ABD destekli yeni mezhep savaşları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/323998214″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Amerikan başkanı Trump’ın ilk yurtdışı seyahati Suudi Arabistan’a oldu. Oradan da İsrail’e geçti. Daha sonra da Vatikan’a geçecek. Perşembe günü de Brüksel’de NATO toplantısına katılacak. Suudi Arabistan ziyaretinin birbirinden ilginç, eksantrik görüntüleri, kılıç dansları vs., acayip bir küreyle oynamalar, şunlar bunlar… ama yaptığı konuşma…, bütün bunlar bizim bölgede… Bunlar komik gibi, ilginç gibi gelen hususlar; aslında bölgede –ki bizim yaşadığımız bölge oluyor– yine bir şeylerin çok karışacağının işaretleri.
Öncelikle şunu söylemek lazım: Yüz milyar doları aşkın bir silah satışı için anlaşma imzaladı Suudi Arabistan’la Donald Trump. Bu silahların nerede kullanılabileceği çok ortada, bölgede kullanılacak. Suudi Arabistan’ın herhalde bölgede savaşabileceği ya da kendisine saldırı gelirse kendini koruyabileceği ülkeler yine başka İslam ülkeleri olacak eğer böyle bir ihtimal varsa. Burada da tabii ilk akla gelen İran. Zaten Suudi Arabistan’la İran Yemen’de başkaları üzerinden bir şekilde savaşıyorlar. Hatta Suudi Arabistan doğrudan bu savaşın içerisinde. Suriye’de bir şekilde vesayet savaşı, başkaları üzerinden yıllardır süren bir savaş var; orada da İran vesayeti. Yemen’de Suudi Arabistan doğrudan dahil oldu, Suriye’de ise İran doğrudan dahil oldu. İran’ın özellikle Devrim Muhafızları güçleri ve İran’ın desteklediği Lübnan’daki Hizbullah güçleri Suriye’de Esad yönetimine destek vermek için bilfiil sahadalar. Uzun zamandan beri sahadalar. Savaştıkları kişilerin önemli bir bölümü de desteğini Körfez ülkelerinden, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerden alıyorlar.
Dolayısıyla Trump’ın Suudi Arabistan’da bu şatafatlı, eksantrik buluşmaları sadece bir espri, mizah konusu değil; çok ciddi bir şekilde bölgede yeni istikrarsızlıkların da işareti olarak pekâlâ görülebilir. Zaten hemen ardından İsrail’e gitmiş olması da bir yerden sonra rastlantı değil.

Trump’ın İran düşmanlığı

Hem Suudi Arabistan’ın hem İsrail’in ortak düşmanının bir şekilde İran olduğunu biliyoruz. İran’ın özellikle nükleer programı konusunda İsrail çok ciddi kaygılı. Öteden beri bunu gündeme getiriyor. Tabii kendisinin nükleer silah varlığı açık bir sır olmasına rağmen, kendisiyle ilgili tartışmaları hiçbir şekilde gündeme getirtmeyip, nükleer silah varlığını tartıştırmayıp, İran’la ilgili çok ciddi bir uluslararası kamuoyu, özellikle ABD’de oluşturmuş durumda. Buna rağmen Obama döneminde nükleer silahlar konusunda İran’la çok-taraflı bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmanın hayata geçirilmesinin belli bir aşamasında Trump iktidara gelince bu anlaşmanın gereklerinde bir yavaşlama var. Ve şunu biliyoruz: Trump’ın kendisi ve ekibinde önde gelen birçok isim İran konusunda çok sertler, çok radikaller. İran’ı dünyanın önündeki en büyük tehditlerden birisi olarak görüyorlar. Diğer tehditler olarak IŞİD’i ve Kuzey Kore’yi telaffuz edebilirler ama bir zamanlar –baba Bush döneminde de kısmen ama– oğul Bush döneminde dile getirilen İran’ın tehlikeli olduğu argümanı Trump’ın kampanyasından beri gündemde.
Ve bölgede çok ciddi bir şekilde İran’a yönelik yeni birtakım ablukaya alma, İran’ı çevreleme hususu gündeme geleceğe benziyor. Yeni bir gerilim doğacağa benziyor. Ve bunu da Suudi Arabistan’ın ve Körfez ülkelerinin çok ciddi bir şekilde arzuladığını biliyoruz. Bu nedenle de zamanında Obama yönetimine karşı kırgın ve eleştirel olduklarını biliyoruz.

İran’ın nüfuz alanını genişletmesi

Burada en önemli nedenlerden birisi İran’ın Suudi Arabistan başta Körfez ülkelerinde varolan Şii nüfusu kendisi için, kendi etki alanını geliştirmek için kullandığı, kışkırttığı yolundaki iddialar; bu konudaki birtakım gelişmeler ve dolayısıyla zaten zor ayakta duran Körfez rejimlerinin bir de içeriden bir Şii kalkışması olması durumunda buradaki saltanatları, emirlikleri sona erebilir. Dolayısıyla İran’ı çok ciddi bir şekilde karşılarında görüyorlar uzun zamandan beri.
Burada bir mezhep boyutu çok ciddi bir şekilde var. İran dış politikasını özellikle bölgede –ki bu Pakistan’a, Afganistan’a kadar da genişleyebilecek bir şey–, genellikle buralardaki Şii nüfus üzerinden yürütüyor. Bu Şii nüfusu bir şekilde kazanarak, onları gerektiğinde silahlandırarak, onlara birtakım açık ya da örtülü destekler vererek onların birer etkili güç olmasını sağlamaya çalışıyor uzun zamandan beri. Ve bunda bayağı bir etkili olduğu söylenebilir.
Buna “Şii hilali” adı veriliyor. Kimileri “Şii uyanışı” diyor. Tahran merkezli, dünyada bir Şii etki alanı olduğu muhakkak. Öyle ki, örneğin Suriye’deki iç savaşta Pakistan’dan, Afganistan’dan gönüllü gelen Şii gençlerin öldükleri haberlerini okuyabiliyoruz. Böyle bir network, bir ağ oluşmuş durumda. Bu ağın merkezi de tabii ki İran ve Tahran.

Şii uyanışına karşı Sünni blok

Irak’ta yaşananlar zaten Tahran’ın elini çok ciddi bir şekilde güçlendirdi. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Şiilerin yönetimi büyük ölçüde ele geçirmiş olmaları, İran’ın bölgedeki nüfuzunu çok ciddi bir şekilde artırmıştı. Suriye’de Esad yönetimine karşı çıkan ayaklanma bu anlamda İran’ı endişelendirdi ve bunu toparlamak için, rejimin yıkılmaması için elinden geleni yaptı. Ve burada görüyoruz ki Şii bir hilal ya da uyanış, ya da Şii nüfuz alanı var. Bunun karşısında da bir Sünni blok oluşturulmaya çalışılıyor. Bu Sünni blokun başını da Suudi Arabistan –Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ama özellikle Suudi Arabistan– çekiyor.
Dönem dönem bölgede değişik ülkeler üzerinden, Yemen olsun, Bahreyn olsun, ya da Suriye olsun, Irak olsun, bu mezhep gerginlikleri gündeme ciddi bir şekilde geldi. Ama yaşanan birtakım yerel mezhep çatışmalarını saymazsak bölgesel anlamda bir mezhep savaşını yaşamadık. Ama Pakistan’da özellikle Şii camilerine yönelik saldırılar, Irak’ta El Kaide ve ardından IŞİD’in Şiilere yönelik, sivillere yönelik, sırf Şii oldukları için yaptıkları saldırılar, keza aynı şekilde de Suriye’de Nusayri oldukları için insanlara saldırmalar, buna mukabil Irak’ta, Suriye’de ve başka yerlerde ama özellikle Irak ve Suriye’de bir tür intikam almaya yönelik Sünni sivillere saldırı iddiaları, karşılıklı olarak bölgesel olarak birtakım çatışmalar yaşandı. Mezhep kavgaları yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Ama bunun bölgesel ölçekte toplu bir mezhep savaşına dönüştüğünü henüz görmedik. İ

Yeni mezhep gerginlikleri

şin içerisine Trump’ın girmesiyle beraber, Trump’ın devlet adamı, Amerikalı başkan profillerine uymayan o acayip hallerinin ve birbirinden ilginç danışmanlarının –genellikle bunlar çok maceracı tipler olarak görünüyorlar ve İslam düşmanı tipler olarak görünüyorlar– bunların devreye girmesiyle beraber, İran karşıtlığının bölgede çok ciddi bir şekilde, ABD ve İsrail’in İran karşıtlığıyla bölgedeki İran’dan tedirgin olan Sünni devletlerin karşıtlıklarının yeni bir kombinasyonuyla karşı karşıya kalabiliriz. Ve bu anlamda da önümüzdeki dönemde İran’a yönelik olarak, İran’ın nüfuzunu geliştirmesini engelleme iddiasıyla yola çıkıp hızla bir mezhep olayına yönelebilecek olan yeni gerginlikler yaşayabiliriz. Ve bu sefer daha önce bölük pörçük olan mezhep kavgaları, mezhep çatışmaları aynı anda birçok yerde birden yaşanabilir.
Bu uzak bir ihtimal olarak görülüyor, ama gerek Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin rejimlerinin kırılganlığı, gerekse Donald Trump’ın acemiliği ve aceleciliği, ve yakın çevresindeki o birbirinden esrarengiz danışmanların varlığıyla beraber bölgede çok ciddi yeni gerilimlere tanık olabiliriz. Daha önce oğul Bush zamanında, 11 Eylül’ün ardından etrafında yeni muhafazakârlar, neo-conlar, neo-con danışmanlarla beraber dünyayı acayip maceralara sürüklediler. Özellikle İslam dünyası bunun bedelini çok ağır ödedi, Afganistan’da ama en çok da Irak’ta yaşanandı. Şimdi baktığımız zaman bölgemizde Irak alt üst oldu, hâlâ kendini toparlayamadı. Suriye alt üst olmuş durumda. Ve sıra İran’a gelirse, şu ya da bu şekilde İran’a gelirse, zaten karman çorman ve çok tehlikeli olan bölge iyice bir ateş topuna dönüşebilir.

Türkiye’nin pozisyonu

Türkiye burada nasıl bir pozisyon alıyor? Türkiye’nin buradaki pozisyonu: Daha önceki dönemlerde Türkiye, AKP yönetiminde mezhepler-üstü bir politikaya daha yakın bir çizgideydi. İran’la, Suriye’yle iyi, çok yoğun ilişkileri vardı. Özellikle Washington’da Bush döneminde çok tepki almasına rağmen Türkiye bu konuda çok ısrarlıydı, bunlarla ilişkilerini koparmadı. Ve bu anlamıyla bakıldığı zaman bölgede nüfusunun büyük çoğunluğu Sünni olmasına rağmen, bölgedeki Şii ya da Nusayri ağırlıklı rejimlerle iyi geçinebilen bir Türkiye vardı. İyi geçinebiliyor olması aralarında hiçbir sorun olmadığı anlamına gelmiyordu. Ama çatışmacı bir politika izlemiyordu. Ta ki Suriye İç Savaşı çıkana kadar…
Suriye İç Savaşı’yla beraber, Türkiye önce, bu iç savaşın çıkmasından önce Esad rejimini çokpartili sisteme geçmeye ikna etmeye çalıştı. Olamayacağını görünce de hızla kendisini Sünni, İslamcı muhalefete angaje etti. Ve çok büyük bir maceraya girip, çok ağır bir fatura ödedi ve ödemeye devam ediyor. O tarihten itibaren Türkiye’nin o dengeli, mezhepler-üstü sayılabilecek politikası kayboldu. Mezhepçi bir politika mı izledi? Tam değil. Suudi Arabistan’ın ya da başka Körfez ülkelerinin aldığı çok açık bir Sünnici pozisyonu sahiplenmedi. Ama o eski mesafeli halinden, temkinli halinden uzaklaştı. Ve çok ciddi bir şekilde en önemli özellikleri Sünni olmak olan, öne çıkan özellikleri Sünni İslamcı olmak olan, hatta daha sonra da Selefi cihatçı olmak olan yapılara pekâlâ yatırım yapabildi. Bu aşamadan sonra Trump yönetimiyle beraber Türkiye ne yapabilir?
Şu ana kadarki gelişmelerde Türkiye, Suudi Arabistan ve ABD arasında oluşturulmak istenen yeni ittifaka yakınmış gibi gözüküyor. Bu ittifakın bir ucunda şu ya da bu şekilde açık ya da gizli bir şekilde İsrail de olacaktır. Türkiye bu açıklıkta böyle bir şeye angaje olamaz. Bu çok net. Ama Türkiye’nin ilk baştaki o mezhepler-üstü çizgisine dönebilmesi de çok kolay gözükmüyor. Her ne kadar son dönemde Rusya’yla olan ilişkilerin toparlanmasıyla beraber Şam ve Tahran’la ilişkileri tekrar toparlar gibi görünse de, şu anda Erdoğan yönetiminin Riyad ve Washington arasında oluşturulmak istenen yeni ittifaka ya da yenilenmek istenen ittifaka daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Bu çok riskli bir şey. Bölgede yeni çatışmaları çok ciddi bir şekilde gündeme getirebilecek bir şey.
Eğer Türkiye sıranın İran’a gelmesine onay verirse ve kendisi de böyle bir şeye yatırım yaparsa çok rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Bir sonraki sıra Türkiye olur. Zaten Türkiye hem Irak’ta hem Suriye’de yaşananlardan birinci derecede olumsuz anlamda etkilenmiş durumda. Bir de bölgede Türkiye’yle beraber iyi kötü en istikrarlı ülke olan, bir devlet geleneğine sahip, imparatorluk geleneğine sahip İran’ın destabilize olmasından Türkiye’nin hiçbir hayrı olmayacak.

Ruhani’nin zaferine rağmen

Bu arada tabii çok ilginç bir husus var: Cuma günü İran sandığa gitti ve sandıkta Hasan Ruhani bir kez daha net bir şekilde, bir önceki seçimden daha fazla oy alarak kazandı. Ruhani’nin kazanmasını İran’da Batı’yla, dünyayla bütünleşme çizgisinin –ki toplumda çok yaygın bir eğilim bu, reformculuk olarak tanımlanıyor–, dışa açılma, entegre olma çizgisinin zaferi olarak görmek lazım. Tam bu zaferin ardından Trump’ın Suudi Arabistan’da o şovları yapıp İran’ı açık ve net bir şekilde hedef göstermesi çok yadırgatıcı. Özellikle Avrupa’dan bu konuda çok tepkiler geliyor. Avrupa’daki birçok yer, İran’ın uluslararası sisteme ve dünyaya eklemlenmesine ve oradaki son seçimde gözüken milli iradenin, dünyayla entegrasyon yolunda, açılım yolundaki iradenin desteklenip teşvik edilmesini savunuyorlar. Ama ABD tam tersine İran’ı, halkın tercihi, seçmenin tercihi ne olursa olsun İran’ı iflah olmaz bir ülke olarak görüp, onunla başında kim olursa olsun, hangi söylemlere sahip olursa olsun çatışmacı bir dil kullanacağa benziyor. Dolayısıyla burada İran konusunda Batı’da, özellikle Avrupa’yla ABD arasında bir ayrıma tanık olabiliriz. Böyle bir durumda Türkiye’nin çizgisi ne olacak? Çok aktif bir şekilde Suudi Arabistan gibi angaje olmasa bile, demin de söylediğim gibi o çizgiye daha yakın görünebilir. Ama bu çok riskli bir şey.
Şunun altını ısrarla çizmek lazım: İran’ın dış politikasının Şii yayılmacılığı üzerine inşa edilmiş olduğu bir realite. Öteden beri, eskiden, eski zamanlarda, devrimin sonrasındaki zamanlarda İran’ın dış politikasının İslamcılık ağırlıklı olduğu ve Humeyni’nin liderliğindeki İslam devriminin ihracını hedeflediği söylenirdi. Ama kısa bir süre içerisinde bu İslamcılık kılıfının altından aslında İran’daki resmî ideolojinin ve dolayısıyla resmî din ve resmî mezhebin yayılması olduğu kısa bir süre sonra anlaşıldı. Ve dünyadaki birçok Sünni kökenli ama İran Devrimi’nden etkilenmiş hareketler ve kişiler, dünyanın dört bir tarafında, Türkiye dahil, bu gerçekle yüzleşmekte bayağı zorlandılar. Ama şimdi görülüyor ki, uzun bir süredir İran attığı adımlarda genel olarak o kaba tabirle ümmetçi değil, daha çok bir mezhep çizgisinden, Şiilik ve Caferilik üzerinden gittiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
İran’ın böyle bir şey yapıyor olmasının, böyle bir politika izliyor olmasının cevabının Suudi Arabistan vs. diğer ülkelerin başını çektiği bir Sünni blok oluşturmak olduğunu hiç sanmıyorum. Çünkü zaten Suudi Arabistan’da varolan çizgi, resmî mezhep olan Vahhabiliğin birebir Sünnilik olduğunu söyleyemeyiz. Bir diğer husus da, Suudi Arabistan’ın da yıllardır dünyanın dört bir tarafında ve özellikle İslam dünyasında resmî mezhebi olan Vahhabiliği yaymak için çok ciddi paralar akıttığını biliyoruz. Ve bu Vahhabilik ideolojisiyle El Kaide ve şu anda da IŞİD’le beraber söz konusu olan Selefi cihatçılık arasında çok az bir ideolojik bir fark olduğunu, yorum farkı olduğunu söyleyebiliriz. Olayın bir de böyle bir boyutu var. Bir iki gün önce Trump, Mısır lideri Sisi ve Suudi Arabistan Kralı’yla beraber Küresel Aşırılıklarla Mücadele Merkezi –galiba adı böyleydi–, onu açtılar. Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki aşırılıklarla mücadele etmesi cümlesinin abesliği o kadar ortada ki…

Vahhabilik ihracı ve selefi cihatçılık

İslam dünyasında özellikle belli bir süredir, 80’li yıllardan itibaren ama son yıllarda iyice artan radikal eğilimlerinin birçoğunun menşei Suudi Arabistan. Birçoğunun arkasını kazıdığınız zaman hem ideolojik olarak, hem de finans olarak birçoğunun arkasında Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinden ilişkiler ağı karşınıza çıkıyor. Dolayısıyla işin bir de böyle bir absürt boyutu var. Yani Trump gibi İslam düşmanı olduğu çok net olan, daha kampanya sırasında İslam düşmanı pozisyonları kullanan, seçilir seçilmez ilk yaptığı, bazı Müslüman ülkelerden gelecek olan yolcuların, ziyaretçilerin ABD’ye girmesini engellemek, daha doğrusu engellemeye çalışmak olan –bereket, bağımsız yargı bunu iki kere üst üste engelledi–, böyle birisinin kalkıp İslam dünyasının iyiliğini isteyeceğini düşünmek bir kere abes, bir. İkincisi de İslam dünyasının iyiliğini ve özellikle radikalliklerden, aşırılıklardan arınmasını isteyen bir Batılı liderin herhalde en son kendine müttefik seçeceği ülke Suudi Arabistan olur. Onun ilk gittiği yer Suudi Arabistan oluyor. Çok acı bir olay.
Barack Obama ilk seçildiği zaman deniz-aşırı ilk ziyaretini İslam dünyasına ve Türkiye’ye yapmıştı. İlk ziyaret Türkiye’yeydi. Ve burada tamamen bir soft power diye anlatılan yumuşak güç üzerinden bir şey yaptı. Türkiye’yi tüm dünyaya örnek göstermişti; demokrasi, temel hak ve özgürlüklere saygısı vs.’si anlamında. O gün Obama’nın ziyaret ettiği Türkiye’yle bugünkü Türkiye arasında maalesef olumsuz anlamda çok büyük bir fark var. Ama bir diğer olay da şu: Trump ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a yapıyor. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler, kadın özgürlüğü vs. gibi hususların hiçbir şekilde kıyısına bile uğramadığı bir ülkeden yapıyor. Ve yaptığı konuşmanın temeli de bir şiddet üzerine. Yani aşırılıklarla mücadelenin esas yolu olarak da çatışmayı öne çıkartan bir şey yapıyor. Yazık bir durumdayız, İslam dünyası olarak yazık bir durumdayız. Ama Trump’ın liderliğindeki Batı dünyası da acınacak bir durumda. Bu iki acınacak durumun yan yana gelmesinden sonuçta çok büyük yeni acılar çıkabilir.
Önümüzdeki dönemde İran’a yönelik olarak çok ciddi birtakım propaganda faaliyetleri, şunlar, bunlar ve belki de –kolay olacağını sanmıyorum ama yine de bu ihtimali akılda tutmak lazım– askerî birtakım şeyler gündeme gelebilir. Bunun esas faturasını ödeyecek olan bölgedeki insanlardır. Bunların da büyük çoğunluğu İslam inancında olan insanlar. Eğer İran bir şekilde, şu ya da bu bahaneyle, gerekçeyle destabilize edilirse, İran bir istikrarsızlığa sürüklenirse, bundan en fazla zarar görecek olan tabii ki öncelikle İran’dır. Ama ondan sonra en büyük zararı görecek olan ülkenin Türkiye olacağını söylemek için kâhin falan olmak gerekmiyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus