1138377-souad-abderrahim-candidate-of-the-islamist-ennahda-party-poses-for-pictures-with-supporters-after-be

Anne-Clémentine Larroque: “Toplumlar İslamcılaştıkça, bireyler dinden kopuyor”

Fransız araştırmacı Anne-Clémentine Larroque ile Catherine Calvet’nin yaptığı ve 8 Temmuz 2018’de Libération’da çıkan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

photo-acl-png
Anne-Clémentine Larroque

 

“Arap Baharı” bilhassa Tunus, Mısır ve Fas’ta İslamcı partilerin iktidara erişmelerine vesile oldu. Genç araştırmacı ve tarihçi Anne-Clémentine Larroque, bu üç ülkede aylarca saha çalışması yaptıktan sonra, iktidar tecrübesinin o hareketlerde nasıl bir evrime yol açtığını incelediği bir kitap çıkardı (Anne-Clémentine Larroque, l’Islamisme au pouvoir, Tunisie, Egypte, Maroc, éditions PUF, Ocak 2018, 256 sayfa, 19 €.. ) Tunus’ta, 2011’den 2014’e kadar ulusal birlik hükümetinde yer alan ve bugün kendini “Demokrat Müslümanlar Partisi” olarak tanımlayan Ennahda üzerinde, iktidarın etkilerini araştırdı. Bir asırdan beri bütün İslamcı hareketleri etkileyen ulus-aşırı (transnational) Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) hareketi, kurulmuş olduğu Mısır’ın ulusal tarihinin bir parçası. 20 Ocak 2012’de bu hareketten çıkan Özgürlük ve Adalet Partisi (PLJ), Meclis seçimlerini kazandıktan sonra Temmuz 2013’te ordu tarafından alaşağı edildi. 2014’ten beri, General El Sisi Müslüman Kardeşler’e sert bir baskı uyguluyor. Son olarak, uzman Larroque, 2001’de Fas’taki seçimleri kazandıktan sonra, aynı zamanda “Emîrü’l-mü’minîn” olan Kral’ın iktidarıyla birlikte çalışmak zorundaki Adalet ve Kalkınma Partisi PJD’nin pek tipik olmayan öyküsünü anlatıyor. Bu üç İslamcı parti için de Arap Baharı iktidara erişmek için ortak bir vesile yaratmıştı. Ondan sonra, farklı tecrübeler yaşadılar. Ortak noktaları ise, muayyen bir sekülerleşme, bu yüzden de en aşırı unsurlarla aralarında çoğu zaman nihaî bir kopuş yaşanması.

Neden İslamcılıktan söz ederken İslamcılıklar diye çoğul kullanıyorsunuz?
Öncelikle, İslamcı ailenin 2011’den beri birçok yeni kolları ortaya çıktığı için. Yani birçok İslamcı ideoloji var. Kitabımda, seçimle işbaşına gelen İslamcı partilerin siyasî boyutunun evrimini tahlil ederken, köken itibariyle “mezheb-i sükûncu/quiétiste” kolun geçtiği güzergâhı otomatik olarak zikrediyorum: Selefiler ve cihadcılar adı verilen radikal İslamcılar’ın haberlerinin medyadaki patlamasını.
Sözünü ettiğim üç İslamcı parti –Fas’ta PJD, Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Tunus’ta Ennahda–, bazı ortak ilham kaynakları da olsa, üç farklı iktidar tecrübesini temsil ediyorlar. Bu partilerin her biri iktidara sandıklardan çıkarak geldi; buna karşılık, orada tutunmaları aynı şekilde tecrübe edilmedi. İslamcılar Mısır’da kaybetmiş de olsalar, Tunus’ta hâlâ iktidar ortağı, Fas’ta da. Tunus’ta Mayıs 2018’deki son yerel seçimlerden Ennahda’nın yine Tunus’un birinci siyasî gücü olarak çıktığını ve Nidaa Tunus’u (Tunus’un Çağrısı) yürütmenin başında olsa bile geçtiğini de ekleyelim.
Bugün Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidar tarafından şeytanîleştiriliyor. General El Sisi onları “terörist örgüt” diye niteledi. Fakat böyle şeytanîleştirdikçe, başkanlığa Muhammed Mursi’nin seçilmesiyle iktidara geldikleri zaman yaşamış oldukları yönetme zorlukları unutuluyor. Nitekim, ahalinin gözünde, yanılsama sürüyor. Ne kadar baskı ve şeytanîleştirme olursa olsun, Müslüman Kardeşler efsanesini, fantazmını hiç etkilemiyor bu.

İktidar tecrübesinin İslamcı hareketleri nasıl böldüğünü de anlatıyorsunuz.
Tunus’ta Ennahda, 2013’te Ensar El Şeriat’taki cihadcılarla arasındaki köprüleri atmayı tercih etti. Bunun sonucunda parti, tam da Selefi-cihadcılardaki ihlâli ve mutlak bir ideali arayan genç seçmenlerinden koptu. İktidar icrasında olmak, İslamcı partilerin bağrında gerçek bölünmelere, bazen de nihaî kopmalara yol açıyor.

İktidar tecrübesinin diğer sonucu da bu partilerin sonunda sekülerleşmesi mi oluyor?
İslamcılar iki safha yaşadılar: Önce tebliğden siyasete geçişi, sonra da iktidara muhalefeti. Sekülerleşmenin iki safhası bunlar. Bilhassa Tunus’taki Ennahda ve Fas’taki PJD’nin durumu bu. Böylelikle, hazırlanmasına Ennahda’nın da katıldığı yeni Tunus Anayasası, düşünce ve vicdan özgürlüğü ilan ediyor. Tunus’un güneyindeki bazı İslamcılar ise, laik solu temsil eden eski insan hakları militanı ve eski Devlet Başkanı Munsif Marzuki’den (2011-2014 arası iktidardaydı) yana tavır alıyorlar.
Fas’ta da bir sekülerleşmenin öncüllerini saptıyoruz. Kral ve çevresi Fas toplumunun çok hızlı değişmekte olduğunu iyi anlamış durumdalar. Batı dünyasıyla git gide daha çok geçişlilik var. Kadınlar örtülerini açmaya başlıyorlar. İktidar, yani Kral, yani “Emîrü’l-mü’minîn”, fazla öne çıkmadan bu değişime eşlik ediyor. Pragmatizmden olduğu kadar çıkarı gereği de; zira Avrupa Birliği’yle ortaklıkların destekleyicisi.
Bütün bu örnek durumlarda, her tür toplumsal İslamîleşmenin nasıl zorunlu olarak bir sekülerleşmeyle birlikte yürüdüğünü çok iyi açıklayan İslambilimci Adrien Candiard’dan alıntı yapıyorum. Toplumlar İslamcılaştıkça, bireyler, özellikle de gençler dinden kopuyor ve artık ibadet etmeme kararı alıyorlar. Mısır’da durum bu; çok sayıda genç, Ortadoğu’dan, özellikle de Suudi Arabistan’dan gelen bir Selefileşme dalgası karşısında İslam’dan uzaklaşıyor.

Bütün bu diyaloğa girme, sekülerleşme ve demokratikleşme veçhelerine rağmen, yine de Tunus dışarıya en çok cihadcı gönderen ülke olmayı sürdürüyor…
Adrien Candiard’ın tasvir ettiği etkinin tam aksi yönden gelen bir etki bu: Bir yandan sekülerleşirken, bir yandan da İslamîleşiliyor. Tunus’ta bir diyalog özgürlüğü yaşandığının kanıtı bu. Sürmekte olan bir demokratikleşmenin de belirtisi. Bütün aşırı uçlar kendilerini ifade edebiliyorlar; onları bastırmaya kalkmak yerine konuşmalarına imkân tanımak her zaman daha iyidir. Bu açık diyalog ancak arındırıcı olabilir. O zıtlaşmalar Ennahda’nın ve çatışmalı da olsa fikir alışverişine giren zıt kutupların bir araya geldiği troyka’nın [istikrarlı bir çoğunluk oluşturmak için Kurucu Meclis’te temsil edilen üç siyasî partiyi bir araya getiren, Fr. ed. N.] bağrında da vuku buluyor. Peşinen birbiriyle bağdaşmaz görünen o söylemlerin, zihniyetler evrimi üzerinde çok sağlıklı etkileri oluyor.

Sosyal bakımdan durum patlamaya hazır…
Çünkü beklenen ekonomik ve sosyal reformlar yapılmadı. Tunus’ta 2011 Devrimi’nin iki şiarı olan “Hürriyet” ve “Haysiyet” arasında bir kayma var. Hürriyetlerle ilgili ilerlemeler var, fakat haysiyetle ilgili ilerlemeler, özellikle sosyo-ekonomik düzlemde unutuldu. 2011-2017 arasında Tunuslular’ın yaşam koşulları bütününde kötüleşti; kamu borcu GSYİH’nin % 40’ı iken % 70’e vardı. Bu yüzden 2011’deki protestolardan daha aşırı noktalara varma riski olan yeni hareketlenmeler başlıyor. 

Dolayısıyla Mısır, Tunus’ta ve Fas’ta yürütülen bu arındırıcı tecrübeyi ıskalıyor ve El Sisi’yle beraber neredeyse geriye mi gidiyor?
Evet, oysa Mısır’da, Fas’tan da Tunus’tan da çok daha politize bir halk var. Halkın daha fazla ağırlığı var. Mısırlılar’ın ötekilerden önce protesto etme hakları vardı; her ne kadar daha ziyade otoriter bir rejimde olsalar bile. Ayrıca daha jeopolitik bir yaklaşımları var: Pan-Arapçılığı, Camp David Antlaşması’nı yaşadılar… Ama yine de siyasal bilincin özgürleşmesine Tunus ve Fas’ta tanık oluyoruz. Sisi halkın sözcülüğüne soyunarak bu evrimi 2013’te dondurdu.

İslami Selamet Cephesi FIS’in yasaklanmasından sonra Cezayir’de yaşanan kara yıllara dönüşme riski yok mu bunun?
Sisi en aşırı uçlara, ya da siyasal İslamcılığın çözüm olduğunu düşünenlere malzeme vermekten başka şey yapmıyor. Mursi’den hayalkırıklığına uğramış olsalar bile. Ama devrim durduruldu, askıya alındı — ki bu da artık yok demek değil. Bugün, o kimseler Kahire’de halkın yaşadığı mahallelerde örgütlenmeye devam ediyorlar. Müslüman Kardeşler kitle halinde Türkiye’ye, biraz da Katar’a sürgüne gitti elbette. Ama hareketi yasadışılaşmaya iterek Sisi aynı zamanda daha büyük bir radikalliğe yol açıyor.