AKP’deki “gizli hayırcılar”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/316094764″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Referanduma 10 gün var ve aslında genel olarak bir sessizlik hâkim. Kampanya çok yoğun ve gürültülü bir şekilde gitmiyor ama tahminlerime göre –ki birçok kişinin de benzer şekilde düşündüğüne tanık oluyorum– çekişmeli bir yarış söz konusu. Peki çekişmeli bir yarış varsa neden çok fazla ses çıkmıyor? Burada bence cevabı aslında kolay bir soru bu. Çünkü bu yarışı çekişmeli kılan en önemli unsur, sessizliği tercih ediyor. Şöyle ki burada referandum sürecinden itibaren yaptığım bazı yayınlarda hep ısrarla altını çizdiğim bir husus var: Bu referandumu esas olarak AKP tabanı belirleyecek. AKP tabanında da “Evet”te bir bloklaşma yok. Yüzde yüz bir şekilde ya da çok ezici bir çoğunluğunun tartışmasız bir şekilde “Evet” vereceğini söylemek mümkün değil.
Ben bunu şöyle değerlendirdim, daha önceki yayınlarda da söyledim, tekrar söyleyeyim: Türkiye’de 1 Kasım değil 7 Haziran öncesine benzer bir iklim var. Yani 7 Haziran’da Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidarı kaybetmişti. Ama daha sonra 1 Kasım’da –ki arada çok sert günler geçmişti, terör ağırlıklı günler geçmişti– AKP tek başına iktidarı tekrar yakalamıştı. Şu anda Türkiye’de referandum sürecinde 7 Haziran’a benzer bir atmosfer olduğu kanısındayım. Bu da şu anlama geliyor: AKP’nin seçmeninin içerisinde bu referandumda parti yönetiminin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işaret ettiği istikamette, yani “Evet” yönünde oy kullanmayı düşünmeyen hatırı sayılır bir bölüm olsa gerek.

Gül ve Arınç’ın tercihi biliniyor

Son günlerde üst üste birtakım açıklamalar, sözler görüyoruz. Mesela biz burada Cuma günü ana haber bültenine, Güne Bakış’a Ali Bayramoğlu’nu konuk ettiğimizde, Ali Bayramoğlu AKP içerisinde “Gizli ‘Hayır’cılar” diye bir grubun konuşulduğundan söz etmişti. Bu şaşırtıcı değildi aslında. Daha sonra Abdullah Gül’ün Kayseri mitingine gitmemesi üzerinden çok ciddi meseleler konuşuldu, tartışmalar yapıldı. Abdullah Gül’ün zaten, Fehmi Koru’nun da yazdığı gibi ve burada bizim yayınımızda söylediği gibi parlamenter sistemi tercih ettiğini biliyoruz. Şöyle biliyoruz: Tayyip Erdoğan başkanlık sistemini ilk gündeme getirdiği zaman, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olduğu dönemde, nispeten özgür bir tartışma ortamının olduğu dönemde AKP’nin içerisinde Abdullah Gül başta olmak üzere Bülent Arınç ve birçok kişi parlamenter demokrasiyi tercih ettiklerini açık bir şekilde deklare etmişlerdi.
O zamandan bu zamana Türkiye’de çok şey yaşandı. Ama bu kişilerin o görüşlerinden vazgeçtiklerine dair net bir tutumlarını görmedik. Hatta tam tersine bunların üzerine bir de bu kişiler parti içerisinde etkisizleştirildiler ve dışlandılar. Tayyip Erdoğan’la aralarındaki mesafenin daha da arttığını, büyüdüğünü rahatlıkla görüyoruz. Dolayısıyla bu kişilerin anayasa paketine oy vermeme ihtimallerinin, eski duruşları da göz önüne alındığında çok yüksek olduğunu kolaylıkla düşünebiliriz.

Kuvvetler birliği

Kaldı ki ilk dile getirildiği zaman başkanlık sistemi ABD ya da Fransa gibi örnekler üzerinden konuşuluyordu. Şimdi Türk tipi diye yeni bir sistem getirildi ve bunda ABD ve Fransa gibi örneklerde hiçbir şekilde olmayan bir kuvvetler birliği görüyoruz. Çünkü dünyadaki başkanlık sistemlerinin önemli bir kısmında, demokratik ülkelerdeki başkanlık sistemlerinde kuvvetler ayrılığının çok güçlü bir şekilde vurgulandığını ve başkanın çok ciddi bir şekilde denetlenmekte olduğunu görüyoruz. Bu pakette de böyle bir şeyin olmadığı net bir şekilde ortada. Dolayısıyla Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin pozisyonlarının daha da kuvvetlenmiş olduğunu pekâlâ varsayabiliriz.
Bugün Cumhuriyet’te Erdem Gül ve Hürriyet’te Murat Yetkin de bunları yazdılar. Murat Yetkin tabii burada çok önemli bir noktanın altını çizdi. O da Devlet Bahçeli’nin, yani referandum sürecinde “Evet” kampanyasında Tayyip Erdoğan’ın en önemli müttefikinin Abdullah Gül’e çok kızmış olması ve Abdullah Gül’ün Kayseri’deki mitinge gitmemiş olmasını çok sert bir şekilde eleştirmesi. Murat yazısında şöyle bir şey söylüyor: “MHP’nin tabanında çok ciddi bir şekilde ‘Hayır’a yöneliş olduğu ortada. Dolayısıyla yarın öbür gün referandumdan ‘Hayır’ çıkarsa Bahçeli bunun sorumlusunun kendi partisi değil Abdullah Gül ve diğerleri olduğunu söyleyecektir ve bugünden onun hazırlığını yapıyor” diyor.

İktidarın İstanbul endişesi

Ortada gerçekten bir “Hayır” çıkma ihtimali çok ciddi bir şekilde dillerde, konuşuluyor. Ve “Evet” yanlılarının da çok net bir şekilde “Evet” çıkacağına dair inançlı bir şekilde konuştuklarını görmüyorum. Bunun en önemli nedeni de, tekrardan söyleyeyim, özellikle siyasi iktidarın, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi tabanlarındaki fire ihtimalinden ciddi bir şekilde endişeleniyor olmaları. En çok İstanbul telaffuz ediliyor. Abdulkadir Selvi’nin yazılarında da gördüğümüz gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan özellikle İstanbul’a çok ağırlık veriyor. Normal şartlarda İstanbul AKP’nin çok rahat bir şekilde bu referandumda da başarılı çıkması beklenecek bir yer. Ama İstanbul’da bir risk varsa AKP için, demek ki AKP’nin içerisinde ciddi bir çatlak ihtimali var.
Peki neden bu çatlak? Şimdi burada genellikle şöyle bir şey yapılıyor: Şu şu kişiler “Evet” vermeyecek çünkü bunları Tayyip Erdoğan dışladı. Ben bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Başında da söyledim, bu kişiler dışlandıkları için “Hayır”a yönelmeyecekler. Tam tersine başkanlık sistemi ve Tayyip Erdoğan’ın tek adam projesine yatkın olmadıkları, sıcak bakmadıkları için dışlandılar. Şimdi tabii bugün bu kişilerin hiçbirisi açık bir şekilde, net bir şekilde çıkıp da pozisyonlarını dile getirmiyorlar. Ama duyuyoruz. Değişik yerlerde –değişik ortamlarda diyelim yeni tabirle– birtakım açıklamalar yaptıklarını, sohbetlerde konuştuklarını duyuyorum, ki bunlar çok şaşırtıcı değil.
Bu hareketi ve partiyi takip eden birisi olarak, bu kişilerin çoğunu tanıyan birisi olarak, onlara atfedilen pozisyonlar beni şaşırtmıyor. Ben de birçoğunun –isimleri tekrarlamaya gerek yok– özellikle AKP’nin kuruluş sürecinde yer alan, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nden gelip, yenilikçi hareketten gelip AKP içerisinde yer alan isimlerin büyük bir çoğunluğunun bu anayasa paketine “Evet” verme ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum.

Evet ve Hayır sonrasında Türkiye senaryoları

“Evet” verme ihtimali sıfır değil. Çünkü buradan Tayyip Erdoğan’ın bir yenilgisinin çıkması, yaşanması halinde neyin yaşanabileceği, nelerin olabileceği konusunda kafalar net değil ve bazıları bundan endişe ediyor olabilir. Ama bazıları –çok iyi biliyorum, bazılarıyla şahsen sohbet de ettim– Tayyip Erdoğan’ın yaşayabileceği böyle bir başarısızlığın, sandıktan “Hayır”ın çıkmasının Türkiye ve AKP, hatta Tayyip Erdoğan için de iyi olacağına inanıyor. Samimi bir şekilde bunu dile getiriyorlar. Ama bazıları da çok emin değil. Yaşanabileceklerden ürktükleri için belki de istemeye istemeye “Evet”e yönelecekler.
Ama şunu çok rahat söyleyebilirim ki AKP’nin kuruluş sürecinde özellikle etkili olan insanların büyük bir kısmı bu pakete sıcak bakmıyor, bu paketten rahatsız. Çünkü AKP’nin kuruluş sürecinde dile getirdikleriyle, parti programıyla, tüzüğüyle, ilk sloganlarıyla bugün anayasa paketinde gösterilen, talep edilenler arasında çok büyük fark var. Bir kere daha söylemiştim, tekrar söyleyebilirim rahatlıkla, AKP’nin kuruluş sürecinde dile getirilen söylemler ve sloganlarla, ilk yazılı metinlerle bugün pekâlâ bu başkanlık sistemi ya da cumhurbaşkanlığına sistemine karşı (adına ne derseniz deyin), anayasa değişikliğine karşı çok etkili bir şekilde muhalefet etmek mümkün. Yani AKP’nin şu anda yapmak istediğine, AKP’nin ilk aşamada yapmak istedikleriyle karşı çıkmak mümkün. Ve bazıları hâlâ o ilk yılların düşünce perspektifini muhafaza ediyorlar. Bundan sonra yaşanması söz konusu olanlardan ciddi bir şekilde endişe ediyorlar.

Kürt meselesi faktörü

Bir diğer husus tabii ki Kürt meselesi. Bunun üzerinde çok da fazla, tekrar tekrar durmaya gerek yok. Artık bu bayağı bir netleşmiş durumda. Anladığım kadarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son Diyarbakır mitinginde de bir kere daha bu görülmüş. Zaten bölgede son dönemde yaşananlar, çözüm sürecinden uzaklaşmış olmak, bunun üzerine yaşananlar ve nihayet bu paketin MHP’yle beraber getiriliyor olması, AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kürt seçmeni nezdindeki kredisini iyice azaltmış olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Bu aslında çok daha geniş bir olay. Sadece AKP içerisindeki bir hesaplaşma değil. Bu aslında Türkiye’de İslamî hareketin dönüşümüyle ilgili ve benim ısrarla öne sürdüğüm İslamî hareketin iflasıyla ilgili bir olay. Çok büyük bir başarısızlık yaşıyor Türkiye’de İslamî hareket. Dolayısıyla referanduma bu iflasla beraber giriyor Türkiye. Ve bunun sandığa bir şekilde yansıyacağını, çok ciddi bir şekilde düşünüyorum. Bunu da yarın daha genel bir başlık altında, Türkiye’de “İslamcılık ve referandum” başlığı altında tartışmak istiyorum. Burada sadece AKP’yi değil, AKP dışındaki cemaatlerin de, grupların da, İslamcı şahsiyetlerin de referanduma nasıl baktıklarını ve ne tür pozisyonlar aldıklarını değerlendirmek istiyorum. Tabii şöyle bir şey söylemek mümkün değil – o yarının konusu ama: Türkiye’de bütün cemaatler Tayyip Erdoğan’a mesafe alıyor falan değil. Tam tersine cemaatlerin büyük bir kısmının şu anda Tayyip Erdoğan’a ve onun çizgisine angaje olduğunu söyleyebiliriz. Ama buna rağmen çok ciddi bir sıkıntı var orada, bunu da yarın konuşmak üzere diyelim. Bugünlük bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus