvimde giderse, 2019’a bırakırsa bunu; önce yerel seçimler olursa, İstanbul’u bile kaybetme ihtimali var. Ankara’yı da kaybetme ihtimali çok yüksek, İzmir’i kesin kaybedecek. Bu referandumda, 2017’de gördüğümüz üzere büyük şehirlerde AK Parti kan kaybediyor, buna karşı bir çözüm getirmeye çalışıyor ve bana göre Erdoğan’ın bulduğu çözüm de, daha çok milliyetçilik pompalamak ve her zaman olduğu gibi ekonomiyi kullanmak. En son da şunu söyleyeyim: Ekonomide işler iyi gitmiyor. Ekonomide işler iyi gitmediği için de bir bakıma Erdoğan’ın dış politikayla milliyetçilik pompalamaya ihtiyacı var. Ekonomide her ne kadar rakamlar biraz yapay bir şekilde şişirilse de, herkes farkında ki Türkiye yeni bir enflasyon meselesiyle karşı karşıya. Mali disiplinden uzak politikalar izleniyor, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı mevcut değil, yapısal reformlar yapılamadı, tüketici güven endeksi düşük ve tüketici güven endeksi en son bu kadar düşük olduğunda, 2008 yılındaki yerel seçimlerde AK Parti yüzde 38’lere gerilemişti. Dolayısıyla kısaca, AK Parti’nin bu milliyetçi infiale, milliyetçi patlamaya, anti-Amerikanizme ihtiyacı var, populizme ihtiyacı var. MHP’den gelecek bazı oylara muhtaç. İslamcı kesimlerden, Saadet Partisi’nden oy toparlamaya çalışabilir; ama oradan oy gelmeyebilir. İkinci turda kesinlikle çok zorlanacak ve bu iki turlu seçim Erdoğan’ı bir bakıma zor bir yöne doğru itti. Parlamenter rejimde kalsaydı Erdoğan belki daha emniyette hissedebilirdi kendini; ama bu başkanlık sistemi ve iki turlu seçim nedeniyle bana göre milliyetçiliğe muhtaç, ekonomideki kötü gidişat nedeniyle de zaman lehine işlemiyor. Zaman lehine işlemediği için de Afrin’in getirdiği, Suriye’deki askerî operasyonun getirdiği milliyetçi ivmeyle, momentumla, bana göre herkesin bahsettiği gibi bu yaz erken seçimlere götürecek Türkiye’yi ve başkanlık seçimlerini genel seçimden önce yapmaya çalışacak ki — genel seçimlerde bir moral bozulması yaşayıp bunun başkanlık seçimlerine yansımasını istemeyecektir.

Peki Gönül, Ömer’e katılıyor musun diye başlayayım. Ne diyorsun, sen nasıl bakıyorsun? Afrin Harekâtı iç siyaseti dengeler mi yaklaşan seçimlerle ilişkisinde?
Gönül Tol
: Katılıyorum Ruşen. Çünkü Erdoğan’ın artık kendi tabanına da önerebilecek pozitif ajandası yok. Yani neydi onlar? İşte, 2002’den bu yana kendi tabanına da bakarsanız onları bağlayan bir ideoloji vardı, bir mağduriyet söylemi vardı, demokratikleşme vurgusu vardı, ekonomik olarak ilerleme vardı, yüzünün Batı’ya dönüklüğü vardı vs. ve bunlar bir pozitif ajanda oluşturuyordu. Kendi tabanına ve farklı toplum kesimlerine önerebileceği bir ajandaydı; fakat bugün geldiğimiz noktada bunların hiçbiri mevcut değil. 2002’den bu yana iktidardasınız; kendi tabanında çok geniş bir orta sınıf oluştu, artık bu mağduriyet söylemini kullanması inandırıcılığını yitiriyor. Diğer taraftan yine inandırıcı bir şekilde demokratikleşme sözü de veremez — ülke OHAL’le yönetilirken ve bu kadar problem varken. Ömer’in bahsettiği gibi ekonomik sorunlar var. Dolayısıyla böyle bir pozitif ajanda olmadığı için çatışmaya başvurmak zorunda. Yani çatışmayla, savaşla oy devşirmeye çalışıyor. Bu işe yarar mı? 2015’ten bu yana yaradığını gördük. Yani 2015’ten bu yana, o parlamentodaki ağırlığını kaybettiği seçimden bu yana, işte PKK ile savaşı, çatışmayı kullanarak oy devşirdi ve Kasım seçimlerinde bunun aslında ne kadar işe yaradığını gördük. İlginç bir makale okudum, ondan bahsetmek istiyorum. Geçen hafta Boston Üniversitesi’nden iki tane akademisyenin yazdığı bir makale, savaşın, çatışmanın hükümete desteği nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyor. Tabii makale büyük oranda Amerikan siyasetine, Amerikan tarihine bakıyor; fakat ilginç vurguları var. Diyor ki: Özellikle bazı ülkelerde ve bazı konjonktürlerde çatışmalar, savaşlar hükümetlerin elini güçlendirir. Nedir bu konjonktür? Her şeyden önce medyanın, algının, söylemin çok sıkı bir şekilde hükümetler tarafından kontrol edildiği ülkelerde çatışmanın hükümetin elini güçlendirme potansiyeli daha yüksektir diyor. İkincisi de çatışmanın hedefi, savaşın hedefi eğer toplumun geniş kesiminin kendine varoluşsal bir tehdit olarak algıladığı bir grup ise bu da o çatışmayı hükümete desteğe dönüştürebilir diyor. Şimdi bu iki grup da mevcut Türkiye’de. Yani medya inanılmaz tabii hükümetin kontrolü altında. Deniyor ki işte, 30-31 –tam rakamları bilmiyorum ama– şehit verdik. Bilmiyoruz bu ne kadar gerçeği yansıtıyor. İşte, hükümet tarafından Afrin Harekâtı çok büyük bir başarıymış gibi lanse ediliyor. Fakat askerî analistler diyor ki aslında durum öyle değil, askerî operasyon çok zorlanıyor. Fakat bütününde algıyı yönetme potansiyeli var. Dolayısıyla medya çok önemli bir faktör burada. Diğeri de operasyonun hedefine bakalım: YPG. YPG/PKK da geniş toplum kesimlerinin kendine varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü bir aktör. Dolayısıyla Afrin Operasyonu Erdoğan’ın elini güçlendiriyor, ona oy olarak dönüyor. Ne kadar güvenilir bilinmemekle birlikte, kamuoyu yoklamaları Afrin Operasyonu’ndan sonra yüzde 4, yüzde 5 artış olduğunu söylüyor Erdoğan’a destekte. Fakat tabii şunu unutmamak lazım, operasyon uzadıkça Ömer’in söylediği gibi riskler artıyor. Çünkü Türkiye’nin Afrin Operasyonu’nun geleceği Türkiye’nin dışındaki aktörlere bağlı. Hep konuştuğumuz gibi Rusya’nın, İran’ın, rejimin, hatta uluslararası camianın atacağı adımlara bağlı. Dolayısıyla onun iç siyasette Afrin Operasyonu’nun meyvelerini devşirebilmesi için de erken seçim gerekiyor.

Peki, buraya tekrar geleceğiz, özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararıyla ilgili olarak. Bir de bir soru sormak istiyorum: YPG dedin, en son PYD eski eş genel başkanına Prag’da bir tutuklama oldu önce, daha sonra serbest bırakıldı. İlk başta burada, Türkiye’de, Ankara etkili oluyor uluslararası kamuoyunda vs. dendi, sonra bir hayal kırıklığı oldu. Bunu nasıl değerlendirmek lazım kısaca bakarsak? Bu böyle bir parantezdi, açıldı kapandı mı?
Tol
: Evet tabii, Salih Müslim’in serbest bırakıldığı söyleniyor. Şimdi bence, ben ilk gördüğümde şöyle okudum: Türkiye aslında terörist kavramını o kadar rahat kullanıyor ki, yani artık uluslararası arenada bir güvenilirlik problemi var. Yani Erdoğan kendisine meşru olarak muhalefet edenlere bile çok kolay terörist yaftasını yapıştırabildiği için, artık gerçekten güvenlik kaygıları olan durumda dahi bir güvenilirlik problemi çekiyor. Ben yani Salih Müslim’in salıverilmesini biraz da böyle görüyorum. Bir taraftan da şuna işaret ediyor: Diplomatik olarak da aslında hem inandırıcılığını ne kadar yitirdiğini, hem de ne kadar izole olduğunu gösteriyor. Hani Çekya bir NATO müttefiki, diğer taraftan da altını çizmek istiyorum, hatırlarsan Soçi’ye Mihraç Ural katılmıştı ve katıldıktan sonra tabii Mihraç Ural da Türkiye tarafından terörist olarak kabul ediliyor, Soçi’ye katıldıktan sonra Rusya’dan izahat istemişti Türkiye. O izahat geldi mi, görebildiğimiz kadarıyla gelmedi. Dolayısıyla Türkiye’nin bir inandırıcılık sorunu var ve çok da izole bu konuda.

Ömer, bu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını bir gözden geçirelim. Olayın iki boyutunu ayrı ayrı tartışalım. Önce genel boyutunu; burada biliyoruz ki Esad meselesi Doğu Guta’ydı, en ağırlıklı mesele; karar oybirliğiyle karar çıktı ama Guta’ya insanî yardım konusunda uluslararası kuruluşlar bir şey yapamıyorlar, çünkü beklenen ateşkes tam anlamıyla sağlanabilmiş değil. Bu olay, oybirliğiyle karar alınması önce bir başarı olarak algılandı; ama uygulamaya geçilememesi gibi bir realiteden bahsediliyor. Ne diyorsun bu konuda?
Taşpınar
: Şimdi biliyorsun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın veto hakkı var. Beş daimi üye ve Rusya’nın veto hakkı var… Senin de belirttiğin üzere Cuma günü önce bir ümitleri artırdı. Fakat dün Senato’da bilgi veren Merkez Kuvvetler Komutanı Başkanı’nın da söylediği üzere Rusya son derece sinsice bir oyun oynuyor Suriye’de. İngilizce tabiriyle hem ateşi körüklüyor, hem de itfaiyeciymiş gibi davranıyor. Yani bir bakıma orada, olumlu bir rol oynuyor uluslararası platformda, Birleşmiş Milletler’de. Ama sahada rejime Doğu Guta’da bombalamaya devam etmesi için yeşil ışık yakıyor. Şimdi tabii şöyle bir sorun var, demin konuştuğunuz üzere Gönül’le, terörist kimdir? Terörist nedir? Rejimin gözünde ve Suriye’nin gözünde Doğu Guta’daki unsurların bazıları terörist unsurlar. Nasıl ki Türkiye şu anda, Fransa ve Amerika’yla, YPG’nin terörist olduğu, dolayısıyla Türkiye’nin Afrin Operasyonu’nun ateşkes çerçevesine girmediği konusunda bir diplomatik kavga içinde. Rusya da bir şekilde “Doğu Guta’da terörist bazı gruplar var ve roket atıyor” diyor. Yani bir bakıma İsrail’in Hamas’a dediği gibi, “Hamas roket atıyor Tel-Aviv’e, e tabii ki karşılık vereceğiz” diyor. Oradan da, Guta’dan Şam’ın merkezine roket geliyor diyorlar; rejime sadık haber ajanslarına göre Şam’da 17 kişi öldü diyorlar. Dolayısıyla Guta’ya devam eden askerî operasyonları bir nevi müdafaa olarak göstermeye çalışıyor. Rusya da bunun arkasında. Şurası açık, Guta gibi Şam’ın dibinde, yani Şam’ın doğusunda bir banliyönün, çok kalabalık bir banliyönün, 200-300 bin kişilik bir nüfusu olan bir banliyönün hâlâ rejim tarafından ele geçirilememiş olması rejimin ve Rusya’nın güçlü imajını sarsıyor. Bu kadar güçlüyseniz, nasıl olur da neredeyse –İstanbul’u düşünün, Ankara’yı düşünün– burnunuzun dibindeki mahalleyi alamıyorsunuz. Yani bu bahsettiğimiz Doğu Guta, Kuzey Suriye’de ya da Güney Suriye’de Lübnan sınırına yakın bir yer değil. Oradaki bazı bölgeler gibi uzak değil, dibinde. Dolayısıyla rejim için çok önemli buradaki direnişi kırmak. Yani belki de IŞİD’le mücadeleden daha önemli ve Rusya da yeşil ışık yakıyor buna. Yeşil ışık yakmaya da devam edecek. Türkiye açısından da zor bir durum; çünkü Türkiye de şu anda demin bahsettiğimiz üzere Birleşmiş Milletler kararını deliyor konuma düşüyor. Ve Fransa Türkiye’ye operasyonu durdur diyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü “Türkiye, Birleşmiş Milletler kararını bir daha okumalı” diyor. Temelde mesele YPG’nin ve Suriye Demokratik Güçleri denen yapının uluslararası toplum tarafından terörist bir örgüt olarak görülmemesi, Türkiye’nin bir bakıma tek başına kalmış olması. Türkiye dışında dünyada, Kuzey Suriye’deki YPG/PYD’yi terörist olarak gören başka bir ülke yok benim bildiğim kadarıyla. Dolayısıyla…

Burada yalnız bir husus var. İstersen sen bir es ver. Aynı konuya Gönül’le devam edeyim. Gönül, biliyorsun Türkiye Afrin Harekâtı’nı başlattığı andan itibaren, hedefe DAEŞ diye –kendileri DEAŞ diyorlar– IŞİD’i de koydu. Ve şimdi yapılan açıklamalarda da Ömer’in değindiği konuyla ilgili olarak ateşkes kararına Afrin giriyor mu girmiyor mu meselesinde Afrin’de IŞİD’le de mücadele ettiğinin özellikle altını çiziyor. Yani YPG/PYD’ye ek olarak IŞİD’i de — kendi deyimleriyle DEAŞ. Bunun inandırıcı olma ihtimali var mı?
Tol
: Yok. Çünkü bir konsensüs var. Afrin’de IŞİD’in olmadığına dair uluslararası bir konsensüs var. O yüzden bunun bir inandırıcılığı yok. Ama dediğim gibi Birleşmiş Milletler’in aldığı son karara geri dönersek, bence hiçbir anlamı yok alınan kararın. Yani karar alındığı andan itibaren anlamının olmadığı ortaya çıktı. Çünkü Rusya dedi ki… Ha, birincisi, o dili çok muğlak tuttular. Yani Amerika Rusya’nın veto etmesini engellemek için dili çok muğlak tuttu ve böylece Rusya’ya bazı operasyonlara devam edebilmesi için alan sağlandı. Dediler ki bazı cihatçı örgütler bu ateşkesin kapsamının dışında tutulacak. İşte nedir o? El-Kaide, El-Nusra, IŞİD gibi ve ona bağlı gruplar denildi. Ve bu tabii muğlak dil de sonuçta sahada problem yaratıyor. Çünkü bir taraftan siz anlaşmaya varıldı diyorsunuz, diğer taraftan klorin gazıyla saldırmaya devam ediyor rejim. Zaten bu kararın açıklanmasından hemen sonra Rusya, ateşkesin başlaması için öncelikle tarafların mutabakata varması gerekiyor dedi. Bir mutabakat sağlanmadan ateşkes başlamaz dedi. İran, tabii biz ateşkese uyarız dedi, Şam rejimi de uyar, fakat Şam’ın etrafındaki yerler bu kapsamın dışındadır. Dolayısıyla biz oradaki askerî operasyonlarımıza devam edeceğiz. Yani Guta için dizayn edilmiş bir ateşkes var; fakat İran diyor ki biz Guta’da bunu kapsam dışı tutacağız. E Türkiye dedi ki biz de buna uymayacağız, Afrin Operasyonu bunun dışındadır. Dolayısıyla aslında ölü doğdu. Ve bunun için ne söyleniyor bir de? Amaçla ilgili: İnsanî yardıma izin vermek. Ve şöyle de bir şey var, Birleşmiş Milletler dedi ki o insanî yardımın geçeceği yerlere Birleşmiş Milletler karar verecek ve Afrin zikredildi. Oradaki aktörlerin yardımına, desteğine ihtiyacımız var denildi. Ama işte Türkiye IŞİD’i kullanarak ucundan kıyısından bir parça girmeye çalışıyor o şeyin içerisine. Kendi Afrin Operasyonu’nu meşru göstermeye çalışıyor. Fakat Fransa da söyledi Amerika da söyledi ve hatta bugün tam teyit edilmemiş olmakla birlikte Rus parlamentosundan birkaç insan da Rusya’nın Afrin meselesini dile getireceğini ve Türkiye’nin ateşkese uyması gerektiğini söyleyeceğine dair şeyler okudum. Dediğim gibi, yüzde yüz emin olmamakla birlikte bana çok da mantıksız gelmiyor. O yüzden, hep söylediğimiz gibi Türkiye Afrin Operasyonu’nda çok zorlanacaktır. Zaten meşruiyeti çok sorgulanan, yani Arap Birliği bile sorguluyor artık Afrin Operasyonu’nu. Birleşmiş Milletler nezdinde Türkiye eleştirildi. E yani Türkiye sıkışmış durumda pek çok açıdan.

Ömer, şöyle kapatalım. Geçen bununla ilgili bir haberi paylaştığımda bir takipçi şöyle çok basit bir soru sordu: “BM kararına uymamanın bir yaptırımı var mı ki?” diye sordu. Bir BM’den ya da önemli kurumlardan, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri falan diyoruz, ama sonuçta operasyonlar sürüyor. Herkesin, yapanın yanına kâr mı kalıyor, nasıl oluyor? Burada nasıl bir mekanizma işleyebilir? Var mı böyle bir mekanizma?
Taşpınar
: Şimdi uluslararası hukuk açısından baktığında Birleşmiş Miletler’in elindeki tek güç kınama gücü. Yani yaptırımları geçirmek gibi bir şey için önce bir yaptırım kararı çıkması gerekiyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden çıkması gerekiyor. Burada tabii ki Rusya, Türkiye’yi koruyucu davranabilir. Rusya’nın davrandığı şekilde genelde Çin de Rusya’yı takip ediyor. Dolayısıyla hep bir tartışma vardır uluslararası ilişkilerde, “Uluslararası hukukun arkasındaki güç nedir?” diye. Uluslararası toplum dediğimiz, Birleşmiş Milletler dediğimiz kavramların, örgütlerin çok fazla gücü olmuyor. Yani gerçekten o kadar büyük bir uzlaşı, o kadar büyük bir konsensüs çıkması gerekiyor ki bütün ülkeler arasında, o zaman bile bu yaptırımlar getirildiğinde delinebiliyor. Fakat Türkiye’ye yaptırım konuşacaksak, yaptırımın geleceği yer Birleşmiş Milletler olmayacak sonuçta. Türkiye bu yönde devam ederse dış politikasına, mesela Rusya’yla dış politikasına –özellikle S-400’leri aldığını duyuyoruz, artık resmîleşmiş gibi– Amerikan Kongresi’nden gelebilecek yaptırımlar var. Yani Amerika’nın tek başına, kendisinin yapabileceği bazı yaptırımlar var ve bu konu gerçekten en azından düşünce kuruluşları seviyesinde, Kongre’deki bireyler seviyesinde çok ciddi aşamalarda konuşuluyor. Yani Kongre içinde de bir tartışma var ne yapılması gerektiği konusunda. Dediğim gibi üç alan var: En önemlisi, şu an benim görebildiğim kadarıyla, S-400’lere getirilebilecek yaptırımlar, bir de bu küresel Magnitsky Yasası denilen, Rusya için kullanılmış bir yaptırım rejimi var. O da insan hakları konusundaki ihlâller ve Amerikan vatandaşlarının şu anda hapiste olması nedeniyle faaliyete geçirilebilir. Dolayısıyla ben Birleşmiş Milletler’den tabii ki bir yaptırım beklemiyorum; ama Amerika’dan gelebilecek yaptırımlar mevcut. Bir de şunu ekleyeyim: Finansal yaptırımlar gelebilir. İran meselesinde Türkiye’nin İran’a yaptırımları bu altın ticareti nedeniyle delmiş olması nedeniyle Halkbank ve diğer bankalara çok ciddi finansal yaptırımlar da Kongre tarafından getirilebilir.

Gönül, sana son bir şey sormak istiyorum, öyle noktalayalım: Tillerson geldi, uzun bir görüşme oldu vs.. Hatta kimseler de girmedi, üç kişi baş başa yaptılar. O zamandan bu zamana Türk-Amerikan ilişkilerinin iyileştiği, yoluna girdiği, gireceği konusunda herhangi bir işaret ben açıkçası göremedim. O görüşme yok hükmünde bir görüşme mi oldu acaba, ne oldu?
Tol
: Zaten bence de öyle. Sadece işte bir Türk heyetinin geleceğinden bahsediliyor Mart’ta. Hatırlarsan bir mekanizma kurulduğundan bahsedilmişti Tillerson ile Çavuşoğlu’nun basın toplantısında. O mekanizma işlemeye başlayacak; fakat dediğim gibi, bu mekanizmadan beklentiler çok düşük. Zaten o kadar önemli problemler var ki o problemlerin o düzeyde çözülmesine imkân yok. O yüzden, işte meseleyi… hani Çavuşoğlu dedi ya: “Topu taca atmak”. Aslında tam olarak yapılan bu. Top taca atıldı ve her iki taraf da çatışmayı biraz daha ötelemiş oldu. Fakat onun dışında bir pozitif işaret yok. Ondan evvel McMaster’ın yaptığı görüşmelerde de zaten o kadar birbiriyle çelişen, hiç anlamı olmayan öneriler sundu ki Amerika, mesela YPG’yi PKK’ya karşı savaştırırız gibi. Yani bunu söyleyebilmek için Kürt dinamikleri hakkında hiçbir fikrinizin olmaması gerekiyor. Diğer taraftan Mevlüt Çavuşoğlu “Menbiç konusunda anlaştık, YPG geri çekilecek” dedi. Tillerson, “Hayır, bu konudaki görüşmeler hâlâ sürüyor” dedi. Yani kafa karışıklığı olduğu, netlik olmadığı ve bir çözüme ulaşılamadığı çok açık ve o gün bugündür de aksi yönde bir işaret gelmedi.

Evet, burada noktayı koyalım. Bu Transatlantik’te yine Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la bölgesel meseleleri konuştuk, Suriye’yi daha çok konuştuk. Gönül’e ve Ömer’e çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.