KHK’lar ve hukuk devleti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/320372413″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Tabii ki öncelikle 1 Mayıs’ı kutlamak istiyorum. Bu, Türkiye’de bir süredir resmî bayram olarak da kutlanıyor. Ama benim için, dünyanın dört bir tarafındaki birçok kişi için yıllardan beri bir bayram. Yasak da olsa, serbest de olsa değişmiyor. 1 Mayıs’ın kutlu olmasını, özellikle de emeğiyle geçinenler, geçinmeye çalışanlar için kutlu olmasını diliyorum. Şimdi konuşacağım konu da aslında bir şekilde emekleriyle çalışanlarla ilgili. Çünkü KHK’lar ve hukuk devleti diye bir başlık verdim. KHK’lar var, ama hukuk devletinin olduğu şüpheli. Özellikle de KHK’lar söz konusu olduğunda açıkçası bir hukuktan söz etmek mümkün değil. Çünkü darbe girişiminden bu yana on binlerce, belki de yüz binlerce insan işinden oldu, gözaltına alındı, tutuklandı, yargılanıyor. Ama bizim burada ele alacağımız konuda özellikle devletten atılanlar, devletteki işlerinden atılanlar, kariyerleri ne olursa olsun, kaç yıldır çalışıyor olurlarsa olsun işlerinden atılmaları ve bir daha da iş bulamamaları büyük bir kısmının, bu çok büyük bir realite olarak önümüzde duruyor.
Şimdi buradaki ilk soru: Neye göre belirleniyor bu kişiler? İlk günlerde şunu söyleyebiliyorduk: İlk günlerde Cemaat’le –ya da FETÖ, ne derseniz, bu yapıyla– ilişkisi olduğu varsayılan kişilerdi. Bunun için birtakım yöntemler uygulandı. Bu yöntemler adasında, Cemaat’e bağlı vakıflar ya da derneklere, sendikalara üye olanlar saptandı; Cemaat’in bankası Bank Asya’yla para hareketi, para ilişkisi olanlar saptandı; ondan sonra Cemaat’in yayın organlarına abone olanlar saptandı ve birtakım listeler oluşturuldu. Buraya baktığımız zaman, yasal olarak kurulmuş bir dernek ya da sendikada üye olmanın normalde suç olmaması gerekir. Ama belli bir aşamadan sonra, darbe girişiminden sonra bunlar suç olarak addedildi ve buralarla ilişkisi olan insanlar devletten uzaklaştırıldı. Hemen hemen devletin tüm kurumlarından ve hemen hemen her seviyeden, en son hafta sonu yapılan kararnamede fırın işçiliğine kadar gidildiğini, zabıt kâtipleri vs. her türlü sıradan düz işçiden en üst düzeyde genel müdüre, profesöre, generale kadar ya da astsubaya kadar sürekli bir temizlik harekâtı sürüyor.

ByLock ihraçları

Neye göre belirleniyor? Öncelikle bunlardı. Daha sonra Bylock diye bir şey çıktı. Cemaat’in gizli haberleşme ağını istihbarat teşkilatının deşifre ettiği ve şifrelerini kırdığı söylendi. Buna bağlı oldukları söylenen, bu uygulamayı, Bylock’u indirmiş olan insanlar temizlendi — ki bazıları gözaltına alınıp tutuklandı da. Bunların ayıklandığı söylendi. Tabii ki olay bunlardan ibaret değil. Bir de bunların, bu tür yöntemlerle yapılan tasfiyelerin de ne derece hakkaniyetli olduğu da çok ciddi bir tartışma konusu.
Buna ek olarak da tabii bol miktarda muhbir vatandaşların ihbarları olduğunu görüyoruz. Bir de birtakım devlet dairelerinde, üniversitelerde ve değişik yerlerde birtakım yöneticilerin şu ya da bu nedenle kurtulmak istedikleri kişileri de, hoşlanmadıkları, tasvip etmedikleri, kendileriyle sorun yaratan kişileri de tasfiye etmek için bu KHK’ları kullandığı yolunda çok ciddi iddialar var. Ve sonuçta çok sayıda kişi tam olarak nedeni bilinmeyen şekillerde ya da kendilerine anlatılmıyor büyük bir kısmına, tahmin ediyorlar en fazla.
Bütün bunların hepsinde tabii çok ciddi şüpheler var. Mesela Cemaat’in gazetelerine abone olmuş olan herkes cemaatçi midir? Ya da Bank Asya’yla iş yapan herkes Cemaat’le organik ilişkide midir? Bir de Cemaat’le organik ilişki nedir? Hangi tür ilişki suçtur, kabahattir; hangisi tolere edilebilir? Bunların hepsi kalktı. Tamamen her türlü en ufak ilişkisi olduğu varsayılan –kanıtlanan demiyorum– ayıklandı. Tabii ki sadece ayıklanmadı. Özellikle sol hareketten, sol hareketle ilgili, sol bilinen kuruluşlara, sendikalara üye olan devlet memurları da bol miktarda bunlardan nasibini aldı. En çarpıcısı tabii ki Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atanlar buradan çok ciddi şekilde nasibini aldı.
Dolayısıyla KHK’ların sadece 15 Temmuz darbe girişimiyle alâkalı olarak uygulamaya sokulduğu söylemi hiçbir şekilde gerçeği yansıtmıyor. Büyük bir çoğunluğu bu iddiayla görevden uzaklaştırılmış olabilir, ama çok sayıda ismin de biliyoruz ki böyle bir şeyle, Cemaat’le hiçbir ilişkisi yok. Hatta Cemaat tarafından mağdur edilmiş çok sayıda ismin de bu arada atıldıklarını, tasfiye edildiklerini görüyoruz.

Şikayet yolları kapalı

Bylock’la ilgili çok ciddi tartışmalar yapılıyor. Bu uygulamayı habersiz indirdiğini söyleyen, kendi WiFi’ı üzerinden başkalarının indirdiğini söyleyenler var. Bunların içerisinde kendisinin inanmış AK Partili olduğunu, buna rağmen asılsız ihbarlarla mağdur edildiklerini söyleyenler de var vs. Sonuç olarak baktığımızda bu uygulamanın hukukî, hukuk devletiyle bağdaşır bir yönünün olmadığını çok net görüyoruz.
Bir diğer husus tabii ki şikâyet hakkı. Bir türlü kurulamayan bir komisyon var. Arada sırada tek tük geri alınanlar var. En son mesela 200’ü biraz aşkın kişi göreve iade edildi. Ama 4 bine yakın yeni kişi de görevden alındı. Yani geri dönenlerle tasfiye edilenlerin arasındaki uçurum aynen sürüyor. Ve zaten ciddi bir şekilde insanlar neyi nasıl şikâyet edeceklerini de bilemiyorlar. Çok da fazla güçleri olduğu da söylenemez. Çünkü bu kişilerin kazanılmış olan haklarının hemen hemen hepsine devlet el koyuyor ve birtakım kısıtlamalar da getiriyor. Mesela yurtdışına çıkış yasağı gibi kısıtlamalar getiriliyor. Akademisyenlerde bunu, son dönemdekilerde ciddi şekilde gördük.
Ayrıca bu kişilerin özel sektörde iş bulabilme anlamında sıkıntılar yaşadığını biliyoruz, duyuyoruz. Yani KHK’larla görevden atılan kişiler bir nevi damgalanmış oluyor. İnsanlar, çok yakın akrabaları ve dostları dışında KHK’dan dolayı işini kaybetmiş kişilere ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar, kendi işyerlerinin ne kadar bunlara ihtiyacı olursa olsun, ne kadar ucuza çalıştırabilirlerse çalıştırsınlar, yine de bundan imtina ettiklerini, bu kişileri istihdam etmekten çekindiklerini duyuyoruz. Özellikle bunun Anadolu’da çok daha zor olduğunu tahmin etmek mümkün.
Dolayısıyla şu anda Türkiye’de aileleriyle birlikte on binlerce, belki de yüz binlerce kişinin KHK nedeniyle bir sıkıntı yaşadığını, kimilerinin çok ciddi sıkıntılar yaşadığını duyuyoruz. İntihar vakaları söyleniyor. Hasta olanlar, bakıma muhtaç olanlar ya da çocuklar, engelli çocuklar vs., bir yığın öykü var.

Medyanın ürkekliği

Çok daha fazla öykü olduğunu tahmin ediyorum, ama medya da bu konuda son derece tutuk, ürkek davranıyor. Bu konuya çok fazla girmiyor. KHK nedeniyle yaşanan sıkıntıların haberleştirildiğini çok ciddi bir şekilde görmüyoruz, göremiyoruz, görebileceğe de benzemiyoruz. Tabii burada bir başka sorun var. KHK’dan dolayı mağdur edildiğini iddia edenler, dile getirenler haklarını arama konusunda çok aktif değiller.
Sosyal medyada dönem dönem birtakım girişimlere tanık oluyoruz. Ama bunların da çoğunda isimler yok. Genellikle yine çekinmekten kaynaklı herhalde. İsimsiz hesaplardan yapılan birtakım destek talebi çağrıları var. Ama buradan bir şey çıkabileceğini söylemek çok mümkün değil. Bunun en önemli nedeni KHK mağdurlarının ezici bir çoğunluğunun muhafazakâr camiadan olması ve muhafazakâr camiada bir direniş, hak arama geleneğinin olmaması. KHK’lar meselesinde ülkede ender gözüken birtakım direnişler –ki Ankara’da sürüyor mesela bir açlık grevi, İstanbul’da var, Malatya’da var– böyle bireysel birtakım eylemler var. Bu eylemleri yapanların da hemen hemen hepsi biliyoruz ki sola yakın kişiler. Bunun dışında onlardan belki daha fazla sayıda olan kesimlerin böyle bir hak arama, direniş gibi bir yola gittiklerini görmüyoruz.
Bunun öncelikli nedeni bu camianın içinde böyle bir geleneğin olmaması tabii ki, ama bir diğer nedeni de olayın hâlâ, 15 Temmuz meselesinin kriminal bir olay olarak sürekli ülkenin gündeminde tutulması. Yani bazı insanlar işlerinden olmanın da ötesinde başlarına işler gelebileceği düşüncesiyle çok da fazla seslerini çıkaramayabiliyorlar. Çünkü malum, biliyoruz, gözaltı, tutuklama gibi olaylar da Türkiye’de kolaylıkla yapılabiliyor.

28 Şubat’tan beter

Şimdi çok kara bir tablo var açıkçası. Türkiye’nin son yıllarında tanık olmadığı bir 28 Şubat söylenir. 28 Şubat’ı gazeteci olarak yakından takip etmiş biriyim. 28 Şubat’taki mağduriyetler şu anda yaşananların tırnağı bile olamazdı. Vardı bir şeyler, ama böyle devletten uzaklaştırmalar vs.’ler yoktu. Böyle binlerce, on binlerce hele hele, hiç yoktu. Şu anda yaşanan çok büyük bir mağduriyet var. Bu mağduriyetler bu KHK’larla beraber yapılan ve hukukî olarak da hesabı sorulamayan ya da şikâyet edilemeyen uygulamalar özellikle Türkiye’nin dünyadaki zaten çok iyi olmayan imajını iyice sorunlu hale getiriyor.
Bunun ardından da şöyle bir şey çıkıyor: Darbenin ardından bunların yapılıyor olması, darbeyi kimin yaptığı ya da darbeden kimin nasıl istifade ettiği konusunda Batı’da çok ciddi birtakım yorumların yapılmasına neden oluyor. Şurası bir gerçek: Uzun bir süredir Batı’da, özellikle 15 Temmuz’de darbeyi kimlerin yapmak istediği tartışmasından ziyade darbeden sonra devletin ne yaptığı üzerine odaklanmış durumda. Bu çok haksız bir şey gözükmeyebilir, ama o kadar büyük bir tasfiye süreci yaşanıyor ki, devlet, devleti yönetenler bu tasfiyeyle beraber darbenin kendisini gölgede bırakmış durumdalar. Bundan da tabii ki en çok kim istifade ediyor? Darbenin müsebbipleri ve bana göre ilk günden beri düşündüğüm gibi Fethullah Gülen ve onun takipçileri.
Onlar şu anda binlerce, on binlerce insanın mağduriyetleri üzerinden kendilerinin aslında haklı olduklarını, kendilerinin darbe falan yapmadığını, darbenin aslında bir tiyatro olduğunu anlatıp duruyorlar. Bunu anlatırken de bir yandan darbenin kanıtı nedir’i söylerken bir diğer yandan da kendilerinin kanıtı olarak bu insanların mağduriyetlerini gösteriyorlar.
Şunu biliyorum, bu hareketi tanıyan birisi olarak: Bu insanların başına gelenlerin çok da fazla Fethullah Gülen’in ve yakın çevresindeki insanların umurunda olduğunu hiç sanmıyorum. Tam tersine bu tür mağduriyetler kendilerini meşru kıldığı için uygun da buluyorlardır. Öyle diyelim, ilk aklıma gelen kelime bu oldu, yeterli olmayabilir. Ve sonuçta burada çok ciddi bir şekilde insanlar çok ciddi sıkıntılar, mağduriyetler yaşıyorlar. Haklarını arayamıyorlar. Haklarını arama konusunda örgütlenemiyorlar, bir çaba içerisine giremiyorlar. Başka insanlar onlara sahip çıkamıyor. Onlara sahip çıkarlarsa kendi başlarına da bir şeyler gelebileceğinden ürküyorlar. Medya bu konuda büyük ölçüde sağır ve dilsiz kalmayı tercih ediyor, görmemeyi tercih ediyor.
Böylece inceden inceye Türkiye’de etkisi yıllara yayılacak olan bir mağduriyet toplamı birikti. Bu aileler, bunların çocukları, bu mağdur olanların torunları diyelim ki, bunun öyküsünü anlatacaklardır. Yaşadıkları öyküler anlatılacaktır. Bugün bunların yazılmıyor, konuşulmuyor olması bunların yaşanmadığı anlamına gelmez. Bugün bu olayların, bu meselelerin dillendirilmiyor olması, bu meselelerin kapandığı anlamına gelmez. Çünkü ciddi bir olay yaşıyoruz. Bu olay bir şekilde gündemimize tekrar tekrar gelecektir. Onun için yapılması gereken bütün olayları, bütün bu süreci hukuk devleti çerçevesi içerisinde yapabilmektir. Bu saatten sonra bunun yapılabileceğini açıkçası çok sanmıyorum, ama yine de bunda ısrarcı olmakta yarar var. Çünkü sığınabileceğimiz tek liman temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti ve demokrasidir, özgürlüklerdir. Bunlarda ısrarcı olmamız lazım. Ama şu anda yaşadığımız tablonun vahim olduğunu ve her gün yeni yeni kararnamelerle bunlara yeni yeni mağduriyetlerin eklendiğini söylemek lazım.
Şunu tekrar söyleyeyim medya boyutunda: Bu yaşanan mağduriyetleri, yaşananları diyelim –hepsi bir mağduriyet olmayabilir ama çok ciddi sayıda bu konuda dile getirilen ciddi iddialar var– bunları dile getirmenin, bunları gündeme almanın darbecilikle falan hiçbir şekilde alâkası yok. Darbe girişimini meşrulaştırmakla falan hiçbir alâkası yok. Tam tersine bu tür konuların “devlet yaptı oldu, kimse sesini çıkarmasın” mantığıyla kabullenilmesinin esas –bereket başarısız olan– o darbenin bir anlamda başarılı olmasına ve toplumda çok ciddi kırılmalara yol açmasına neden oluyor. Bunun da özellikle altını çizmek istiyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus