Türkiye’de selefi cihatçılık neden ve nasıl güçleniyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/319451722″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Selefi cihadcılığın Türkiye’de neden ve nasıl yükseldiğini anlatmak istiyorum. Bu nereden çıktı diyebilirsiniz. Çünkü son dönemlerde Türkiye’de çok fazla gündemde olan bir husus değil. En son yılbaşı gecesi Reina’da katliam şeklindeki saldırının dışında pek bir gelişme yaşanmadı. Ancak tam da bu nedenle aslında, bu konuların konuşulmasında yarar var. Olaylar sıcağı sıcağına konuşulduğu zaman daha serinkanlı yaklaşmak mümkün olmayabiliyor. Bir diğer husus ama, benim bugün bu yayını yapmamın en önemli nedeni, Cuma günü yaptığım “İslamcılığın iflası ve referandum” yayınında, ülkede Selefi İslamcılığın, Selefi cihadcılığın ciddi bir şekilde güçlendiğini söyledim. Yani İslamcılığın iflası yaşanmakla birlikte Selefi cihadcılık güçlü bir şekilde Türkiye’de var dedim. Bunun üzerine gerçekten çok kişi ne demek istediğimi sordular, açmamı istediler. Daha önce yayınlar yapmıştım bu konuda. Ama belli ki birtakım şeyleri tekrarlamak yararlı olabilir.
Bunu bir gözlem olarak dile getiriyorum. Genellikle Türkiye’de El Kaide, IŞİD gibi yapılara karşı insanlar temennileriyle hareket ederler. Ülkede El Kaide’nin ilk büyük saldırılarının olduğu tarihlerde mesela, öncesinde Türkiye’de bir El Kaide olgusu olduğu, bir riski, tehlikesi olduğu söylendiğinde, çok küçümsenmişti bu uyarılar. Önem verilmemişti. İstanbul’da 2003’teki Kasım saldırıları yaşandığında, “El Kaide değil aslında” falan dendi. El Kaide çıktıktan sonra da, “Bir daha bir şey yapamaz” dendi. Böyle geçiştirilmek isteniyor. IŞİD konusunda da Türkiye’de gerçek anlamda bir yüzleşme olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Bu konu ciddi bir şekilde ne devlet ne de sivil toplum tarafından ele alınmış değil. Ama böyle bir olgu var.

Sisyphos’un kayası

Peki neden var? Ben neye dayanarak bunu iddia ediyorum? Birtakım gözlemlerime, özellikle de İslamî hareketin dünyada ve Türkiye’de, özellikle Türkiye’de yaşadığı değişime, dönüşüme bakarak bu iddiayı dile getiriyorum. Birçok neden var Türkiye’de. IŞİD’in ve benzeri yapıların Türkiye’de kök bulmasına, güçlenmesine ve örgütlenmesine kapı aralayan birçok şey var. Daha önce, yakın bir zaman kadar, özellikle Suriye’de iç savaş başladığı dönemde ve Türkiye’nin muhalefete angaje olduğu dönemde, zaten devletin kapıları açık tutmak ve dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye savaşmaya giden, Türkiye’den de gidenlere dokunmamak gibi bir politikası vardı. Ve bir anlamda bunlara göz yumuldu. O dönem büyük ölçüde kapandı. Türkiye’nin kendisi zaten devlet olarak IŞİD’le savaşmaya gitti. Ama kapı kapansa da Türkiye’den hâlâ gidenler var. Gitmeseler bile Türkiye’de benzer şeyleri düşünenler var.
Peki bunun nedenleri nedir? Niçin böyle bir şey Türkiye’de kök bulabiliyor? O meşhur Anadolu İslam’ı denen, radikalizme geçit vermeyen olgu yalan mı? Böyle bir şey sahiden yok mu gibi soruları sormak lazım. Her şeyden önce çok güncel bir şeyle başlamak isterim. Bugün, biraz önce, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, Türkiye’nin 2004 öncesine dönüşüne yönelik bir karar aldı. Siyasî denetime tâbi tutma kararı aldı. Bu çok büyük, çok acı bir gelişme. O tarihlerde Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakeresi aldığı tarihi hatırlıyorum. Bir önceki Kopenhag zirvesini Kopenhag’da izlemiş bir gazeteciyim. O dönemde gerek ülkeyi yönetenlerin, gerekse toplumun önemli bir kesiminin nasıl bir coşku içerisinde olduğunu, AB sürecindeki olumlu gelişmelerin nasıl bir coşkuya, heyecana yol açtığını ve Türkiye’nin dinamizmini katladığını çok iyi bilen birisiyim.
Ve aradan geçen 13 yıl sonra tekrar, Sisyphos’un kayası gibi kaya tekrar aşağıda. Yani yukarıya taşınmış olan, zirveye çok az kala tekrar aşağı indi. Türkiye büyük bir ihtimalle önümüzdeki süreçte artık AB gibi bir şeyin hayalini bile kuramayacak.
Bunun Selefi cihadcılıkla ne alâkası var? Çok alâkası var. Çünkü Türkiye bir kere yönünü kaybetti. Türkiye yönü olan, Batılılaşmayı, AB’ye tam üyelik perspektifini, –ki yakın bir zamana kadar AKP yöneticileri de bunu Cumhuriyet’ten sonra en büyük proje olarak savunurlardı, dillendirirlerdi ama bunu bir şekilde uzun bir süredir bıraktıkları biliyorduk– şimdi bu olayın adı konuşmaya başlandı. Yönünü kaybetmiş bir ülkede her türlü aşırılığın, her türlü köktenciliğin neşet etmesi çok kolaydır. Türkiye Batı’yla olan meselesini çözmek yerine, Batılılaşma sürecini tamamlamak yerine, hızla siyasetçilerin, ülkeyi yönetenlerin yönlendirmesiyle en kolay olan Batı-karşıtlığına döndü. Bunun siyasî sonuçlarından birisinin de Batı-karşıtlığını her şeyin temeline koymuş olan Selefi cihadcı hareketlerin güçlenmesi olarak, böyle bir sonuca varacağı aşikâr.

Fay hatları

Bir kere Türkiye’de son dönemde yaşanan aşırı, devlet eliyle teşvik edilen Batı ve Avrupa karşıtlığının çok elverişli bir iklim olduğunu kabul etmemiz lazım. Türkiye’nin Batı’dan kendini koparması, Türkiye’nin Doğu’ya yönelmesi anlamına gelmiyor. Bunu bir başka yayında –muhtemelen yarın yaparım– daha geniş tartışmayı düşünüyorum. Ama Doğu diye bir şey yok. Türkiye’nin Batı’yla olan ilişkisinin kapanması, Türkiye’nin kendi içine kapanması anlamına geliyor. Kendi içine kapanan bir ülke de kendi içinde yıllardır çözemediği bir yığın iç sorunla baş başa kalması anlamına geliyor. Kürt sorunu var, mezhep farklılıkları meselesi var, yaşam tarzı farklılıkları meselesi var. Ve biliyoruz ki Selefi cihadcı hareketler, bütün bu fay hatlarını çok iyi kullanan hareketler. Irak’ta güçlenmelerini Şii düşmanlığı üzerinden sağlamışlardı. Suriye’de de benzer bir şey yaşandığını, mezhep kavgası üzerinden yürüdüklerini biliyoruz. Suriye’de yine özellikle Kürtlere karşı saldırganlıklarını biliyoruz. Türkiye de bu anlamda çok ciddi elverişli bir zemin oluyor.
Batı’yla ilişkileri neredeyse en aza inmiş bir Türkiye. Bunun beraberinde getirilmesi kaçınılmaz olan ekonomik sıkıntılar ve böyle bir ortamda kaybın, kaybetmenin, yoksullaşmanın ve yoksunlaşmanın giderek artacağı, artmakta olduğu bir ülkede tabii ki IŞİD vb. yapılar çok daha rahat taban bulabiliyorlar. Sloganlarına, yaklaşımlarına çok daha rahat insanların kulak kabartmasını sağlıyorlar. İşin bir bu yönü var.

Resmi İslamcılığın krizi

Bu bağlamda yine, Türkiye’de son dönemde çok baskın olan, artık herkesin diline yerleşmiş olan ötekileştirme olayını akılda tutmak lazım. Ötekileştirme olayı Türkiye’de çok ciddi bir şekilde yakın bir zamana kadar yatıştığını düşündüğümüz iç gerginliklerin tekrar kabarmasına yol açabiliyor. IŞİD vb. yapılar buradan pekâlâ yürüyebilirler. Bir diğer husus –ki benim özellikle çalışma alanım–, Türkiye’de İslamcılığın krizi. Türkiye’deki İslamcılığın iflası gerçekten Selefi cihadcılığın önünü açıyor. Bu birbiriyle çelişkili görünebilir. Ama Türkiye’deki İslamcılık derken esas olarak kastettiğim, konvansiyonel, Türkiye’de belli bir süredir, hatta Osmanlı’nın son yıllarından itibaren gelen bir gelenek var. Bu gelenek değişik şekillerde kendini gösterdi. Tarikatlar, İslamî ekoller, siyasi partiler şeklinde kendini gösterdi. AKP ile beraber bir yerden sonra sisteme hâkim de oldu. Sisteme hâkim olan İslamcılık, bu hareketler, devlet eliyle İslamcılığı enstrümantalize edince, bir araç olarak kullanmaya başladıkları andan itibaren çok ciddi bir boşluk doğdu.
Şu anda Türkiye’de İslam ve İslamcılık denince akla Recep Tayyip Erdoğan geliyor. Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’de en son referandumla beraber iyice pekişti, Türkiye’de tüm iktidarı tek başında elinde tutuyor. Ama şunu bilmek lazım: Türkiye’nin İslamî geleneği, İslamcı geleneği ve İslamî hareketin genel gelişimi –bu sadece siyasi değil, ekonomik, sosyal boyutlarıyla– bir kişinin yönetebileceği, denetim altına alabileceği bir hareket değil. Buradan çok ciddi bir şekilde bir kişinin bu hareketi de kendi denetimine alma çabasının bir dizi sorun doğuracağını görebiliriz.
Dün burada yaptığım yayında, haftasonu Adana’da yaşanan olaylardan hareketle Furkan Vakfı, Alpaslan Kuytul olayını ele aldım. Orada yerel bir hareketin sırf hükümetle arası iyi olmadığı için önlerine çıkartılan zorluklar ve onların da bu tepkiyi sokağa taşımasıyla beraber yaşanan görüntülerin ne kadar Türkiye için yeni şeyler olduğunu ve çarpıcı olduğunu anlatmaya çalıştım.

Devlet dışı İslami alandaki boşluk

Burada da görüyoruz, şu anda Türkiye’de Erdoğan yönetiminin –AK Parti demeyelim, yakında partinin başına geçince tekrar AK Parti diyebiliriz– kendisine tâbi olmayan hareketlere –irili ufaklı, fark etmez– izin vermeme gibi bir kararlılığını görüyoruz. Tamam, birçok hareket sonuçta cemaat, vakıf, dernek vs. kendini, hizasını artık Erdoğan’a göre alıyor, bunu da biliyoruz. Ama bütün bunlar Türkiye’de varolan İslamcı potansiyeli karşılayamıyor, karşılaması da mümkün değil. Buradaki sorun şu: Türkiye’de ciddi bir İslamcı potansiyel var. Özellikle Kürtler içerisinde çok daha belirgin bir şekilde gözüküyor. Ama öte yandan Tayyip Erdoğan’ın iktidarı tekelleştirmesiyle beraber iyice belirginleşen bir kriz ve hatta iflas durumu söz konusu, İslamcılığın iflası söz konusu. Yani bildiğimiz, geleneksel İslamcılığın iflası söz konusu. Bu durumda Selefi cihadcı hareketlerin önüne çok geniş bir alan açılıyor. Bunun çok önemli bir husus olduğunu düşünüyorum. D
evletin Türkiye’deki varolan İslamî yapıları devletle irtibatlandırarak varlıklarını sürdürme dışında alan açmaması Türkiye’de Selefi cihadcılığın önünü çok ciddi bir şekilde açıyor. Çünkü Selefi cihadcılık zaten büyük ölçüde yasadışı yeraltı hareketi. Onların zaten devletle sorunu var. Dolayısıyla bir şekilde devlete bağlı olmak istemeyen, özellikle gençler içerisinde çok ciddi bir şekilde bir taban bulduklarını, bulabileceklerini görebiliyoruz. Yani bu Türkiye’deki İslamî camia üzerindeki giderek kesifleşen devlet kontrolünün bu cemaatleri belli bir terbiyeye, disipline, devlet disiplinine sokması sonucunu doğuracağı açık. Ama aynı zamanda buradan, bu disipline tâbi olmayan insanların gidebileceği alan olarak ilk akla gelen alanın Selefi cihadcılık olduğunu söylememiz gerekiyor. Bu çok vahim bir nokta, bunun altını özellikle çizmek istiyorum.

Hizbullah’ın dönüşümü

Bir başka husus, demin söyledim, İslamcı potansiyel özellikle Kürtler içerisinde çok güçlü bir şekilde kendini gösteriyor. Kürt hareketi, yani Kandil merkezli Abdullah Öcalan çizgisindeki Kürt hareketi, bunun bir kısmını bir şekilde yanına çekmeyi becerebildi belki, ama ona hâlâ mesafeli, hatta karşı olan İslamcı duyarlılıktaki çok hatırı sayılır bir kesim var. Bunların büyük bir kısmı Hizbullah hareketi tarafından kontrol ediliyordu. Hizbullah hareketi de belli bir süreden itibaren bariz bir şekilde yasal faaliyetleri öne çıkardı. Şu anda görüyoruz, vakıflar, dernekler ve özellikle de HÜDA-PAR üzerinden örgütlenen bir hareket söz konusu. Ama HÜDA-PAR ciddi bir siyasî güç olarak kendini kabul ettiremedi. Çok sınırlı bir etkisi oldu. Son seçimde de, son referandumda da net bir şekilde Tayyip Erdoğan’dan yana tavır aldı. Bu onların parti olarak tercihidir. İlginç bir tercihti. Açık bir şekilde bunu söylediler. Hatta “yetmez ama evet” dediler bu referandum için. Sonuçta özellikle bölgede “Evet” oylarının AK Parti’nin son seçimde aldığı oylardan biraz daha fazla çıkmasında HÜDA-PAR’ın belli bir etkisi olmuş olabilir. Kimisi yoktur, kimisi vardır diyor. Bu tartışmanın bir yerden sonra konumuzla alâkalı olduğunu sanmıyorum. Konumuzla alâkalı olan kısım şu: Türkiye’de bağımsız bir İslamcı ve radikal yönü öne çıkan Kürt oluşumu olan Hizbullah iyice dilini yumuşattı ve devletle olan ilişkisini çok daha net bir şekilde öne çıkartmaya başladı. Son referandum bunun göstergesidir. Artık muhalif bir hareket olmadığını gösterdi. Bu da bir boşluk yaratacak.
Yani Türkiye’de Hizbullah geleneği radikal, çatışmacı bir gelenekti. Çatışmayı sürdürmemesi tabii ki herkes için iyi bir şeydir. Buna hiç kimsenin lafı olamaz. Ama Hizbullah o çizgiden şimdi geldiği çizgi arasında birçok insanın kafasının karışmasına neden oldu. Ve zaten biliyoruz ki şu anda IŞİD başta olmak üzere Selefi cihadcı hareketler çok ciddi bir şekilde Kürt gençleri içerisinde özellikle daha etkili bir şekilde örgütlenebiliyorlar. Bunu aslında genelleştirebiliriz. Türkiye’de şu anda varolan yapılanmaların, gençlik yapılanmalarının, bağımsız olma iddiasındaki İslamcı grupların –radikal ya da değil–, cemaatlerin dışındaki gençlerin oluşturduğu yapılarda Suriye bağlamından ya da benzer bağlamlardan bir şekilde hükümetin çizgisine büyük ölçüde girmiş durumdalar.
Yani şu anda Türkiye’de Erdoğan yönetimine karşı bağımsız olan hatta bağımsızın da ötesinde özerk, otonom kalabilen İslamcı yapı yok denecek kadar az. Bu birçoklarını memnun ediyor olabilir. Alan razı, satan razı olabilir. Bunu bir alışveriş gibi görebilirler.
Ama benim dikkat çekmek istediğim nokta, –bu doğru mudur yanlış mıdır, bu İslamcıların kendi içindeki meselesidir, ama– İslamcılığın devletle bu kadar iç içe geçmiş olması, devlet dışı İslamcılığın alanını büyük ölçüde Selefi cihadcılara bırakmış oluyor. Bunu çok ciddi bir şekilde kullanıyor bu yapılar. Öte yandan devleti yönetenlerin ve onunla yakın irtibatta olan İslamcı yapıların büyük bir kısmının Selefi cihadcı yapılara karşı duruşları çok açık, net ve sert değil. Yani arada işte adını DEAŞ vs. gibi söyleyerek birtakım çıkışlar yapılıyor, ama bir yandan muhakkak başka örgütler de –PKK başta olmak üzere– konularak anılıyor vs. Böyle bir durum da var.

FETÖ ile savaşın yol açtığı travmalar

En son nokta, FETÖ’yle savaş olayının Türkiye’deki İslamî camiada yaratmış olduğu, şu anda yeni yeni görmeye başladığımız çok ciddi travmalar var. Bunları yeni yeni görmeye başlıyoruz. Orta vadede ve uzun vadede çok daha ciddi bir şekilde göreceğiz diye tahmin ediyorum. Türkiye’de kabaca siyasal İslam’ı kontrol eden AK Parti ve Erdoğan’la sosyal İslam’ı yakın bir zamana kadar kontrol eden Cemaat ve Fethullah Gülen arasında yaşanan amansız savaşta şu anda net bir şekilde AK Parti ve Erdoğan baskın çıkmış gözüküyor. Ama çok büyük bir tahribata yol açtı her iki tarafta da. Ama her iki tarafın da dışında genel olarak İslamî camiada çok ciddi birtakım kırılmalara, kafa karışıklıklarına, soruşturmalara, değerlendirmelere neden oldu. Bu Türkiye’deki yakın bir zamana kadar varolan, alıştığımız İslamcı söylemin, anlatının tamamen bozulmasına yol açtı. Yani Türkiye’de kabaca İslamcı anlatı, “her şey Osmanlı döneminde çok iyiydi, Kemalistler geldi dindarların hayatı zehir oldu” şeklinde özetlenebilecek –çok basitleştiriyorum tabii ama–, bir de tabii buna “Siyonist emperyalist güçler” eklendi vs. Bu basitlikte tarif edilen bir şeyden sonra Türkiye’de bir baktık ki en sert savaş, Kemalist iktidarla dindarlar arasında zaman zaman yaşanan gerginliklerin çok daha ötesine çıkabilen bir savaş, yakın zamana kadar yan yana bilinen, İslami bilinen iki yapı arasında çıktı.
Her ne kadar şimdi olayı açıklayabilmek için “FETÖ’nün İslam’la alâkası yok” falan deniyor, ama savaşın öncesine kadar pekâlâ o da aynı atmosferde bir yapı olarak görülüyor ve saygı gösteriliyordu kendisine bu çevreler tarafından. Sonuçta, yaşanan ve hâlâ sürmekte olan bu amansız savaş çok ciddi kırılmalara yol açtı. Eski anlatıyı tarumar etti. Bu gerek partilerin, gerek cemaatlerin Türkiye’deki dillerini etkisiz kıldı, kılıyor. Ve burada, böyle bir atmosferde hâlâ İslamî ve İslamcı duyarlılıkları olan birtakım insanların bu kaotik ortamda karşılarına Selefi cihadcı yapılar ve söylemler pekâlâ daha cazip gelebiliyor. Yani burada Erdoğan’ın, AK Parti yönetiminin sosyal alanda kazıdığı, devletin içerisinde kazıdığı, kazımakta olduğu FETÖ’nün yerine koyabileceği çok fazla bir şey olamadığını görüyoruz. Burada ortaya çıkan boşluktan ve kafa karışıklığından en çok istifade eden yapıların bu yapılar olduğunu söyleyebiliriz.

IŞİD’in yeni alan arayışı

Son bir olay, şu anda Irak’ta ve Suriye’de çok ciddi bir şekilde IŞİD’i etkisizleştirmek, Rakka’dan ve Musul’dan çıkartmak konusunda uluslararası destekli çok ciddi operasyonlar oluyor. Bu operasyonlardan bir şekilde IŞİD’in bu mevzileri –zamanla oluyor, ama bir şekilde– kaybedeceğini düşünebiliriz. Dolayısıyla şu anda IŞİD buralara yoğunlaşmış durumda. Ama belli bir aşamadan sonra pekâlâ, buralarda çok da fazla tutunamayacağını görürse –ki bu herhalde çok geçmeden ortaya çıkacak– varlığını sürdürmek için başka yerlere gitmek isteyecektir. Bunlardan birisi de pekâlâ Türkiye olabilir. Bunu özellikle vurgulamak lazım. Olacaktır diye kesin söylenemez, ama olma ihtimalinin çok ciddi bir şekilde masada olduğunu söylemek lazım. Bir diğer husus, IŞİD Suriye’de ve Irak’ta yok edilebilir, başka yerlerde de beli kırılabilir. El Kaide aynı şekilde zaten son yıllarda IŞİD nedeniyle büyük ölçüde geri planda kaldı, tekrar kendini göstermeye çalışıyor. Ama diyelim ki bu yapılar ortadan kalktı.
Bu yapıların ortadan kalkması da bu Selefi cihadcı yapıların bir daha hiçbir şekilde ortaya çıkmayacağı anlamına gelmeyecek. Nasıl El Kaide daha önceki radikal İslamcı örgütlerden çok farklı bir yapıysa, ardından gelen IŞİD de El Kaide’nin çok ötesinde bir yapı olarak ortaya çıktıysa, belki bir sonraki dönemde ortaya çıkacak yeni birtakım Selefi cihadcı yapılanmalar IŞİD’den de daha beter olabilir. Olacaktır diye bir şey söylemek kesinlikle doğru olmaz, ama olma ihtimalini çok ciddi bir şekilde akılda tutmak lazım.
Bu anlamda Türkiye’nin bütün bu ihtimallere karşı belli bir hazırlığı olması lazım. Ama nasıl olacak? Böyle bir şeyi yapabilecek bir ülke, devlet ve toplumun bu tür konularda birlikte hareket edeceği bir Türkiye şu anda yok. Dolayısıyla bunları en azından aklımızda tutmak, hazırlıklı olmak lazım. Sonra yarın öbür gün bir şeyler patlak verdiğinde bunlar nereden çıktı dememek gerekiyor. Çünkü şu anda Türkiye’de Selefi cihadcı hareket anlamında çok büyük bir hareketlilik olmayabilir. Ama bu hiçbir şeyin garantisi değil. Ne yapılabilir diye soracaklar olabilir. Benim yapabileceğim bu konudaki düşüncelerimi sizinle paylaşmaktır. Onun ötesi herkesin kendisine kalmış bir şey. Yetkililerin, yetkisizlerin, sivil toplumun, tek tek siyasî partilerin, başka insanların bu konuyu bir şekilde gündeme alabilmeleri ve ondan sonra da bir arayış içerisine girebilmeleri iyi olur. Ama bu konuda umutlu olduğumu maalesef söylemem mümkün değil.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus