balibar

Etienne Balibar: “Evrensel bir araya toplamaz, böler”

Post-marksist düşünür Etienne Balibar ile son kitabı “Des Universels” (Evrenseller) üzerine Le Monde Gazetesi’nden Jean Birnbaum konuştu. 9 Şubat 2017’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Yakın zamanda evrensellik sorunu üzerine bir kitap yayımladınız (“Des Universels”, Galilée, 2016). Bu kadar tanıdık gelen bu mefhum çoğu zaman karanlık kalıyor. Lise son sınıf öğrencilerine bir tanımını vermeniz gerekseydi, ne derdiniz?
İlle de aynı olmadan eşit olma imkânına; dolayısıyla kültürel bakımdan benzemek zorunda kalmadan yurttaşlar olma imkânına işaret eden bir değer olduğunu söylerdim.

İçinden geçtiğimiz dönemde de evrenselcilik bazen konsensüsle, öncelikle de gevşek ve safdil olduğu düşünülen, “kurulu düzeni sorgulamaz” bir solla birleştiriliyor… Oysa size göre evrenselcilik, bir idealizmden bambaşka bir şey. Yazdığınıza göre her evrenselcilik gerilim, hatta şiddet taşıyıcısı.
Önce, benim hedefim bir “sol duruş”u savunmak değil; evrenselciliği bir felsefe sorusu gibi tartışmak. Ama tabii ki soldanım; üstelik sol da evrensel sorusundan ayrılmaz olan tüm çatışmaları yaşıyor. Evrensel bir araya toplamaz, böler. Şiddet sürekli olarak mümkün. Ama benim öncelikle yazmaya çalıştığım şey, iç çatışmalar.

İlk sayabilecekleriniz hangileri?
İlki, zamandışı formüller arasa bile evrenselciliğin daima bir uygarlığın içinde kayıtlı olması. Bir yeri, varoluş koşulları ve bir dile getirme durumu var. Büyük zihinsel buluşları miras devralıyor: Mesela, İbrahimî [tevhid dinleri/tektanrıcı] dinler, demokratik kültürümüzün temeli olan insan ve yurttaş haklarının devrimci mefhumu, muayyen bir kozmopolitliğin genelleşmesi olarak çokkültürlülük, vb.. Dolayısıyla evrenselciliklerin birbirlerine rakip oldukları fikrini destekliyorum; öyle ki, mutlak bir evrenselcilikten bahsetmenin anlamı yok.
Neredeyse bir tarih yasası bu: Oluşan bir evrenselcilik bir başkasının yerini hiçbir zaman dolduramaz; bu yüzden çatışmalar tekrar etkinleştirilebilirler. Hegel’i bu kadar ilginç bulmamın nedeni de bu; tersten bir okuma yapmak şartıyla: Evrenselcilikler çatışması üzerine, özellikle de çelişkilerini “aşma”yı umarak Hıristiyanlık ile Aydınlanma çatışması üzerine çalışıp durmuştur.
Bugün gözlemlediğimiz de, dinî evrenselciliklerin bitmek bilmeyen bir bunalıma gark olmaları; bu sırada insan hakları temelli evrenselcilik de derin bir bunalıma girmiş durumda. Bunalımı henüz son bulmamış bir evrenselcilik ile bunalımı yeni başlamış bir evrenselciliğin karşı karşıya kaldığı bu durum, çarpışmanın şiddetini açıklıyor.

İnsanların çoğu için “evrenselcilik”, bir araya toplanma ve kardeşleşmeyle eşanlamlı. Oysa siz, evrenselciliğin tam ortasında dışlamanın da bulunduğunu söylüyorsunuz. Bunun anlamı nedir?
Elbette teorik bakımdan evrenselci ideal ile dışlama arasında çelişki bulunuyor. Mesele, bu karşıtların nasıl olup da bir madalyonun iki yüzü haline geldiklerini anlamakta. Benim tezim, dışlamanın evrensele hem topluluk hem de normallik dolambacıyla nüfuz ettiği.
Varlık nedenleri evrenselliğin bazı biçimler altında (imparatorluklar, kiliseler, uluslar, piyasalar…) teşviki olan topluluklar kurulduğu zaman, bireylerin kendilerini uydurmaları gereken aidiyet normları da konmuş olur. Hıristiyanlığın topluluk hakkındaki fikrini alırsanız, seçilmiş kullar ve cehennemlikler vardır.
Ulus fikri etrafında düğümlenmiş insan hakları topluluğu gibi modern bir siyasî topluluğu alırsanız, tam anlamıyla yabancı olanlar dışlandığı gibi, “hakiki milli olmayanlar” ya da faal yurttaşlığa elverişsiz olduğuna hükmedilenler de dışlanır. Kuşkusuz, sınırları yerinden oynatan bir itirazın konusudur bu. Kadınlar oy hakkına kavuşalı çok olmadı; işçiler ise hâlâ hakikaten seçilebilir değiller… Fakat ırkçılık sorunu fazladan bir çatışma boyutu katıyor.
Vaktiyle modern ırkçılığın, bastırılmış sömürgeciliğin yurttaşlığın tam kalbine kaydedilmesi olduğunu savunmuştum. Cumhuriyetçi ulusun, küreselleşmenin çatışmalarından yararlanarak durmadan geri dönen kara yüzüdür bu. Bugün de, Fransa’da, laikliğin muayyen bir kullanımıyla bunun trajik bir örneğini görüyoruz. Ulusun kendi değerleri ve hedefleri konusundaki kararsızlığı arttığı için, laikliğin de yurttaşlar arasında bir özgürlük ve eşitlik garantisi olma özelliği azalmakta ve bir dışlama söyleminin işlevini görmeye başlamakta.
Kaldı ki, burada dinî evrenselcilikle ortak olan, dışlamayı haklı göstermeye yönelik gerekçe, neredeyse daima, dışlananların evrenselciliği reddedenler olmaları, ya da onu doğru düzgün anlamaktan âciz kişiler olmalarından ibaret: “Özgürlük düşmanlarına [ya da böyle olduğu farz edilenlere] özgürlük yok”. Burada Batı’nın, ama aynı zamanda Doğu’nun da büyük bir değişmez değeri var: Şedit ve dışlayıcı olan bizatihi evrenselcilik değildir, evrenselcilikle topluluğun bileşimidir. Aslında bundan kaçınılamadığına göre, onu medenileştirmenin yolunu bulmak gerekir. Benim gözümde temel siyasî görev bu.

Bu fikirde epey uzağa gidiyorsunuz, mesela evrenselcilikle ırkçılığın “kaynağının aynı” olduğunu ileri sürdüğünüz zaman…
Dikkat, evrenselciliğin bizatihi ırkçı olduğunu söylemiyorum; içinde yaşadığımız evrenselcilik biçiminin ırkçılık olduğunu da söylemiyorum. Sadece, bunların birbiriyle hiç alâkası olmayan iki şey olduklarının zannedilebilmesini istemiyorum. İçinde yaşadığımız kurumların murdarlığını felsefi bakımdan düşünmeyi öğrenmeye ihtiyacımız olması bundan.
Evrenselcilik ve ırkçılık zıtlarının ortak kaynağı, en iyi temsilcilerinden biri Kant olan burjuva modernliğinin imal ettiği haliyle insan türü fikridir. Kant hem insan kişisine kayıtsız şartsız saygının teorisyeni, hem de ırkların kültürel eşitsizliğinin teorisyeni nasıl olabiliyor? En derin bilmece, hatta muamma buradadır. Bu ise öncelikle ilerlemeyi tanımlama tarzına bağlıdır; genel olarak insanın önüne bir ufuk açmaktan ibaret değildir bu; aynı zamanda, bazı tür, milliyet ya da eğitim/terbiye özelliklerini insanîliğin normları olarak kurmaktır.
Bazı değişik biçimlerle de olsa, 18. yüzyıldaki Fransız ve Amerikan devrimcilerin ve hâlâ sebeplendiğimiz 19. yüzyıldaki toplumsal özgürleşme hareketlerinin ortak söylemidir bu. Ama benim gözümde temel önemde olan şey, böyle bir evrenselciliğin direnişe de izin vermesidir. 18. yüzyılda, Fransız Olympe de Gouges ve Britanyalı Mary Wollstonecraft, evrenselliğin eril bir normla özdeşleştirilmesinin tüm erkek ve kadınların özgürlüğe ve eşit haklara erişimi önermesiyle çeliştiğini ilan ederek siyasî feminizmi kurdular.
Dolayısıyla evrenselciliğe kendi ilkeleri adına itiraz edilebilir; sömürgecilik-karşıtı söylemin bütün bir kısmının da yaptığı gibi. Bkz.: Toussaint Louverture ve Frantz Fanon, William E. B. Du Bois, Aimé Césaire. Her evrenselciliğin içinde işleyen gerilimin diğer yüzü bu: Ayrımcılıkları haklı gösterebilir, ama isyan ve ayaklanmayı da mümkün kılar.

“Türkiye’den aldığım mesajlar çoğu zaman uykumu kaçırıyor”

“Saeculum. Kültür, Din, İdeoloji” (Saeculum. Culture, religion, idéologie, Galilée, 2012) başlıklı güzel denemenizde, en şiddetli çarpışmaların bir evrenselcilikle bir partikülarizmi karşı karşıya getirenler değil, iki rakip evrenselciliği karşı karşıya getirenler olduğunu kaydediyorsunuz. Bu bakış açısıyla, cihadcılık da bizzat son derece saldırgan bir evrenselcilik oluyor. Suriye’ye, Rakka’ya gidin de demokratik evrenselciliği ve çelişkilerini tartışın isterseniz!
Doğru, özgürlük alanları ufalıyor… Diktatörlük yönetimi altına giren bütün bu ülkelerde, özgürlüğünü ya da canını riske atmadan düşünmek ve tartışmak imkânsız. Şu sıra Türkiye’den aldığım mesajlar çoğu zaman uyumama engel oluyor. Ama burada ayrımlar yapılması da gerekiyor: IŞİD cihadcılığın yerel bir varyantı, genel olarak Müslüman fondamantalizmiyle aynı şey değil. Fondamantalizm ise, farklı gelenekleri ve modernizm çeşitleri arasında derinlemesine bölünmüş olan İslam’la aynı şey değil elbette.
Başka zamanlarda da olduğu gibi, bir diktatörlüğün mutlağa göndermede bulunarak eline geçirebileceği ideolojik kaynakları saptıyoruz; fakat evrenselci olan İslam’dır, IŞİD değil. Ve barbar olan IŞİD’dir, İslam değil. Fakat tabii ki IŞİD İslam için hakiki bir sorundur. Bu hususta, hassasiyetler o kadar canlı ki, meramını anlatmak çok zor. Ocak 2015 saldırılarından sonra, Libération’a yazdığım bir yazı başıma çok kakıldı. Şu cümle vardı içinde: “Yazgımız Müslümanların elinde”.
Benim zihnimde bunun anlamı şu değildi: “Müslümanlar, ya acil olarak modernleşirsiniz ya da mahvolursunuz, biz de sizinle beraber!” Bunun anlamı, şayet direniş bizatihi İslam’dan gelmezse, şeylerin geri döndürülmez biçimde vahimleşeceğiydi. Sorumlulukları ötekinin üzerine atmanın bir şekli değildi bu; kaldı ki öteki de bizzat bir parçamız. Fakat her birimizin muayyen bir yer işgal ettiği ve muayyen bir dille konuşmak zorunda olduğu da doğru.
Şahsen tabii ki seküler olana bir ayrıcalık tanıma eğilimim var; başıma kakılan da bu oldu. Ama nasıl başka türlü olsun ki? Müslüman’a ya da Katolik’e dönüşecek halim yok; komünist oldum, bilirsiniz, çok yetiştirici bir dinî tecrübedir bu… Bu yüzden, dinî söylem ile seküler söylemi kendi yasaklarını ihlal edebilir kılan bir nevi umumileştirilmiş bir sapkın mezhep icat etmemiz gerektiğini de yazdım.

Avrupa üzerine çok yazmış (“Avrupa, Kriz ve Son mu?” [Europe, crise et fin ?], Le Bord de l’eau, 2016) ve “Biz Avrupalılar” demekte tereddüt etmeyen siz, Fransa’nın “evrenselci bir ulus” olduğunu ilan eden Jean-Luc Mélenchon’u işittiğinizde ne tepki veriyorsunuz?
Onunla konuşabilseydim, “asaletin şânındandır” sözünün eşdeğeri olması koşuluyla, yani “Cumhuriyet’in şânındandır” diyerek bu söylemi kabul edebileceğimi söylerdim. Cumhuriyet artık Cumhuriyet’in ulusla özdeşleştirilmesine dayanamayan muayyen bir evrenselciliğe zorunlu kılmaktadır. Cumhuriyetçi kalmak için Fransa’nın kendini aşması, yurttaşlığın sınırların ötesine taşması fikrini dile getirmesi gerekir. Dolayısıyla, “Fransızlar, biraz daha çabalayın…” [Çevirenin notu: Marquis de Sade’ın Yatak Odasında Felsefe (çev: Kerim Sadî, Ayrıntı Yay., 2016) adlı kitabındaki “Fransızlar! Cumhuriyetçi olmak istiyorsanız biraz daha çabalayın ” bölümü.]
Avrupa’ya gelince; bütün mesele Fransızların sorunlarının kıta bütünü dışında çözülüp çözülemeyeceğini bilmektir. Ben çözülemeyeceğine kaniyim — Avrupa en beterini yapsa bile Yunanistan’da da. Avrupa projesinden vazgeçiş üzerine kurulan her program şovenizme batmaya mahkûmdur; ya da Trump’çılığa.
Ben bunu deyince, dostum Chantal Mouffe [radikal solun felsefi çehresi] gibi kimseler üzerime üşüşüyorlar ve bana: “Sen hangi gezegende yaşıyorsun? Halk sınıflarını vahşi kapitalizmden koruma olanağı sağlayan tek çerçeve ulusal kimliktir!” diyorlar. Yanıldıklarını sanıyorum, ama elbette bunu kanıtlamak gerek. Bunu bir namus meselesi yapıyorum: Ne toplumsal eleştiriden ne de enternasyonalizmden vazgeçmek istiyorum.

Sizin gibi post-Marksist soldan bir çehre için özgün olan şey, kimliksel kasılmaya ve “sınırsız melezlik” diye adlandırdığınıza aynı enerjiyle karşı çıkmanız. Size göre, kimlik bilinci olmaksızın bir evrenselcilik mümkün değil. Her evrenselciliğin kökleri var.
Elbette, çünkü kendi kendine “ben kimim?” diye sormadan yaşayamayan insanî özneleriz. Kimse kimliksiz, ya da rastlantısal şekilde kimlik değiştirerek yaşayamaz; ama tek bir kimliğin dayatılması da hiçbir zaman şiddetsiz mümkün olmamıştır. Bence, Amerikalı teorisyen Judith Butler bu noktada haklıdır; söyledikleri, rastlantısal şekilde sürekli kimlik değiştirilebileceğini ileri süren queer ya da postmodern söylemin tutucu varyantlarıyla karıştırılmazsa. Ve aslında, aşılmaz bir çelişki söz konusu. Yalnızca bunu düzenlemekle uğraşılabilir.
Filozof Vincent Descombes, bir aidiyeti hedeflemesine rağmen bireylere mal edilen kimlik mefhumunun paradoksal olduğunu iyi göstermiştir. Ama şunu ekleyeceğim: Ya ortaklaşa sahip olduğumuzu vurgulamak ya da aksine kendimizi ayırt etmek, hatta ortaklıktan çekilmek için, kendi kimliğimizden ya da bu kimliği ötekilerle ilişkiye sokan şeyden söz ederiz. Biri olmadan diğeri olmaz.
Yeni zorluk, bugün hepimizin, birbirinin yerini tutabilir tanınma kıstasları olmayan çoklu toplulukların parçası olmamızdır. Bunun için evrenseli yumuşatmadan ya da onu bir partikülarizmler toplamına düşürmeden çoğullaştırmanın bir yolunu arıyorum. Diller, kültürler ve kimlikler arasında umumîleştirilmiş tercüme stratejileri inşa etmekten ibaret bu. Sadece filolojik ya da edebî olmayıp toplumsal bir menzili de olan bir arayış bu.
Tercüme ve çatışma, evrenselin şiddeti üzerine çalışmamın iki diyalektik kutbudur da diyebiliriz. Hiçbir şeyi belirlenmemişliğin yaşamaya değer olmadığına inanıyorum ve aynı anda birçok şey olmanın kolay olmadığını teslim ediyorum. Ama imkânsız değil bu; hatta çoğumuzun buna, kendinden mahrum kalma tecrübesinden başka şekilde erişebilmesi gerek. İhtiyacımız olan kozmopolitizm, etkin ya da aktif diye adlandırmayı deneyeceğim, muayyen bir kimlik rahatsızlığı talep ediyor.

5077177_6_a344_le-philosophe-etienne-balibar_c099339f2c05161da3eacda5b670d970

İnceden inceye Etienne Balibar
Paris’te bir çatı katında, iki hizmet odası birleştirilmiş. Dışarıda Montsouris Parkı. İçeride, bir yığın kitap, kâğıtlar arasında kaybolmuş bir bilgisayar, duvarlarda ise aile fotoğrafları, Jeanne’ın
güzel bir portresi, torunların desenleri (“Nice yıllara Etienne!”).
Etienne Balibar koltuğuna gömülü buyur ediyor, dikkatli ve gönül okşayıcı, ama gözkapakları inik, kulağı kirişte bir erkek kedi gibi. Söyleşinin sürdüğü iki saat boyunca, tuhafça gülümseyecek ve gözlerini
açmayacak. Bakışının yokluğu adeta şunu ilan ediyor: Fikirlerim içeride, onlara öyle kolay erişemezsiniz.
“Önünde nasıl duracağımı bilemiyorum” diyordu dostu Jacques Derrida (1930-2004); filozofumuz da, mutlak konukseverlikle sonsuz bulanıklığı bir arada götürme hususunda onunla aynı tarzda; belirsizliğin bir
kuvvet olduğunun, düşünme iddiasında olan herkes için belki tek kuvvet olduğunun da kanaati bu. Pusulasını şaşırmış dönemimiz basit söze susamışken, Etienne Balibar kolaylığı seçmiyor; zira ondaki radikallik, ince ayrıntı radikalliği. Onun siyasî düşüncesi kestirip atmaktan tiksiniyor; çatlakları teşhir etmeyi, özgürleşme söyleminin içinde işleyen çelişkileri oymayı, aşınmış anahtar-sözcükler etrafında dolanmayı tercih ediyor: eşitlik, haklar, yurttaşlık, sınırlar, evrensel, şiddet, medenîlik/sivillik…

Kontrpiyede

Karmaşıklık sevgisinin nadiren baskın çıktığı post-Marksist solun çehreleri arasında, Balibar daha ziyade tek başına. Louis Althusser’in öğrencisi ve 1981’de ihraç edildiği Komünist Parti’nin eski bir militanı olarak, kamusal alanda sık sık tavır beyan etti; örneğin yasadışı göçmenlere ya da Filistinlilere destek oldu. Fakat
yakından bakıldığında, zikredilen hedefler ne olursa olsun, Balibar nadiren umulduğu yerde bulunuyor; yoldaşlarını (ya da öyle olduğu varsayılanları) kontrpiyede bırakıyor.
Bu özgürlüğü Amerika’ya yoğun gidiş-gelişleriyle de besleniyor; orada üniversitede ders veriyor ve tercüme edilip tartışılan nadir Fransız entelektüellerinden biri olarak kendini kabul ettiriyor. Aldığı tavırlarıyla mutabık olsanız da olmasanız da, cömert olduğu kadar zor da olan, başkalarını okuyup çok zikreden bu filozofta, düşünmek ve apaçık gözlerle harekete geçmek için kaynaklar bulunacaktır.