MHP İstanbul Milletvekili Atila Kaya ile söyleşi: Referandum ve ülkücü hareket

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/308673271″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. MHP İstanbul milletvekili Atila Kaya konuğumuz. Atila hoşgeldin.
Hoşbulduk, sağolun.

Sen çok ilginç bir durumdasın. Referandumda Devlet Bahçeli’nin oyunun “Evet” olacağını açıklamasından sonra genel başkan yardımcılığından kendi isteğinle ayrıldın. “Hayır” diyorsun, ama galiba disipline sevk edilmeyen ender sayıda milletvekilinden birisin. Nedir bu olay? Onu bir özetlesene. Ne oldu parti içinde?
Yani aslında şu: Türkiye’nin aslında gündeminden çıkmış olan bu başkanlık tartışmaları… Biliyorsunuz daha önce çok sık bir şekilde başkanlık meselesi Türkiye’nin gündemini işgal etti, ama 7 Haziran seçimleriyle beraber, özellikle o dönem Sn. Cumhurbaşkanı’nın “400 milletvekili verin bu işi bitirelim” başlığı altında yürüttüğü o seçim kampanyası neticesinde, bırakınız başkanlığa yetecek sayıyı, milletimiz AKP’ye tek başına iktidar imkânını bile vermedi. Böylelikle o zaman Sn. Başbakan Davutoğlu’nun da “Türkiye’nin gündeminden bu başkanlık meselesi çıkmıştır” diye bir ifadesi olmuştu. 15 Temmuz’dan sonra bu zaten artık küllenmiş bir durumdayken, birdenbire fiili durumun hukukileştirilmesi adı altında birdenbire bu mesele Türkiye’nin gündemine sokuldu.

Senin partin soktu ama.
Evet. Dolayısıyla bu gündeme gelince, bu mesele nasıl bir neticeye varacak diye bir bekleyişimiz oldu işin doğrusu. Ben şimdi Başkanlık Divanı üyesiyim belirttiğin gibi, Genel Başkan Yardımcısıyım. En son bir grup toplantısının çıkışında Genel Başkanımızın “Benim bir oyum var, hem Meclis’teki anayasa oylamasında, hem de eğer referanduma giderse halkta ‘Evet’ oyu vereceğim” dediği anda bir Genel Başkan Yardımcısı olarak da benim kaçınılmaz bir şekilde tavrımı, tercihimi ortaya koymam lazım. Hem Genel Başkan Yardımcısı olup, hem Genel Başkan’ın “Evet” dediği bir yerde onun yardımcısı olarak bu şeyi devam ettirmek, inanmadığım, ülkemin yararına, partimin yararına olacağına inanmadığım bir meselede ikiyüzlü bir tavrın içerisinde olamazdık. Dolayısıyla “Hayır” diyeceğim için genel başkan yardımcılığı görevinden istifa ettim. Ondan sonra süreç Meclis’te gereken sayıyı bularak… Önümüzde bir referandum süreci var. Bu referandum sürecine… Tabii bu arada bizim özellikle 1980’den sonra ülkücü hareketin yeniden toparlanması sürecinde görev almış Ocak Genel Başkanlığı, bizim ocaktan başlayarak Ocak Genel Başkanlığı görevini yapan 10-12 civarında arkadaşımız halen mevcut Ocak Genel Başkanımız dışında şu ana kadar Ocak Genel Başkanlığı yapan arkadaşlar olarak bir araya gelip bir basın açıklamasıyla kamuoyuna hep beraber ortak “Hayır” tavrımızı…

Onu ben soracaktım. Sen –şimdi bilmeyenler için– 12 Eylül’de hapis yatmış birisin. Daha sonra Ülkü Ocakları’nın özellikle toparlanması sürecinde özellikle Bahçeli’yle beraber… Çünkü parti içerisinde farklı eğilimler vardı. 1997-2003, o zamanlar hatta sizinle röportaj da yapmıştık. O tarihlerde Ülkü Ocakları Başkanı’ydın. Değişik, özellikle 90’lı ve 2000’li yıllarda Ocak Başkanlığı yapmış 12 kişi mi?
80’den sonra…

80’den sonra.
Yani işte Suat Başaran, İrfan Özcan, Azmi Karamahmutoğlu, Harun Öztürk, Servet Avcı, Musavat Dervişoğlu…

Hepiniz “Hayır”cı mısınız?
Evet.

Peki kampanya mı yürütüyorsunuz?
Kampanya, işte dün Denizli’den başladık. Dün Harun Öztürk, Suat Başaran, ben Denizli’deydik. Orada ilk toplantımızı yapmış olduk.

Yapamadınız sanki, başınıza bir şeyler gelmiş.
Enteresan tabii. Başımıza gelen şu: Daha önce orada bu kongre sürecinde görevden alınan arkadaşlar var, il ve ilçe başkanları. Bazı arkadaşların iştirakıyla bu kampanyanın ilk şeyini buradan başlatalım dedik. Tabii arkadaşlar kaymakamlığa müracaat ediyorlar. Sohbetimizin, oradaki toplantımızın konusu da milli iradenin önemi. MHP milletvekili, milli irade falan da AKP’nin çok sık kullandığı bir kavram, kaymakam da “bu MHP milletvekili, iyi bir şey”… Çarçabuk hatta iş kolaylaştırılarak izin veriliyor. Tahminim daha sonra herhalde birileri devreye girdi, “Bunlar ‘Hayır’cı, böyle bir şeyler var” deyince programdan bir gün önce Emniyet Müdürlüğü müracaat eden arkadaşları arayarak kaymakamlığın emriyle bunun iptal edildiğini bildiriyor arkadaşlara. Onlar da bizi aradılar. Biz de dedik ki: “Halk Eğitim Salonu’nda yapılacak, orası olmaz da Denizli’de bir park olur, bir bahçe olur, bir sokak buluruz yani biz bu toplantıyı yapacak”. Arkadaşlarımıza ilan edilmiş. Bunun üzerine birtakım görüşmeler… En sonunda bir düğün salonunda biz bu toplantımızı gerçekten yoğun bir katılımla da gerçekleştirdik.

Peki, Atila Kaya, olay nedir? Şunu biliyoruz: MHP yakın bir zamana kadar başkanlık sistemine çok net bir şekilde karşıydı. Sonra da 15 Temmuz’dan sonra Devlet Bahçeli bunu ortaya attı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da tekrar bu olaya çekti. Burada siz eski duruşu mu savunuyorsunuz? Tam olarak ne oluyor MHP’nin içerisinde? Herkes de bize soruyor. Biz birazcık MHP’yi bilen gazeteciler olarak, “Ne oldu, Devlet Bahçeli niye böyle yapıyor?” diye sorduklarında, açıkçası…
Şimdi durum şu: Somut ve objektif bir durum olarak bizim hem 7 Haziran hem 1 Kasım seçimlerinde millete sunmuş olduğumuz seçim beyannamemiz var. Orada MHP’nin, eksiklerin giderilmesi suretiyle parlamenter sistemin daha güçlendirilerek devamından yana olduğumuzu ifade ediyoruz biz. Bunu söylüyoruz. Ama daha sonra birtakım gerekçelerle bu görüşten vazgeçilmiş oldu netice itibariyle. Şimdi gerekçelere bakalım. Birinci gerekçe: Fiili durumun yasal bir boyut kazanması, hukukileştirilmesi. Aslında bunu söylemek hukuki meşruiyet ve siyasi meşruiyeti birbirinden ayıramamak durumunu ortaya çıkarıyor. Fiili durumu hukukileştirmek demek hukuksuzluğa prim vermek anlamına gelir bir yönüyle. Diğer yönüyle de hukuk devleti anlayışına bundan daha büyük bir tehdidi ben göremiyorum. Diğer taraftan işte bu fiili durumu diyelim hukukileştirdiniz. Yarın bu fiili durumlar tekrarlamaya başlarsa ne yapacağız? Bu sorunun cevabı var mı? Bunu “Ben beğenmediğim mahkeme kararları olduğu zaman anayasayı tanımıyorum, mahkemeyi kınıyorum” diyen birtakım zihniyetlerin gerekçe olarak öne sürmesi gayet normal. Ama yani milliyetçi anlayışı benimsemiş, milletin egemenliğini, egemenliğin millete ait olduğunu benimsemiş bir anlayışın bunu ortaya sürmesini ben son derece yanlış buluyorum. Birincisi bu. İkincisi: Bir beka meselesi gündeme getiriliyor. Deniliyor ki –aslında bunu iktidar söylüyor– ilk defa, bakınız Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir siyasal iktidar, 15 yıllık tek başına, mutlak iktidar olan bir parti, hem başbakan, hem cumhurbaşkanı 15 yılın sonunda diyor ki: “Türkiye bir beka sorunuyla karşı karşıya”. Deniliyor ki: “Bir beka meselesi var, bu meselenin giderilmesi için bu parlamenter sistem yeterli değil, bu mevcut sistemin değiştirilmesi lazım.” Bu gerekçeyi öne sürenlerin, Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı beka sorununun neden parlamenter rejim içerisinde aşılamadığını, çözülemediğini, başkanlık denen ama aslında başkanlık da olmayan bu sistem geldiği zaman bu beka sorununun nasıl giderileceğini somut bir şekilde ortaya koymaları lazım. Baktığımız zaman böyle somut bir gerçeklik yok. Sadece birtakım sloganvari ifadelerle karşı karşıya kalıyoruz. Sonra bir başka soru da burada aklımıza geliyor: 15 senenin sonunda Türkiye’yi beka sorunuyla yüz yüze bırakan kim? Bu mevcut iktidar mı, Sn. Cumhurbaşkanı mı? Türkiye’yi bu durumdan kurtaracak olan kim? Eğer Türkiye’yi beka sorunuyla karşı karşıya olmaktan kurtaracak olan bu iktidarsa o zaman başka bir soru geliyor: Türkiye’yi bu duruma kim düşürdü? Türkiye’yi beka sorunuyla yüz yüze bırakanlara adeta onları mükâfatlandırır gibi bütün sistemlerdeki güçleri toplayıp tek bir insana verilebilir mi? Bakın bu getirilmek istenen sistem nasıl bir sistem? İşte bu dünyada 200’e yakın devlet var. 200 tane sistem yok dünyada. Bilinen sistemler var: Başkanlık sistemleri, yarı-başkanlık, parlamenter sistem. Mutlak monarşileri, diktatörlükleri bir tarafa bırakarak söylüyorum. Bu getirilen paket diyelim, başkanlık sistemindeki, yarı başkanlık sistemindeki ve parlamenter sistemdeki yürütmeye verilen bütün yetkileri toparlamış, paketin içine koymuş. Ama bu her üç sistemdeki yürütmeyi dengeleyen, denetleyen, frenleyen mekanizmaları da paketin dışına bırakmış. Öyle bir sistemle karşı karşıyayız. Şimdi siz Türkiye’yi beka sorunuyla yüz yüze bırakan bir iktidara adeta onu mükâfatlandırır gibi getirip dünyada eşi benzeri olmayan bir yetkiyi, bir gücü veriyorsunuz. Bu sistem değişiklikleri kumar oynanacak bir mesele değil. Rus ruleti gibi bir şey bu getirilen şey.

Peki, şunu sormak istiyorum, çok soru var da: Sen benim bildiğim kadarıyla Devlet Bahçeli’ye çok yakın bir ülkücüsün. Öyle böyle değil. Çünkü parti ve ocaklar arasındaki bağı sen ve birkaç arkadaşınız kurdunuz. O dönemleri gazeteci olarak izliyordum. Çok kritik kongrelerde siz bayağı etkili oldunuz. Şimdi yolunuz ayrılmışa benziyor. Aranızda konuştunuz mu, bunun bir hukuku oluştu mu? Yoksa kavgalı mısınız?
Kavgalı değiliz. Biliyorsunuz Dokuz Işık doktrini var. Bu Dokuz Işık doktrininin umdelerinden birisi de –altıncısı– “hürriyetçilik ve şahsiyetçilik” prensibidir. Bu Dokuz Işık’taki “hürriyetçilik ve şahsiyetçilik” prensibinin ben en doyurucu, en ayakları yere basan açıklamasını, yorumunu Genel Başkanım Sn. Devlet Bahçeli’den öğrendim diyeyim. O şeyi Sn. Genel Başkanımız özellikle bu kongre süreçlerinde şöyle yorumlardı hep: “ ‘Hürriyetçilik ve şahsiyetçilik’ demek, şahsiyet sahibi her ülkücünün hür iradesiyle bir karar alması ve bizim hepimizin de bu karara saygı duymasıdır” şeklinde yorumlamıştı. Yani bu anlamda, bir anlamda da parti içindeki demokrasi ve farklı görüşlere zemin hazırlayan, onların ifade edilmesine zemin hazırlayan bir yorum “hürriyetçilik ve şahsiyetçilik” prensibinin bu şekilde yorumlanması. Dolayısıyla ben bu şekilde yorumluyorum. Ve esasen bu meseleyi parti-içi mesele olarak da hiçbir zaman görmedim. Başkanlık Divanı’ndaki görevimden bu istifa, yaptığım istifa açıklamamda da bunu bir parti-içi meselesi olarak görmediğimi –hatta biliyorsunuz bu olağanüstü kongre sürecinde aday adayı olan arkadaşlarımız vardı–, bu istifamızın da başkalarıyla ilişkilendirilmesinin de yanlış olacağını söyledim.

Tam onu soracaktım. Senin ve bazı beraber hareket ettiğiniz kişilerin o diğer rakip ya da aday olanlarla bir alâkanız yok.
Şu an itibariyle yok. Benim en azından hiçbir zaman olmadı. Ocak Genel Başkanlığı yapmış olan arkadaşlarımızdan birkaçının farklı aday arkadaşlarla beraberlikleri oldu. Ama onlar da bu meseleyi bir parti-içi meselesi olarak görmediklerini, işin doğrusu ülke meselesi olarak gördüklerini, onun için böyle bir…

Yani sonuçta “Hayır” demekte, aynı noktada birleşecek. Peki, biliyorsun bu “Evet” kampı, özellikle siyasi iktidar, propagandayı daha çok kimlerin “Hayır” dediği üzerinden kuruyor. Ve en çok da öne çıkarttıkları husus PKK’nın, Kandil’in “Hayır” dediği. Bu husus herhalde, siz buna kolaylıkla cevap veriyorsunuz ama, bundan rahatsız da oluyorsunuzdur herhalde.
Cevabı çok basit. Onu ben sosyal medyada da ifade ettim. Ülkücü herhangi bir konuda bir tercihte bulunacağı zaman kimin nerede durduğuna değil doğrunun nerede olduğuna bakarak karar verir. Yani biz bu meseleye bakışımızda getirilen paket diyelim, anayasa değişiklik teklifi ülkemizi, milletimizi ciddi risklere götürebilecek bir sonuç doğurabileceği için “Hayır” dedik. Dolayısıyla kim ne demiş, kim nerede durmuş… Özellikle ideolojik hareketler açısından. Böyle bakacak olursak 2010 referandumunda bu sefer sayılan çeşitli grupların tavırları başka olmuştu ve bunlar da benzeşen tavırlar. Ya da TBMM’de çeşitli kanunlar çıkıyor. Bu kanunların çıkmasında bazen bütün gruplar karşı çıkıyor bakıyorsunuz iktidarın getirdiği şeye. O zaman şimdi bunları bu şekilde suçlamak iktidarın, daha doğrusu “Evet” kampanyasını yürütenlerin kendi kampanyalarının, “Evet”in altını dolduramamaları, bunu vatandaşımıza yeterince izah edememeleri, ancak karşılarındakileri birtakım ithamlarla suçlamak, zan altında bırakmak suretiyle bir sonuç alma gayreti olarak görüyorum. Çok açık bir soru var işte, biraz önce ifade ettim. Türkiye’nin belli başlı sorunları var. Türkiye’nin bu belli başlı beka sorunu, anayasanın ilk 4 maddesinden tut da bir sürü ekonomik sorunlar, bütün bu sorunlar parlamenter sistem içerisinde neden çözülemiyor? Ne gibi eksiklikler var? Ve başkanlık sistemi geldiği zaman, bunların ifade ettiği bu sistem geçtiği zaman bu sorunlar nasıl çözülecek? Türkiye’nin dış politikada yapmış olduğu yanlışlar, hatalar, terörle mücadele noktasında yapmış olduğu hatalar yanlışlar… Onun bedelini bu millet ödüyor, milletin çocukları ödüyor. Ekonominin geldiği durum… Bütün bu alanlarla ilgili ne eksiğiniz vardı? Bütün bunları çözmede, bunları toplumun gündeminden bir sorun olarak çıkarmakta bu sistem sizin önünüze hangi engelleri koyuyor? Hani engeller vardı? Bunları somut, objektif şekilde ortaya koyun. Deyin ki “Şu şu engeller vardı, bunlardan dolayı biz terör sorununu çözemedik, ekonomide bu sorunları aşamadık, dış politikada şunları yerine getiremedik. Başkanlık sistemi geldiği zaman şu şu sebeplerden dolayı bütün bunları aşacağız.” Bunlar yok. Bakınız, bu ülkenin kaderini yakından ilgilendiren bir mesele. Doğru dürüst tartışılmadı kamuoyunda. Bu işin gündeme getiriliş sürecini şöyle bir hatırlayalım. Doğru dürüst tartışılmadı. Meclis’te alelacele komisyonlarda gece gündüz çalışmak üzere, adeta yangından mal kaçırır gibi bir şeyle apar topar Meclis’ten geçirildi. Niye? Çünkü bu mevcut şeyi izah edecek şeylerden yoksunlar.

Peki, sizin harekete geldiğimiz zaman, çeşitli spekülasyonlar yapılıyor. Bir kere normal şartlarda baktığımız zaman Cumhurbaşkanı’nın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oy, ya da son seçimde AK Parti’nin aldığı oy falan, aslında MHP’ye ihtiyaç olmadan da bu paketi geçirmesi çok imkânsız değildi teorik olarak.
Ama Meclis’ten geçiremiyorlardı. 330’u bulması lazım.

Şimdi referandum oylamasında baktığımız zaman… Sen sahaya da indin, zaten tabanla da ocaklar üzerinden ilişkisi çok olan birisin. Hep o soruluyor, ülkücü hareketin tabanı, MHP’nin seçmen tabanının tercihi ne olacak? Bu konuda elde birtakım veriler var mı?
Şöyle söyleyeyim: Şimdi bu en son Meclis’ten geçinceye kadar… İstifa süreci yaklaşık bir ay oldu. O sürede mevcut teşkilatlarla yapmış olduğumuz görüşmeler, ziyaretler, onların Ankara’ya gelişlerinde yapmış olduğum ziyaretler, oralardan edindiğim intibalar, yaklaşık bir aydan beri yapılan görüşmeler bizim tabanda önemli ölçüde bir hayal kırıklığı yarattı. Bu tutum değişikliğinin diyelim, çok ciddi ölçüde bir hayal kırıklığı, bir öfke, bir kızgınlık yarattığı çok açık bir şekilde ortada. Aslında bunu çok fazla speküle etmenin anlamı yok; çok somut bir şey. Bugün ne? Pazartesi. Bugünden bir çağrı yapılsa, denilse ki önümüzdeki Pazar günü bizim il, ilçe, belde bütün teşkilatlarımızda üyelerimizin iştirakıyla bir nabız yoklaması yapacağız. Bu meseleye bakış, “Evet” mi diyorsunuz, “Hayır” mı diyorsunuz, her türlü spekülasyon biter. Başkalarının söylediği de, benim söylediğim de âfâkî gelebilir ama benim görebildiğim kadarıyla çok büyük oranda “Hayır” yönünde bir eğilim var tabanda.

Peki şöyle bir şey var: Buradan referandumdan “Hayır” çıkarsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan cumhurbaşkanlığını sürdürecek. İstediği olmayacak belki, ama fiili durumu büyük ölçüde sürdürmeye çalışacak. Sonuçta kaybedeceği çok fazla bir şey yok, ama kaybedeceği bir şeyler var tabii. Mesela MHP, böyle kendisinin olmayan bir olaya bu kadar angaje olmuş bir parti genel merkezinin… Burada “Evet” dışında bir seçenek çıkma ihtimali çok kötü olur değil mi MHP için?
Yani ben tabii bu süreci hep MHP üzerinden ya da MHP içindeki birtakım tartışmalar üzerinden yapılmasını çok doğru bulmuyorum, şu açıdan: Çünkü netice itibariyle MHP’den önce, ülkenin kaderini, bu ülkede yaşayan 80 milyonu yakından ilgilendirecek bir durum bu. Dolayısıyla meseleyi bu boyutlara çektiğimiz zaman, MHP’nin içindeki tartışmalara, bir anlamda o içerideki birtakım kutuplaşmaların şeyiyle birtakım tavır alışlar söz konusu olabiliyor. Dolayısıyla bizim buradaki bütün bu arkadaşlar olarak hedefimiz bunu partinin iç meseleleri, 16 Nisan’dan sonraki meseleler o zaman konuşulur, ama 16 Nisan’a kadar bu getirilen paketin yanlışlıkları, ülkemizi karşı karşıya bırakacağı tehlikeler, bütün bunları milletimizle, arkadaşlarımızla paylaşmak.

Orada yalnız şöyle bir şey var: Senin Denizli olayında yaşadığın gibi, çok kolay olmayacak. Mesela Meral Akşener’in de başına Çanakkale’de geldi. Bayağı bir önünüz tıkalı sanki.
Aslında bu bile, diyelim ki iki aydan az kaldı, biz dolaşabildiğimiz kadar dolaşıp bunu anlatacağız ama, bu yaşanan birkaç olay bile Türkiye’yi yarınlarda nelerin beklediğini göstermesi bakımından çok örneklik olaylar bunlar. Hukukun olmadığı, –yasal bir izin almışsınız, sonra bir görevli, oradaki Mülki İdare Amiri keyfi bir kararla diyor ki “bunu iptal ettim”– hukukun olmadığı bir yerde hakların nasıl güvence altında olmadığı, nasıl tehlikelerle karşı karşıya kaldığı ortaya çıkar. Bu anayasa şeyine getirmek istiyorum, bununla ilgili 1789 Fransız İhtilali’nde İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. maddesi diyor ki “Hakların güvence altında olmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir ülkede anayasa yoktur” diyor. Görünüşte bir anayasa olsa da anayasa yoktur. Aynı şekilde Montesquieu Kanunların Ruhu’nda diyor ki “Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde hürriyet yoktur.” Bu işte son dediğimiz, Denizli’de yaşanan örnekler onu gösteriyor. Haklarımızın hiçbir yasal, hukuki şeyi yok, olmadığı zaman… Düşünün ki iki yüz yıllık bizim bir şeyimiz var. Eksikleriyle, yanlışlarıyla bir parlamenter sistem tecrübemiz var. Şimdi bu getirilen şey bütün bunların hepsini ortadan kaldırıyor. Yasamayı bir insan belirleyecek, yürütme zaten kendisi, yargıyı ona bağlıyorsunuz doğrudan doğruya. Tek adam rejimi, parti devleti. Şimdi normalde bir vatandaş kaymakamlığa, valiliğe gittiği zaman şimdiye kadar, devletin kaymakamı, valisi… Gerçi son zamanlarda bu çok aşındırıldı ama böyle bir anlayış vardı. Ama şimdi gidiyorsunuz, oradaki yetkili siyasal iktidarın hoşuna gitmeyen bir programı, faaliyeti hemen yasaklayabiliyor. Gerekçesi de yok.

Peki sen parti-içi meselelere girmek istemiyorsun ama şu da bir realite değil mi? 1969 –en geç o tarihten, halbuki ta 44 davasına kadar da gidebilir ama 69’dan diyelim– partili bir ülkücü hareket denince bir gelenek var. Bu gelenek yol ayrımında gibi bir şey. Abartıyor muyum?
Yani topyekûn hareketin geleceğini ilgilendirememesi. Niye? Eğer bu anayasa değişiklik paketi halk tarafından kabul edilirse yarın bununla ilgili ilave düzenlemeler var. Birtakım kanunlarda değişiklikler yapılması lazım. Seçim kanunu, siyasi partiler kanunu… Zaten bu sistemin kurgulanışına baktığınız zaman iki partili sistemi ön plana çıkaran, şimdi başkanlık seçimiyle meclis seçimlerinin aynı gün yapılması da o şeyi sağlamaya yönelik. Muhtemelen seçim barajlarının düşürüleceği ve daraltılmış bölge sisteminin –çünkü konuşulan şey o– getirileceği bir yapı. Bu yapı iki partiyi bir de belki bölgesel, etnik birtakım partilere şey şansı tanıyabilecek bir sistem. Bir de böyle baktığınız zaman hareketin içerisindeki –bizim partimiz açısından– şu grup, şu kanat, muhalifler, mevcut yönetim falan değil, topyekûn hareketin kaderini yakından ilgilendirmesi bakımından önemli. Meseleye öyle bakıyoruz biz. İkincisi, bir milliyetçi olarak, milletimiz için en iyi şeyleri istiyoruz. İstemek bizim en tabii hakkımız. Demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, hukukun üstünlüğünün, yargının bağımsız olduğu… bunlar çok büyük tecrübelerden, acı tecrübeler sonucu ulaşılmış kavramlar, değerler. Bir milliyetçi olarak ben mensubu olduğum millet için bunları istiyorum. Ama bu, bütün bunları ortadan kaldıran, bütün kuvvetleri tek bir elde toplayan… Geçen Sn. Cumhurbaşkanı diyor ki “Bütün güçler tek bir elde toplanıyor”. Şimdi bütün hepsini bir yerde topladığın zaman elveda demokrasi, elveda haklar, elveda hürriyet diyebilirsin. Çok açık ve net. Bir de milliyetçi olarak, bu milli irade… Milli iradeyle milliyetçi düşünce arasındaki bağı sağlayan da bu değerlerdir aslında. Yani hukukun üstünlüğü, insan hak ve hürriyetleri, bağımsız yargı, vatandaşların kanunlar karşısında eşitliği; bütün bunlar. Dolayısıyla milliyetçi olarak bütün bunları savunmamız milliyetçilik fikrinin, düşüncesinin bir sonucudur. Dolayısıyla siz millete ait olması gereken, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deyip ondan sonra her şeyi bir kişiye teslim ederseniz bu milliyetçiliğe de ters bir yaklaşım olur.

Peki bitirelim. Ne bekliyorsun?
Ben şöyle söyleyeyim: Gördüğüm kadarıyla şu anda “kararsızlar” denilen bir kesim de var ama, özellikle “Evet” cenahında bile çok ciddi soru işaretleri var. “Evet”le ilgili getirilen gerekçeler hiç kimseyi tatmin etmiyor. Bir de insanların aklına şöyle bir soru geliyor: Diyelim ki şu geçtiğimiz süreç içerisinde AKP seçimlerde tek başına iktidar şansını yakaladı. Yarınlarda bunun böyle devam edeceğinin garantisi var mı? Yarın toplumun bütün bu kazanımlarına, değerlerine ters birinin geldiğini şey yapalım. O zaman bu yetkilerle bugün “Evet” diyen belli kesimlerin o zaman konumları ne olur? İnsanlar bunu da düşünüyorlar. Bu da ciddi bir soru işareti. En büyük tereddüt yaratan husus şu: “15 yılda ülkeyi şuradan aldık şuraya getirdik” diyorsunuz, “Uçurduk. Şuradan aldık şuraya getirdik, her alanda büyük başarılar elde ettik.” Bunu bu sistemle yaptı. Şimdi bu sistem senin bazı şeyleri yapmanda sana hangi engelleri çıkardı? Bunu somut, objektif şekilde –öyle slogan atarak değil– ortaya koy. Başkanlık sistemi dediğin sistem geldiği zaman bunu nasıl çözeceğini bana bir anlat. Bunu sorduğun zaman cevap yok. Bu önemli bir şey. İnsanları tereddüte sürükleyen önemli bir husus. Yani bir de şu var tabii: Bu kampanya eşit şartlarda yürütülen bir kampanya değil. Özel televizyonlarda biliyorsunuz bu seçim zamanları partilere eşit süre tanıma şeyi vardı. Onu kaldırdılar KHK ile. Devletin televizyonunun durumu ortada zaten. Bir taraftan “Hayır” diyenler toplumun önemli… Bütün araştırmalara bakarsanız bıçak sırtı. Belki biraz vaktimiz de doldu ama. Bir taraftan “Milli birlik, çok ihtiyacımız var, milli seferberlik” diyorsunuz, diğer taraftan toplumu ikiye bölecek bir ayrışmaya yol açacak bir şeyi getirip milletin önüne koyuyorsunuz. Başlı başına bir çelişki. Ama bunu yürütürken bile, işte, efendim, ne denildi geçen? “Hayır demek 15 Temmuz’la beraber olmak demek.” Ben Denizli’de de söyledim, 15 Temmuz’da ilk duyduğumuzda silahımızı aldık gittik. Önce parti genel merkezimize. Darbe oluyor işte. Oradan da gittik TBMM’ye. Milletin bize vermiş olduğu egemenliği orada boşu boşuna, süs olsun diye şey yapmadık. Gerekirse her türlü, fiili bir şekilde buna direnmek için. Sen şimdi kalkıp diyorsun ki “15 Temmuz darbecileriyle beraber olmak demek”. Ya da terörle mücadele etmiş, onunla ön plana çıkmış şahsiyetler var. Şimdi “Hayır” diyorlar. İşte bunları getirip “Hayır” diyenleri terörle özdeşleştirme durumuna sokuyor. Bir taraftan da eşit olmayan, devletin bütün imkanlarıyla propaganda yürütülüyor. Diğer taraftan da işte belli gruplar, siyasi partiler mütevazi imkânlarıyla faaliyet yürütüyor. Ama tabii bir milliyetçi olarak, millete her zaman inanmış, milletin sağduyusuna güvenen bir insanım. Ben bu konuda milletimizin her türlü siyasi parti mülahazasının üzerinde bir yaklaşımla bu getirilmek istenen tek parti, tek adam anlayışına geçit vermeyeceğine inanıyorum.

Çok teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.

Evet. Devlet Bahçeli’yle görüş ayrılığına düşünce Genel Başkan Yardımcılığı’ndan istifa eden MHP İstanbul milletvekili Sn. Atila Kaya’yla referandum konusunu konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus