AKP: Dün, bugün, yarın. Prof. Menderes Çınar ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/304591429″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin öyküsünü, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu, bu konulara en hâkim isimlerden, siyasetbilimci, Başkent Üniversitesi’nden Prof. Menderes Çınar’la Skype üzerinden konuşacağız. Menderes merhaba.
Merhaba ağabey.

Şimdi şöyle söyleyeyim: Ben geçen burada bir yayın yaptım ve sen de yanılmıyorsam izlemişsin. Ben dedim ki: Bugün bir siyasî hareket ya da parti Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluş dönemindeki programıyla ve sloganlarıyla çıksa, bugünkü siyasî iktidara karşı çok etkili bir muhalefet yapabilir. Ne dersin, katılır mısın?
Çok doğru. Hatta CHP’nin fazla çalışmasına gerek yok. 2002 yılındaki programı, söylemleri alsa bayağı etkili olur. Hem de kendi sözleriyle vurmuş olur. O zaman şöyle bir durum vardı: Bir kere otoriter laiklik pratiğini liberal ifadelerle, liberal kavramlarla eleştiriyordu. O an için 28 Şubat’ta epey bir dışlanmış muhafazakâr İslamcı, İslamî kimliği sisteme dahil etme çabasındaydı. Batı yanlısı konuşuyordu. Hiç kimseyi ötekileştirmeyeceğini söylüyordu. Siyaseti uzlaşma alanı olarak tanımlıyordu. Bu çerçevede kapsayıcı ve uzlaşmacıydı. Bir de aslında bu biraz gelecek için bir çeşit soru işareti uyandıracak bir şey. İslamî kimliğe dair meseleleri sorun etmesine rağmen gündeme almıyordu, erteliyordu. Bunların bir uzlaşma konusu olduğunu söylüyordu. Bunlar aslında demokratik karakterine yönelik çok fazla bir şey söylemiyor, ama böyle bir pragmatist yaklaşımı vardı. Bu zaman, erken döneminde Batılı çevrelerde Müslüman-demokrat olarak değerlendirildi. Yani işte biliyorsun, İslam ve demokrasi uyuşur mu uyuşmaz mı tartışmasından, İslam ve demokrasiyi uzlaştıracak, böylece oryantalist özcülüğü reddedecek, onu yanlışlayacak bir örnek olarak konuşuldu. Tam 11 Eylül’ün arkasına geldiği için bir model olarak da konuşuldu. Dolayısıyla AKP’nin uluslararası açıdan baktığımızda bir stratejik değer yaratma kapasitesi de vardı. Türkiye toplumu da bölünmüş bir toplumdu 28 Şubat’ın etkisiyle. Belki daha da geçmişe uzatılabilir ama 28 Şubat’ın bence çok önemli bir etkisi var, laik-İslamcı bölünmesi… Bu Müslüman-demokrat tavrıyla bu bölünmüş toplumu birleştirebilirdi. Köprüler kurabilirdi. Böyle bir profil çiziyordu. Fakat bu sonra değişti. Biraz yavaş yavaş değişti, ama değişti.

Peki şöyle bir… tabii çok husus var, birçoğunu dile getirdin. Şimdi senin söylediğin gibi bir zamanlar model olarak zikrediliyordu uluslararası, özellikle Batı dünyasında. Ve Batı dünyasında bir süredir artık Türkiye’de AK Parti ve özellikle de Tayyip Erdoğan yönetimi bir kötü örnek olarak zikredilir oldu. Bunun miladı nedir, Gezi midir?
Oradaki tavrı çok kritik tabii. Ama Gezi’yi şöyle değerlendirmek lazım: Gezi aslında AKP’nin söylemleriyle, politikalarıyla aşağıladığı, dışladığı bir kesimin ayağa kalkması olarak okunabilir. Ve bu kadar çok kişinin ayağa kalkmasını bir değerlendirmek lazım. Bu komployla falan açıklanacak bir şey değil. Fakat AKP bunu böyle yaptı. Böyle yapınca da bence… Şöyle söyleyeyim: Gezi AKP’nin demokrat olmadığını, demokrat olamayacağını kesinkes gösterdi. Ondan önce şüpheler doğmuş olabilir. Mesela alkol yasağı, alkolle ilgili düzenleme falan. Ondan önce işaretleri olduğunu düşünüyorum ben. Ama Gezi, bir hükümet bu kadar insan ayaklandıysa, bu kadar insan sokağa çıktıysa, bunu elinin tersiyle itiyorsa demek ki burada demokrasi anlayışı açısından bir sorun vardır diye düşünmüştür Batılılar.

Peki bir diğer husus: Milli Görüş hareketi içerisinde Erbakan’ın tek adamlığına karşı, orta yaşlı, yenilikçi diye adlandırdığımız partililerin bir parti-içi demokrasi arayışı olarak başlayan bir hareketten bahsediyoruz. Ve hareketin ilk başında, özellikle Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra bir grup insanın hep birlikte hareket ettiğini görüyoruz. Kolektif bir hareket. Dört tane isim öne çıkıyordu: Abdullah Gül, Bülent Arınç, Tayyip Erdoğan tabii ki, bir de Abdüllatif Şener. Şimdi geride bir tek Tayyip Erdoğan kaldı. Bunu nasıl okumak lazım? Parti içerisindeki kolektiflikten tekliğe geçiş, bu zorunlu bir şey miydi? Yoksa kimileri biliyorsun şöyle düşünüyor: Tayyip Erdoğan zaten baştan böyle kurgulamıştı diye düşünüyor. Sen nasıl analiz ediyorsun bunu?
Ben baştan nasıl düşündüğünü bilemem ama böyle yaptığı çok açık. Bu bir zorunluluk değil. Şartların geliştirdiği bir şey değil. Bizzat bir mühendislik olduğunu düşünüyorum burada ben, Erdoğan’ın yaptığı bir mühendislik olduğunu düşünüyorum. Abdüllatif Şener erkenden, politik nedenlerle ayrılmış olabilir. Yani bazı konularda anlaşamadığı için. Ama kalanların marjinalize edilmesi biraz bilinçli müdahale, çaba ile olmuş bir şey. Bir örnek vereyim, ben bunu kitabımda da yazdım: Abdullah Gül kaldı parti içinde, cumhurbaşkanlığına çıktı. Ama ikinci defa seçilmesi biliyorsunuz bir şeyle engellenmeye çalışıldı. Anayasa Mahkemesi ile mümkün oldu. O sırada verdiği bazı mülakatlardan bazı kesimler, şimdi havuz medyası dediğimiz medyada sansürlendi. Bir kısmı yayınlandı, bir kısmı yayınlanmadı. Bunların herhalde yayınlanmayan kısmı Erdoğan’ın karizmasına, onun tek liderliğine veya Gül’ün de bu süreçte bir ortak olduğunu gösteren kesimlerdi. Dolayısıyla ben böyle bir müdahale olduğunu düşünüyorum. Bu parti içi demokrasi vaadi hem bu hareket için kritikti, hem de biraz önce söylediğim Müslüman-demokrat olma iddiasını destekleyen bir şeydi. Ve onu da gösteren bir şeydi aynı zamanda. Bundan uzaklaştıkça partinin demokrasiden uzaklaşması da bir oldu, aynı anda oldu. İkisi paralel yürüdü. Şöyle bir durum var: Parti-içi demokrasi ortak akıl demek. Ortak akıl değilse tek adam aklı. Çok akıllı olabilir, gerçekten maharetli bir siyasetçi olduğundan şüphe yok. Ama politika oluşturmada da tek başına hareket ediyor demek. Bu yanlış kararlar alma riskini arttırır. Klasik demokrasi meşrulaştırması bu. Ortaklaşa alırsanız kararların yanlış olma riski azalır. Bir de şöyle bir durum var: Eğer böyle yapıyorsanız, eğer bir lider etrafında, onun karizması etrafında toplanıyorsanız, aslında parti hiçbir zaman bütünlüklü bir parti olamaz. Çünkü bütünlük parti programının, ideolojisinin bir türevidir, onun bir sonucudur. Böyle bir program ve ideoloji olmayınca, lider olunca, parti ancak disiplinli bir parti olabilir.

Peki şu anda disiplinli bir parti var mı Menderes sence?
Çok disiplinli bir parti. Çünkü bu disiplin enstrümanları çok fazla Erdoğan’ın elinde. Zaten disiplin onu gerektiriyor. Ceza ve ödül pratiklerini gerektiriyor. Ve bunu yapabilmek için, bütünlük değil ama birliği koruyabilmek için bunların merkezîleşmesi gerekiyor. Şu anda gördüğümüz şey o değil mi biraz da? Bütün iktidar bir kişide merkezîleşmiş durumda. Veya tersinden baktığınızda, AKP iktidardan düşmeye, zayıflamaya başladığında darmadağın olacak iddiası da partisinin aslında bütünlüklü bir parti olmadığını gösteriyor. Birleştiren tek şey aslında lider. Onun da yaptığı ödül ve ceza, veya işte iktidar nimetleri.

Menderes, İslamcılık bahsine gelecek olursak, gelinen noktada Adalet ve Kalkınma Partisi’nin geldiği noktada otoriter yönünün daha baskın bir hale çıkmasıyla beraber eleştirenlerin büyük bir kısmı bunun İslamcılığın doğası gereği olduğunu; Tayyip Erdoğan’ın son dönemdeki hegemonyasını artırmasıyla beraber AKP’nin İslamcı özüne döndüğünü iddia ediyorlar. Sence bu böyle mi hakikaten? Şu anda AK Parti için İslamcı bir parti diyebiliyor musun?
İslamcılıktan ne anladığınıza bağlı. İslam’ın modern hayata, güncel sorunlara cevabı nedir diye bir soru sorarsak ve buna verilecek İslam kaynaklı cevaplara İslamcılık dersek ortada bir İslamcılık yok. Şöyle söyleyeyim: Biraz önce söylediğim nedenle, yani lider etrafında kenetlenmiş, ideolojisi, programı olmayan bir parti İslamcı bir parti değil. Ama bu şahsîleşmeyi anti-Batıcılık veya anti-Kemalizm, anti-Batılılaşmayla kapatıyor ve buna İslamcılık diyor. Evet, bunlar İslamcılıkta var, anti-Batıcılık ve anti-Kemalizm, Türk batılılaşması diyelim. Ama İslamcılık bundan ibaret mi? Değil bence. Fakat bunlar, bu gündemler de biraz liderin emanetine bırakılmış durumda. Dolayısıyla ben İslamcı bir gündem takip ettiğini düşünmüyorum. İktidarını konsolide etmek için giriştiği çeşitli siyasî taktikler olarak düşünüyorum. Bu anti-Kemalist miras aynı zamanda Türkiye’deki seküler kesimlerin dışlanması, aşağılanması anlamına geliyor. Orada mesela kutuplaşmaya hizmet ediyor. Biraz önce bölünmüş dediğim toplumun bölünmüşlüğünün derinleşmesine hizmet ediyor. O da bir iktidar stratejisi. Çünkü özeleştiriyi zorlaştırıyor. Dolayısıyla liderin konumunu konsolide ediyor. Üstelik ona karşısında liderlik göstereceği bazı düşmanlar, ötekiler veriyor. Çok kolay bir iş oluyor yani. Politika üretmeye gerek kalmıyor.

Şunu sormak istiyorum: Geçen burada bir yayında Sinan Oğan –MHP’den adaylığını koyan muhalif diyelim– bir şey söyledi. Aslında hepimizin bildiği bir şey ama çok özlü bir şekilde “Beraber yola çıktığı herkesi ihtiyacı kalmadığı zaman bırakmıştır”, hatta sert bir şekilde “satmıştır” diye söyledi. Baktığımız zaman Adalet ve Kalkınma Partisi’nin öyküsüne baktığımız zaman ve buradan geriye esas olarak Tayyip Erdoğan’a baktığımız zaman, bir kere parti içerisinde değişik dönemlerde önemli roller üstlenmiş birçok kişinin –demin sözünü ettik– marjinalleştiğini görüyoruz. Bir de değişik dönemlerde değişik ittifaklar kurduğunu, mesela bir dönem AB sürecinde Batı’yla çok yakın bir ilişki, bir dönem Cemaat’le çok yakın bir ilişki, bir dönem Kürt sorununun çözümü bağlamında Kürt siyasî hareketiyle bir diyalog, şimdi de MHP ve Devlet Bahçeli’yle bir ilişki ve hatta Sinan Oğan’ın da söylemesi oydu: “Bugün MHP’yle bu ilişkiyi kuruyor, ama yarın öbür gün bu işi kalmadığı zaman bırakabilir” gibi. Bu olayı nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bir de tabii şöyle bir yönü var: İttifak kuranlar, hepsi gözümüzün önünde yaşanmış bu olayları bilmiyor olabilirler mi? Bunu nasıl değerlendirmek lazım? Devlet Bahçeli şu âna kadar kurduğu ilişkilerde eski müttefiklerin çoğuyla yolunu ayırmış olduğunu bile bile nasıl bir ittifaka giriyor olabilir? Bu sefer kendisinin onu kendi çizgisine getirdiğini mi düşünüyor?
MHP açısından, 90’lı yıllardan beri baktığımızda MHP’nin sorunu aslında tek gündem partisi olmasıydı. Kürt meselesiyle ilgili bir tutumu vardı. Orada onu almış durumda MHP. Dolayısıyla istediği politikalar uygulanıyor olarak düşünebilir MHP. Bir de tabii biraz parti-içi muhalefeti hükümet sayesinde engelleyebildi. Böyle bir alışveriş de olabilir. Ama ben ideolojik bir yönü de olabileceğini düşünüyorum. Çünkü şu anda AKP bayağı MHP’nin izlediği politikaları izliyor. Geçenlerde ilk defa Erdoğan’ın Türklükten bahsettiğini duydum. Sonra tekrar etmedi, ama bir kere söyledi bir konuşmasında. Bu da mesela AKP açısından baktığımızda ideolojik tutarsızlık, program partisi olmama durumuna işaret ediyor. Bana göre partinin tek normu var: İktidar olmak, iktidarı korumak, iktidarda kalıcı olmak. Bundan sonra yapacaklarını da artık liderlik kadrosunun –kadro dediğim bir kişi ama onun danıştığı birkaç kişi vardır genç nesilden– onların inisiyatifine bırakmak. Gündemi olan bir parti değil. Gündemleri hep oy kazanmaya yönelik gündemler. Ona göre belirliyor gündemlerini.

Oy kazanma dedin de, burada şöyle bir husus yok mu? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin belki de en öne çıkan yönü Türkiye’nin tüm bölgelerinden oy alan, tüm bölgelerinden milletvekili çıkaran belki de tek parti olması. Seçim haritasına baktığımız zaman MHP İç Anadolu’da, Karadeniz’de kısmen var ama şurada yok. İşte, CHP sahillerde var ama içeride ve güneydoğuda yok. İşte HDP güneydoğuda var, belki İstanbul’da, Ankara’da biraz var, ama başka yerlerde yok. Ama AKP her yerde vardı. Şimdi bu MHP’yle beraber kurduğu ilişkiyle birlikte Kürtleri riske atmıyor mu?
Atıyor. Orada şöyle bir şey yapmaya çalışıyor. Bence sizin biraz önce sorduğunuz soru o açıdan… Yarın Kürtlerle başka bir şekilde ittifak kurabilir. Ama 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giden sürece baktığımızda yaptığı işlerden biri, din adamlarını falan Saray’da ayarlayıp muhafazakâr… Çünkü HDP, PKK sol bir gelenek, Kürt hareketi dediğimiz hareket sol bir gelenekten geliyor. Kürt iş adamları, Kürt orta sınıfına hitap etmeye çalışıyor gibi görünüyor. Fakat ben bunların çok sonuç vereceğini düşünmüyorum. Kürt İslamcıları dahi Kürt kimliği konusunda ısrarcı benim bildiğim kadarıyla. Dolayısıyla burada MHP ile kurduğu koalisyon uzun süre devam edebilir gibi bir şey söyleyebilirim. Başkan olduktan sonra geçici olmayabilir başkanlık olursa. Ve o kesimi bence vazgeçilebilir buluyor şu anda.

Kürtleri vazgeçilebilir…
Bence öyle.

Ama şöyle bir şey var: Mesela benim yaptığım çalışmalarda, Türkiye’de İslamcılığın en önemli artılarından birisi hem Türklere hem Kürtlere birlikte hitap edebilen… hatta şöyle bir şey anlatmışlardı bana yıllar önce: Normalde bir grup insanı bir araya toplayıp bir odaya koyun. Kürt meselesini tartıştırın. Birbirlerine girerler ama birisi kalkıp şey derse, “Durun bir dakika hepiniz Milli Görüşçüsünüz” –o zaman Milli Görüş vardı Refah zamanında– dendiği zaman bütün kavga biter ve herkes birbirine sarılır, sarmaş dolaş olur falan. Türkiye’de yakın bir zamana kadar Kürdü, Türkü, bütün etnik grupları, ama esas olarak Kürt ve Kürt olmayanları aynı hareketlilik içerisinde neredeyse eşit oranlarda mobilize edebilen tek hareket bu hareketti. Şimdi bu çok önemli de bir artısıydı. Hatta hatırlarsan kapatma davası sırasında AK Parti’nin kapatılmama kulisi yaparken en çok dile getirdiği argümanlardan birisi de buydu biliyorsun: “Bizi kapatırsanız tamamen Kürtçü partilere ortalığı bırakırsınız” diye bir kulis yapmışlardı ve etkili de olmuştu. Bu bana açıkçası çok riske edilebilecek bir özellik gibi gelmiyor. Ama yaşanan da riske ettiklerini gösteriyor. Ben bunu açıkçası çok irrasyonel buluyorum.
Şöyle, daha büyük bir şeyden baktığımızda AKP’nin projesi aslında Türkiye’yi bir çeşit Müslüman milleti olarak tanımlamak. Bunu bazı arkadaşlarımız da söylüyor akademide. Kürt meselesini de Kemalist Batılılaşma, Kemalist milliyetçiliğin sonucu ortaya çıkmış bir sorun olarak görüyordu. İkisinin birleştiği ortak bir düşman vardı, öteki vardı. Şimdi bu şey dağıldı. Arada bir miktar çözüm süreci de oldu. Cin şişeden çıktı gibi bir durum var. Ve İslamcı siyasetin önerdiği –ki AKP de bunu öneriyor son zamanlarda– İslam kardeşliği. İslam kardeşliği Kürtleri kesmiyor artık, benim gördüğüm, okuduğum o makalelerden falan. Dolayısıyla burada, bilmiyorum, bir çıkış yolu göremiyorum AKP’nin izlediği politikalardan. Parti-içi şeyini de kaybettiği için, çok fazla disiplinli ve lider odaklı bir parti olduğu için esnekliğini de kaybettiği için, ben bu Kürt meselesindeki gelecekteki politikalarını öngörülemez buluyorum.

Peki şu başkanlık meselesini biraz irdeleyecek olursak Menderes, Türkiye’de İslamî harekete veya Milli Görüş hareketine, daha çok yasal alanda varlığını gösteren, sistem-içi olmaya çalışan harekete baktığımız zaman, her ne kadar Erbakan döneminde çok güçlü bir liderlik olayı vardıysa da genellikle parlamenter demokrasi içerisinde kendisini tarif eden bir hareket vardı. Zaten bu hareketin iktidara gelebilmesi de parlamenter demokrasinin sayesinde oldu diye düşünüyorum. Yakın bir zamana kadar AKP içerisinde de bir başkanlık önermesi benim bildiğim kadarıyla yoktu. Bu nasıl oldu sence? Tayyip Erdoğan’ın giderek güçlenmesinin getirdiği doğal bir aşama mı bu?
İlk önce bir ek yapayım. İktidara gelmesi parlamenter sistem sayesinde oldu. Aynı zamanda o parlamenter sistem içinde Batı normlarına atıfta bulunarak kendisini meşrulaştırdı. Bu çok önemli. Bu Türkiye’ye Kemalist demokratikleşmesinin hediye ettiği bir şey, Batılılaşma falan. Şimdi onu terk etmiş durumda. İlk baştaki soruya da dokunan bir şey olduğu için söylüyorum. Çünkü çok kritikti. Türkiye’nin yerleşik sisteminde parlamenter çoğunluğu ele almanız yetmiyor iktidar olabilmeniz için. Onu aşmak için böyle bir şey yapmıştı. Ben bu başkanlık sistemi meselesinin biraz yine doğal olduğunu düşünmüyorum. Biraz zorlaya zorlaya oldu. Şöyle zorlaya zorlaya oldu: Bu ilk gündeme geldiğinde, parti içinde kimse desteklemedi bunu, teşkilatlar dahil. Fakat gerçekleşen olaylar, yaşadığımız olaylar ortaya bir fiilî durumun çıkmasına neden oldu. Ve bu fiilî durum başkanlık yönündeki gidişatı, başkanlık argümanlarını normalleştirmeye hizmet etti. Parti içinde kabul görmesini kolaylaştırdı. Şöyle düşünebiliriz: Bence burada Erdoğan’ın büyük bir ısrarı var. 7 Haziran seçimleri aslında başkanlık için bir referandumdu. Bu reddedildi orada. Sonra 1 Kasım seçimleri oldu. 1 Kasım seçimlerini Davutoğlu ekibi –sonradan tasfiye edildi– başka türlü yorumladı. Erdoğan ekibi yani danışmanlarının hemen seçimlerden sonra yaptığı birkaç açıklamaya baktığımızda başka türlü yorumladı. Onlar 1 Kasım’da halkın başkanlık istediğini, anayasa reformu istediğini –doğrudan başkanlık demediler bazen– söylediler. Oradaki gündem başkanlıktı. Ben mesela Davutoğlu’nun değiştirilmesinin de biraz bununla alakalı olduğunu düşünüyorum. Davutoğlu olsaydı hayatta Meclis grubunu tutamayacaktı çünkü, disipline alamayacaktı ve Anayasa paketi geçmeyecekti belki.

Ben orada bir anekdot anlatmak istiyorum, bu söylediğinle çok alâkalı bir şey. 1 Kasım’dan sonra Meclis’in açılışında Cumhurbaşkanı konuşma yaptığında ben de gazeteci olarak oradaydım. Yiğit Bulut Cumhurbaşkanı Danışmanı olarak oradaydı. Ben de kendisini daha önceden tanıdığım için şey diye sordum, niye milletvekili olmadığını, aday olmadığını sordum. Bana “Başkanlık sisteminde milletvekilinin ne değeri var ki?” demişti. O zaman bana o söylediği çok uçuk gelmişti. Ama şimdi baktığımız zaman –ki aradan çok fazla zaman geçmedi– o haklı çıkıyor. Öyle gözüküyor ve ben de orada yanılmış oluyorum.
Benim anladığım kadarıyla cumhurbaşkanı seçimi olduktan sonra bir numaralı gündem başkanlık sistemi. Bütün her şey buna yönelik tasarlanıyor Erdoğan tarafında. Şöyle düşünelim mesela: Bir ara fabrika ayarları diye bir tartışma oldu. Fabrika ayarlarına dönecek mi falan diye. Fabrika ayarlarına dönmek ne demek? Fabrika ayarlarına dönmek demek, veya öyle bir tartışma yapmak demek Erdoğan’ın 10 yıllık başbakanlığını, parti liderliğini gözden geçirmek demek. Bu övgü içereceği gibi eleştiriyi de içerecek. Dolayısıyla Erdoğan çok ulu bir siyasi figür olmaktan çıkacak. Bunun önü kesildi. Başkanlık projelerini de zedeleyecek bir şeydi bu mesela. Partiyi güçlendirecek bir şeydi. Bunun önünü kesti. Böyle bir şey olmadı. Fabrika ayarlarına dönmek demek Erdoğan’ı gözden geçirmek demek. Mümkün mü böyle bir şey?

Peki son olarak şeyle noktalayalım: Davutoğlu’ndan bahsettin, tasfiyeden bahsettin ama tasfiye henüz tam bitmedi. Şu günlerde o Pelikan’la beraber başlayan olay tekrar şiddetlendi. Sen de takip ediyorsundur. Peş peşe iktidara yakın yayın organlarında köşe yazarları alenen kendilerine yönelik büyük bir harekât olduğunu söylüyorlar, şikâyet ediyorlar. Ahmet Taşgetiren, Kemal Öztürk yazmıştı, Etyen Mahçupyan yazdı, başkaları da yazıyor. Çok sert bir çatışma yaşanıyor, iktidar savaşı yaşanıyor. Burada ben açıkçası şu anda sesini çıkartanların çok şansı olduğunu düşünmüyorum. Katılır mısın bana?
Bir kere bu yaşadıklarımız, kampanya dönemine girdiğimizi gösteriyor. Bu tür sesler “Bir olalım, iri olalım, diri olalım” denen şeyi zedeleyecek şeyler ve seçmenin biraz aklını karıştırabilir. Mesela “Hayır” oylarının artmasına neden olabilir. Bununla bağlantılı olarak evet, bir iktidar şansları yok, o yok, bu yok ama çok kritik dengeler var. Yüzde 1 bile etkili olursa bu büyük bir şeydir. Bence bunu engellemeye çalışıyorlar. Yoksa bir iktidar ortağı olma, iktidardan pay alma gibi bir şeyleri olduğunu düşünmüyorum. Konuşmalarıyla, yazdıklarıyla bazı argümanları, AKP’nin öne sürdüğü başkanlık yönündeki argümanları zayıflatabilecek şeyler söyleyebilirler. Ve bu kampanyayı etkileyebilir, seçmenin görüşlerinin daha farklı şekillenmesine neden olabilir. O yüzden böyle bir işe girdiklerini düşünüyorum ben.

Son olarak “yarın” başlığını doldurmak anlamında şunu sormak istiyorum: Şu anda bütün parti ve iktidar Erdoğan üzerine kurgulanıyor. Ne derece başarılı olduğunu ve olacağını göreceğiz. Ama hep bir post-Erdoğan, Erdoğan sonrası için bu sistem; başkanlık –ya da cumhurbaşkanlığı diyorlar ama başkanlık– sistemi her şeyi tek kişinin kontrol ettiği bir parti ve siyasi iktidar yapılanması, Erdoğan gibi güçlü bir figürle olan bir yapılanma, daha sonra nasıl deva olabilir? Şu haliyle güç anlamında ona yetişebilecek herhangi bir kimse gözükmüyor zaten partinin içerisinde. Dünyada bunun benzer örneklerinin de yaşandığını biliyoruz. Nasıl görmek gerekir? Bu sürdürülebilir bir model mi?
Değil. Sistem başkanlık sistemi de değil. Başkanlık sisteminde gerçekten katı bir güçler ayrılığı da olur. Burada öyle bir şey yok. Bayağı güçler birliği var. 1921 Meclisi’nin sahip olduğu yetkiler şimdi artık bir kişide toplanıyor gibi bir durum var. Venezüela’yı falan görüyoruz. Chávez gitti ülke darmadağın oldu. Bence bu Erdoğan’ın da taşıyabileceği bir yük değil, onu söyleyeyim. Onun için de çok fazla olacak bu. Dolayısıyla bu sistemin eğer olursa çöküşü an itibariyle başlamış diyebiliriz. Bir kişiyle olabilecek bir sistemden bahsetmiyoruz burada. Benim görüşüm bu yönde. Erdoğan gerçekten çok büyük bir lider, çok büyük bir siyasetçi. Çok da başarılı bir siyasetçi. Ama ülke yönetmek biraz başka bir şey. Orada kendisinin söylediği, şirket gibi yönetmek falan, o işler bence en sonunda hep beraber duvara çarpacağımız bir noktaya getirecek bizi. Anlayış itibariyle söylüyorum.

Evet Menderes, çok teşekkür ediyorum. Başkent Üniversitesi’nden Prof. Menderes Çınar’la AKP’nin dünü, bugünü ve yarınını tartıştık. Kendisine çok teşekkürler. Size de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus