Dani Rodrik: Avrupa, daha ne kadar Avrupa’ya tahammül edebilir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Uluslararası siyasi ekonomi alanında dünya çapında bir isim olan Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dani Rodrik’in 14 Mart 2017’de project-syndicate.org’ta çıkan yazısını Ezgi Likya İrgil çevirdi.

Prof. Dani Rodrik
Prof. Dani Rodrik

Avrupa Birliği (AB) bu ay, kuruluş antlaşması olan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu oluşturan Roma Anlaşması’nın 60. yıl dönümünü kutlayacak. Kutlamak için kesinlikle çok şey var. Yüzyıllar süren savaşlar, karışıklıklar ve toplu katliamlardan sonra, Avrupa huzura ve istenilen demokratikliğe erdi. Dahası, AB, on bir eski Sovyet blok ülkesini, onlara komünizm sonrası başarılı bir şekilde yol göstererek, kendi bünyesine kattı. Ve şu anki eşitsizlikler çağında, AB üyesi ülkeler dünyanın herhangi bir yerine kıyasla en düşük gelir eşitsizliği seviyelerine ulaştı.
Ancak bunlar geçmişte kalan başarılar oldular. Bugün AB derin bir varoluş krizinin içine sürüklenirken geleceği çok şüpheli. Bu belirtiler her yerde: Brexit, Yunanistan ve İspanya’daki ezici genç işsizlik seviyeleri, İtalya’daki borç ve durgunluk, popülist hareketlerin yükselişi ve göçmenler ile Euro’ya karşı bir tepki. Bunların hepsi Avrupa’nın kurumlarının büyük çapta gözden geçirilmesi ve gereken düzeltmelerin yapılması gerektiğini işaret ediyor.

Juncker’in yeni raporu

Bu nedenle, Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker tarafından Avrupa’nın geleceği üzerine yayınlanan yeni resmi rapor (white paper) tam zamanında imdada yetişti. Juncker, beş olası izlenebilecek yol öneriyor: mevcut gündem ile devam etmek; yalnızca tek pazara odaklanmak; entegrasyon yolunda bazı ülkelerin diğerlerinden daha hızlı ilerlemesine izin vermek; gündemi sınırlamak; bütünleştirici ve tamamlayıcı uyum için daha istekli bir tavırla ilerlemek.
Avrupa’daki politikacılar iç politikalarındaki çekişmelerle, Brüksel’deki AB kurumlarıysa popüler hayal kırıklığının hedefi olmakla meşgulken, Juncker ancak bu kadar riske girebilmiş. Ancak Juncker’in raporu AB’nin karşı karşıya kaldığı ve üstesinden gelmesi gereken esas zorluklardan kaçınarak yine hayal kırıklığı yaratıyor.
Eğer Avrupa demokrasileri sağlıklarını yeniden kazanacaksa, ekonomik ve siyasi entegrasyon eşzamanlı gerçekleşmelidir. Ya siyasi bütünleşme ekonomik entegrasyona yetişecek ya da ekonomik entegrasyonun boyutlarının azaltılacaktır. Bu karardan kaçınıldığı sürece AB işlevsiz kalacaktır.
Bu çarpıcı seçimle karşı karşıya kaldıklarında, üye devletlerin ekonomik ve politik entegrasyon sürekliliği boyunca farklı pozisyonlarda kalmaları muhtemel. Bu, Avrupa’nın uyumu sağlayacak esneklik ve kurumsal düzenlemelerinin geliştirmesi gerektiğini gösteriyor.

Önce ekonomi, sonra siyaset

En başından beri, Avrupa “işlevsel” bir argüman üzerine kurulmuştu: politik entegrasyon ekonomik entegrasyonu izleyecekti. Juncker’ın resmi raporu, Avrupa Ekonomik Topluluğu kurucusu (ve Fransız başbakanı) Robert Schuman’ın 1950 yılındaki bir sözüyle başlıyor: “Avrupa tek seferde ya da tek bir plana göre oluşturulmayacaktır. İlk önce, fiili bir dayanışma yaratan, somut başarılar yoluyla inşa edilecektir.” İlk önce ekonomik işbirliği mekanizmalarını oluşturun ki bu ortak siyasi kurumlara zemin hazırlasın.
Bu yaklaşım başlangıçta iyi işledi. Ekonomik entegrasyonun, politik entegrasyondan bir adım önde olmasını sağladı, ancak çok önde de değil. Sonra, 1980’lerin ardından, AB bir bilinmezin içine doğru sürüklendi. Avrupa ekonomilerini birleştirmeyi amaçlayan, yalnızca malların değil aynı zamanda hizmetlerin, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımını engelleyen ulusal politikalardan uzaklaşarak hırslı bir tek pazar amacını benimsedi. Üye ülkelerin bir alt kümesi arasında tek bir para birimi oluşturan Euro, bu gündemin mantıksal genişlemesiydi. Bu, Avrupa ölçeğinde hiperküreselleşmeydi.
Yeni gündem pek çok faktörlerin birleşmesiyle oluşturuldu. Pek çok ekonomist ve teknokrat, Avrupa hükümetlerinin çok müdahaleci hale geldiğini ve derin ekonomik entegrasyonun ve tek bir para biriminin devleti disipline edeceğini düşündüler. Bu açıdan bakıldığında, entegrasyon sürecinin ekonomik ve siyasi kolları arasındaki dengesizlik durumun bir özelliği oldu, hatası değil.

Tek piyasanın gelişmesi

Bununla birlikte, pek çok politikacı, dengesizliğin potansiyel olarak sorunlu olduğunu kabul etti. Ancak işlevselciliğin her halükarda durumu kurtarmaya elvereceğini varsaydılar: yeterli zaman verildiğinde ve piyasa göz önüne alındığında, tek piyasanın gelişmesi için yarı federal siyasi kurumlar dayanak oluşturmak durumundadırlar.
Önde gelen Avrupa güçleri de bu durumda rol oynadı. Fransızlar, ekonomik otoriteyi Brüksel’deki bürokratlara kaydırmanın Fransız ulusal gücünü ve küresel prestijini artıracağını düşünmüş; Almanya’nın birleşmesiyle ilgili Fransa’nın onayını almak isteyen Almanlar ise bu fikre eşlik etmişlerdi.
Ancak alternatif vardı. Avrupa, ekonomik entegrasyonun yanısıra ortak bir sosyal model geliştirilmesine izin verebilirdi. Bu sadece piyasaların değil; sosyal politikaların, iş piyasası kurumlarının ve mali düzenlemelerinin de birleştirilmesini gerektiriyordu. Avrupa’daki sosyal model çeşitliliği ve ortak kurallar üzerinde anlaşmaya varmanın zorluğu, entegrasyonun hızı ve kapsamı üzerinde doğal bir frenleme mekanizması olurdu.
Bir dezavantaj olmanın ötesinde, bu, entegrasyonun en istenen hız ve derece ile fayda sağlayan bir düzeltme olurdu. Sonuçta daha entegre olmuş haliyle daha küçük bir AB ya da bugünkü kadar üyeye sahip ancak ekonomik açıdan daha az iddialı bir AB olabilirdi.

Geç kalınmış olabilir

Bugün AB’nin ekonomik ve siyasi entegrasyonu için çabalamakta çok geç kalınmış olabilir. Her beş Avrupalıdan birinden azı iktidarın üye ulus devletlerden uzaklaştırmasını tercih ediyor.
İyimserler, bunun, Brüksel’e veya Strazburg’a karşı olan hoşnutsuzluğun, halkın tek pazarlı ve halka çekici gelen alternatif bir modelin eksikliğinde, teknokratik odaklı “daha fazla Avrupa” ile ilişkilendirilmesinden kaynaklı oluşan hoşnutsuzluktan daha az olacağını söyleyebilirler. Belki de ortaya çıkan yeni liderler ve siyasi oluşumlar, böyle bir model oluşturmayı ve reforme edilmiş bir Avrupa projesi hakkında heyecan uyandırmayı başaracaktır.
Diğer taraftan, karamsarlar ise, Berlin ve Paris’teki iktidar koridorlarının derin ve karanlık köşelerinde, ekonomistler ile avukatların gizlice ekonomik birliğin gevşetilmesinin artık ertelenemeyeceği bir B planı hazırladıklarını ummaktalar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus