image-20150303-31825-1dc6u5c

Alain Touraine: “Yeni teknolojiler bizleri buhar ve elektriğin kullanılmaya başlanmasında olduğu kadar altüst ediyor”

Ünlü Fransız sosyolog Alain Touraine ile Michel Abescat’nın yaptığı ve 12 Ekim 2015’de Télérama’da yayınlanan söyleşiyi Latif Yılmaz çevirdi.

alain-touraine-sociologue-les-nouvelles-technologies-nous-bouleversent-autant-que-la-vapeur-ou-l-electricite,M262912
Alaine Touraine

Alain Touraine sanayi toplumunun gerileyişini analiz ettikten sonra, iletişim ve enformasyon teknolojileri ile damgalanmış ve iktidarın daha total hale geldiği yenidünyayı deşifre etmeye çalışıyor. Nasıl direnmeli? Her birimiz, insani öznenin sahip olduğu temel hakların koruyucusu olarak.
Finansal kapitalizmin egemenliği ile karşı karşıya kalan bizler, ilerlemeye dair inancın yitirildiği, bunun da geleceği daha korkunç hale getirdiği ve dahası siyasal partilerin nefeslerinin kesildiğinin görüldüğü bir dönemde ne yapabiliriz? Kişiler veya toplumsal gruplar olarak kendi hayatlarımızın aktörü olarak nasıl kalabiliriz? Yaygın yenilgiyi kabullenme tavrının aksine Alain Touraine, karşı karşıya bulunduğumuz durum ile ilgili güçlü bir analiz öneriyor. Özneyi kedi kendinin yaratıcısı olacak bir konuma çıkarıyor ve bizleri “sözü tekrar sahiplenme”ye ve “harekete geçme”ye davet ediyor. “Toplumların Sonu -La Fin des sociétés (Seuil, 2013)”- kitabından sonra yeni kitabı olan “Bizler, İnsani Özneler- Nous, sujets humains” Seuil Yayınevi tarafından basıldı ve kitap bir çeşit manifesto niteliğinde.

Size göre sanayi toplumunun sonuyla birlikte bizler artık toplumsal ötesi bir çağa giriş yaptık. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?
Sanayileşme öncesi dönemdeki toplumlar temelde siyasi bir kavrayışla düşünülür. Mutlak monarşileri, hukukun egemenliğini, ulusu ve devleti öne çıkaran kitaplar grubunu yazan filozoflar olarak Machiavel’den Tocqueville’e kadar ve arada Hobbes, Locke, Montesquieu veya Rousseau’yu dâhil edersek bütün bu filozoflar hak (hukuk) filozofları veya siyaset filozofları olarak anılırlar. Fakat sanayi devrimi ile birlikte, her şey altüst oldu: toplumlar artık yaratma/üretme kapasiteleri tarafından belirlenmeye başladılar. Teknolojilerine, makinelerine ve sermayelerine bağlı olarak dönüşüme uğradılar ve aynı zamanda yıkım da gördüler. İlk defa ve hiç şüphesiz benzersizce, toplumlar ekonomik ve sosyal bir biçimde toplumsal sınıflarla, emekle, sendikalarla, rekabetle ve yatırımla tanımlanmaya başlandılar. Bu «sosyal» toplumlar artık içinden çıktığımız toplumlar. Bu benim bir önceki kitabımın başlığının temel sezgisini oluşturuyordu. Toplumların Sonu (La Fin des sociétés): toplumsal ve sosyal kavramlarla düşünülen toplumun sonu.

O halde, ne çeşit bir topluma giriş yapıyoruz? “sanayi ötesi” kavramına karşı mısınız?
Böyle bir çabayı daha önce basit bir şekilde yapmış ve Amerikalı Daniel Bell ile “sanayi ötesi toplumu” kavramını tedavüle sokmuştuk. O vakitler, bilgi ve iletişim teknolojileri gibi yeni teknolojilerin üzerimizde buhar ve elektrik kadar çok büyük tesirler yaratarak hayat tecrübemizi etkilediğini göstermek istedik. Fakat sadece elektronik alanındaki gelişmeler toplumlarımızın yaşadığı değişimi anlatmaya yetmiyor. Pratiklerimizi değiştiriyor doğru. Ve fakat bu gelişme tek başına bu büyük değişimi açıklayabilir mi? Ben öyle düşünmüyorum. Doğru! Sonuçları nihai olarak çok önemli ve büyük. Sanayi toplumlarında iktidar kendini malların, sermayenin, materyallerin ve makinelerin kontrolü üzerinde gösteriyordu. Kısaca nesnel dünyanın kontrolü üzerinde gösteriyordu. Fakat bilgi ve iletişim teknolojilerinin doğuşu ile birlikte, olağandışı bir şeyler oldu: insani aktörlerin kendileri üzerinde eylemde bulunmalarını sağlayan dahası öznelliği kuran ve dönüştüren yeni teknolojiler ortaya çıktı. İktidar alanı aynı zamanda zihinlerin ve ruhların kontrol edildiği, üretildiği ve dönüştürüldüğü bir alan haline geldi. Daha önce yirminci yüzyıldan biliyoruz ki, totalitarizmin amacı da eşit bir şekilde söz, imge, sahne/imge veya kişi kültü yoluyla ruhları ve zihinleri kontrol etmekti. Elbette buna bütün bir muhalefetin bastırılması da dâhil. Ben bugün, geçmişteki gibi totaliter toplumlarda yaşadığımızı açık bir şekilde onaylamıyorum. Fakat iktidarın kendisinin total bir hale geldiğine dair yeni bir fikri geliştirdim.

Bu “total” iktidarı nasıl tanımlıyorsunuz? Ne tür formlara sahip?
Bugünkü dünya üzerinde işleyen iktidarın temel yapısı nesnel dünyayı, yani ekonomiyi ve metaların dünyasını kontrol ettiği kadar öznel dünyayı yani temsillerin, fikirlerin ve tüketimin dünyasını da kontrol etmektir. Yeni bir toplumsal formdan ya da biçimden bahsediyoruz. Şahsen üç temel tip ayırt ediyorum. En açık olanı ve totaliter hareketlere en yakın olanı: Sovyetler Birliği örneğinde tecrübe ettiğimiz ve bugünkü dünyada en önemli temsilcisi Çin parti-devlet komünizmi olan parti-devlet totaliterliği. İkinci tip ise daha çok finansal kapitalizmin kendi egemenliğini başarıyla kurduğu Batı dünyasını ilgilendiren bir biçimi anlatıyor. Bu yeni kapitalizm hâlihazırdaki sermayenin büyük bir kısmını üretici ekonomik faaliyetle ilişkisi olmayan alanlara yönlendirmesi sonucu ve hatta illegal oluşuyla –silah ve uyuşturucu trafiği gibi- birlikte reel ekonomiyle kavgaya tutuştu. Bu yeni kapitalizmin tek amacı iktidarı elinde tutanların veya yeni Amerikalıların dediği gibi nüfusun yüzde 1’inin imtiyazlarını dikte etmek oldu. Üçüncü total iktidar tipi ise, benim “ulusal ötesi tiranlıklar” olarak adlandırdığım ve dekolonizasyon sürecinde doğan partileri ortadan kaldıran olguya doğru bizi götürüyor. Bu olgu bizim için 1979 yılında Humeyni’nin İran’da iktidarı devralmasından bu yana tanıdık geliyor. Bu din adına insanların yönetildiği İslam dünyasını anlatıyor. Jean Duvignaud din olarak Hristiyanlık (le christianisme) ile toplumsal din olarak Hristiyanlık (la chrétienté) arasında bir ayrım yapıyor. Bahse konu ülkelerde, İslam toplumsal din olarak Hristiyanlığa benzer hale gelmiş durumda.

Bunu gerçekten de fark ediyoruz, yaşadığımız Batı toplumlarında bu total iktidara muhalefet zorluğu çekiyoruz. Ona nasıl direneceğiz peki?
Total iktidar ile karşı karşıya kalındığında, bu iktidarın hasımları total olan şeyden çok daha güçlü bir şeyi ortaya çıkarmalılar. Ve bu da evrensel olmalı. Mevcut siyasi, toplumsal ve kültürel hak aşınmalarına karşı çıkmak yetmiyor. Başka doğaya sahip bir şeyleri çağırmak veya inşa etmek gerekiyor: bu da insani olanın kendi kapasitesi ile hem çevresini hem de kendini yeniden yaratmasını içeriyor. Bu kapasitenin şimdiye dek zayıf kalması, insanların bu kapasiteyi kendi dışlarında bir uzama yani dıştaki aşkın kutsal bir ilkeye bağlamalarından kaynaklandı. Tanrı, kral ve sonrasında da ilerleme. Bugün, ne tanrıya, ne krala ne de ilerleme fikrine yaslanabiliriz. İnsana dışsal olan kutsal bir ilkenin artık olmadığını bildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Artık kendi üzerimize çıkabileceğimiz bir bilince sahibiz. Kendimizi «özne» olarak kurabileceğimiz bir kapasiteye ve kendimizi dönüştürebileceğimiz bir kapasiteye sahip olduğumuz gibi nükleer silahların kullanımıyla, iklim sistemimizi ve yaşadığımız çevreyi yok ederek kendimizi yine yıkabileceğimiz bir kapasiteye de sahibiz. Özellikle savaş sonrası dönemde bir yanda yapısalcı ekolün diğer yanda ise Marksist ekolün katkısıyla «özne»’nin öldüğü söylemi bütün bir arka planı kapladı. Açıkçası ben bu bakışı rehabilite etmek istiyorum. “Özneleşme”yi bir bayrak gibi dalgalandırmak istiyorum. Özneleşme herkes için kendini bir özne haline getirme edimini ifade ederken bireyin kendini dönüştürerek sosyal bir aktöre çevirmesini sağlar. Dahası, bu yolla temel ve evrensel insan hakları aşındığında bu hakları hem güçlendirme hem de savunma kapasitesi sağlar.

Bu temel insan hakları nelerdir?
Bir Fransız olarak, en başta “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” üçlemesini saklı tutuyorum. Bu rezerv içinde neredeyse kimse kardeşliği vurgulamıyor. Bir yüzyıldan bu yana, kardeşlik dayanışma fikri tarafından ikame edildi. Ben de, kardeşlik için sahip olduğum saygıyı muhafaza ederek, “dayanışma”yı yerinden etmek ve haysiyet kavramı ile ikame etmek istiyorum. İşin aslı çok acil bir şekilde mobilize edici ve bizleri eyleme yönlendirecek toplumsal güçlere ihtiyacımız var. Bunun için bütün bir iktidar sistemine karşı koymamızı sağlayacak bir ahlaki vizyona sahip olmalıyız. Bundan dolayı, hemen hemen her yerde duyduğumuz ve Papa’nın her durumda kullandığı bir kelimeyi seçtim: haysiyet, hem etik düzleme sahip hem de somut bir kavram. Yeni toplumsal yapıda, kolektif eylem sadece ekonomik problemler etrafında şekillenmiyor: sendikalar ve işçi partileri ya ortadan kayboldular ya da geriliyorlar. Kolektif veya toplumsal bilinç etik alanda herkesin kendini inşa ettiği ve kurduğu ve bu yolla kendi haysiyeti adına bir şeyleri kabul ettiği veya reddettiği alanda gelişiyor: bir insan gibi davranılmak istiyorum, bana saygı duyulmasını istiyorum, haysiyetime saygı duyulmasını talep ediyorum, rencide edilmek istemiyorum. İşte bu sebepledir ki, temel insan hakları birbirinden ayrılamayacak, birbirini tamamlayan ve bu haliyle de bir bütünlük oluşturan eşitlik ve özgürlük fikirlerinden oluşuyor. Bütün bunlardan mütevellit haysiyet fikrini de eklemek gerekiyor.

Bahse konu temel insan haklarını savunmak için yeni toplumsal hareket biçimlerinden bahsediyorsunuz…
Yeni kolektif hareketler hem ahlaki hem de demokratik olmalı. Bu da total iktidar ile bir çatışma içinde olmak anlamına geliyor. Tıpkı 1989 yılında Berlin’de olduğu gibi, tıpkı Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda olduğu gibi. Veya çok yakın tarihte 2011 yılında Arap Baharı’nda olduğu gibi. Daha muteber ve kabul edilebilir bir yaşamı talep edenler rehavetlerinden kurtularak ve söze tekrar malik olarak hakları çıkarların üstüne; kendine ve ötekine saygıyı ise politik göreceliğin ve kültürel uyuşukluğun üstüne çıkarmalılar. Örneğin Fransa’da, sadece yüzde 40 ile yüzde 45 arasındaki güçlü bir azınlık küresel dünyada ve ağ toplumunda yaşıyor. Kabaca Paris ve Lyon’dakiler. Bu mevzu üzerine acaba yeterince düşündük mü? Bu yılın başlarında, Charlie Hebdo ve l’Hyper Cacher de Vincennes süpermarketi saldırılarından sonra 4 milyon insan sokaklara indi. Öğrenciler ortalamada verilen eğitimin çok ötesinde bir kapasiteye sahip olduklarını gösterdiler ve üniversitelerin yoğun olduğu şehirlerde sayıları çok fazlaydı. Bunun hilafına, bazı insanlar da hiç yürümediler ve sokağa inmediler. En az insanın sokaklara çıktığı kenti biliyor musunuz? Hénin-Beaumont, Marine Le Pen’in şehri. Ulusal Cephe’nin (le Front national) şehri. Demokratik-etik bir hareketin tam zıddı. Güçlü bir şekilde kötüye giden Dunkerque şehrinde nüfusun sadece yüzde 3 kadarı sokaklara indi. Aradaki ilişki oldukça bariz. Ulusal cephe mevcut halden faydalanıyor. Taşra altüst olduğunda insanların ulusal cepheye doğru yöneldiğini görüyorsunuz. Ülkeyi sarmalayan ve ulusal egemenlik olarak adlandırılan kent curcunasını, Fransa’nın bir öze referans verilerek övülmesini ve ötekinin sırf farklı olması dolayısıyla aşağı derecede görülerek reddedilmesini endişeyle gözlemliyorum. Bu sorular ve sorunlar üzerine acilen düşünmeli ve harekete geçmeliyiz.